Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
19 Nisan 2014, 14:08:48

Gönderen Konu: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI  (Okunma sayısı 33583 defa)

Zeynepder2

  • Editör
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 646
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 7604
KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« : 23 Haziran 2008, 22:57:20 »
 
KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI



Tevhid : Allah’a kulluk ve ibadette Allah’ı tek olarak kabullenip buna iman etmektir. Çünkü yüce Allah, kullarını kendisini tanımaları, kendisine kullukta bulunmaları ve kendisinden başkasının önünde eğilmemeleri için yaratmıştır. Tevhid inancı, kula kul olmamak ve ne türden olursa olsun tüm tağuti sistem ve rejimleri reddetmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

Yani "ister bana ibadet ederlerken olsun, ister duada bulunurlarken olsun sadece bana kulluk etsinler ve beni bir tek olarak tanısınlar, emir ve yasaklarım doğrultusunda hareket etsinler diye yarattım."


Bu ayet aynı zamanda "Bu dünya, bu kâinat Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır" diyenlere de bir tokattır, bir reddiyedir. Nitekim ayet aynı zamanda: “Ey Muhammed !Eğer sen olmasaydın, eğer sen olmasaydın, ben bu felekleri, bu dünyayı yaratmazdım” diye sunulan ve kudsi hadis olarak lanse edilen sözün de kudsi hadis olması bir yana, hadis bile olmadığını ortaya koymakta ve reddetmektedir.

İleride bu konu üzerinde daha etraflı olarak duracağız.

Şimdi esas olarak ele almak istediğimiz konuya, 'Tevhid kelimesi' konusuna geçelim.


La ilahe İllALLAH  Muhammedun Resulüllah” : İki bölümden oluşan Kelime-i Tevhid'in “Muhammed Allah’ın Resulüdür” anlamına gelen “Muhammedun Resulüllah” kısmını bir başka yazımıza bırakacak, burada “Allah’tan başka ilah yoktur” anlamına gelen “La ilahe İllALLAH ” kısmı üzerinde duracağız.

Hükümranlık ve hâkimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır” şeklinde de açıklayacabileceğimiz bu kelime iki bölümden oluşmaktadır. Birincisi Allah’tan başka mabut ve ilah olarak kabul edilen her varlığı, sistem, rejim ve ideolojileri, Allah’ın hükmüne rağmen kendilerini ilah yerine koyarak millet adına hareket ettiklerini ileri süren tüm örgüt, kurum ve kuruluşları reddetmektedir ki, bu husus “La ilahe” ile gündeme getirilmektedir.

İkinci bölüm ise, bu gücün yani hüküm koyma yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunun kabulünü gerektirmekte ve farz kılmaktadır. Bu da “İllALLAH ” ile ifade edilmiştir. Nitekim yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

Ey Peygamber ! Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur, o bir tektir. İbadet olunmaya ve kendisine kulluk edilmeye layık olan da O'dur.” (Muhammed, 47/19)

Bu ayetin ifade ettiği gibi bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmek ve öğrenmek farzdır. Zira bu, İslam’ın diğer rükünlerinin de başında yer almaktadır.

Hz. Peygamber (S) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır :

Kim samimi olarak ihlâs ile ve şirkten arınmış bir şekilde "La İlahe İllALLAH " derse, cennete girer.”

Bu hadiste yer alan muhlis yani ihlâs ile anlamına gelen kelime ile vurgulanmak istenen, "Kim bu kelimenin ne anlama geldiğini kavrayıp gereğiyle amel ederse, başkalarından önce insanları buna davet edip, kabul etmeyenlere karşı gerekli mücadeleyi verirse" anlamıdır. Çünkü bu kelime, Tevhid inancını yansıtan, bu inancı haykıran yegane kelimedir ki, cinler ve insanlar da zaten bunun için yaratılmışlardır.

Nitekim Hz. Peygamber (S) ölüm döşeğinde yatan amcası Ebu Talib’e : “Amcacığım ! Seni Allah katında savunabileceğim yegane kelime olan "La İlahe İllALLAH "ı ikrar et ki, seni savunabileyim" dediğinde amcası "La İlahe İllALLAH " demekten kaçındı.”

Resulullah (S) bu hadiste belirtildiği gibi amcasının putları, şirk düzenini ve tağuti rejimi reddetmesini istiyor, bunun için de söylenmesi gereken kelimenin 'Tevhid kelimesi' olduğunu belirtiyor ve ondan bunu yerine getirmesini istiyordu.

Ancak kişi Kelime-i Tevhid’i söylediği halde de şirk içinde bulunabilir. Çünkü bu kelimenin gereklerini yerine getirmeksizin sadece dil ile ikrar etmek hiçbir anlam ifade etmez. Nitekim Tabiun, Hasan Basri’ye : “La İlahe İllALLAH ” kelimesi, cennetin anahtarı değil midir ?” diye sorduklarında o : “Evet, öyledir ama eğer anahtarın dişlileri kapıya uyarsa açar, uymazsa açmaz” şeklinde cevap vermiştir. Demek oluyor ki, cennet bedava olmadığı gibi cehennem de boşuna yaratılmamıştır.

Allah Resulü (S) Mekke’de tam 13 yıl kaldı ve bu süre içerisinde insanları yalnızca “La İlahe İllALLAH ” demeye çağırdı. Fakat Arap toplumu ona karşı tepki gösterip "Bu kadar ilahı bırakıp bir tek ilaha mı inanacağız ? Biz bunu daha önce hiç duymamıştık. Bir tek ilah dünyayı tek başına idare edebilir mi ?" diyerek inat ve şaşkınlık içerisinde hakikati reddetti. Çünkü Araplar bu kelimenin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorlardı. Öyle ki, bu kelimeyi içtenlikle söyleyen kişi, artık batıl rejimleri bütünüyle reddeder. Bu nedenle müşrik Araplar, Tevhid kelimesini söylemeyi reddettiler ve :

"Muhammed ilahları bir tek ilah mı yaptı ? Doğrusu bu tuhaf ve şaşılacak bir şeydir !" dediler." (Sad, 38/5)


Zira müşrik Arap kabilelerinin her birinin kendisine ait birer putu vardı. Kelime-i Tevhid onların ekonomik çıkarlarını ve siyasi hakimiyetlerini sarsmaktaydı. Nitekim İslam büyüklerinden biri diyor ki : “Eğer günümüz müslümanları, Ebu Cehil ve benzerlerinin 'La İlahe İllALLAH ' kelimesinin manasını anlayıp kavradıkları gibi anlayıp kavramış olsalardı yeryüzünde bir tek kişi dahi kalmaksızın hepsini İslam’a davet için ellerinden geleni yaparlardı."

Kaldı ki, yüce Allah müşrikler için şöyle buyurmaktadır :

Çünkü onlara : "Allah’tan başka ilah yoktur" denildiği zaman kibirle direnirler ve "Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız ?" dediler. Hayır ! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.” (Saffat, 37/35–37)

Hz. Peygamber (S) bir hadislerinde şöyle buyuruyor : "Kim "La ilahe İllALLAH " deyip Allah’tan başka tapınılan her şeyi red ve inkâr ederse, onun malı ve kanı haram olur.”

Yani böyle bir kimsenin otomatikman can ve mal dokunulmazlığı doğar.


Dolayısıyla 'La ilahe illALLAH  ' Tevhid 'in ve İslam’ın temelidir. Hayatın bütününde uygulanması gereken bir metod ve programdır. Bu manada İslam, insan hayatını düzene koyan yegane nizamdır. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel manada dengeyi sağlayacak tek nizam ! İslam, ayrılık dini değil, birlik dinidir. İslam’ın esasları kolaydır, açık ve anlaşılırdır. İslam, hurafeye ve batıl inançlara izin vermez, madde ile ruhu birbirinden ayırmaz, hepsini eşit tutar. İslam, tüm cahili sistemleri reddeder ve Tevhid bayrağının egemen kılınmasını ister. Ümmetin bu bayrak altında birleşmesini ve gruplara ayrılmamasını emreder. Bunun içindir ki İbn-i Mesud şöyle demiştir :

“Asıl Cemaat, tek başına da olsan hakka uygun hareket etmendir.”

Bağdadi diyor ki : “Allah Resulü’nün (S) vefatı sırasında dinin usul ve füruu bakımından münafıklıklarını gizleyip Müslümanmış gibi görünen nifak sahipleri dışında insanlar bir tek yol üzere idiler.”

O halde din, ancak cemaat ile yaşar, cemaat ise İmamsız, lidersiz olamaz. Kendisine itaat olunan, sözü dinlenilen bir lider gerekir.

Hz. Ömer’den gelen rivayete göre o şöyle söylemiştir : “Cemaatsiz İslam olamaz, emiri - lideri bulunmayan toplum da cemaat olamaz, itaat olunmayan bir emir ve emirlik de olamaz.”

Bu rivayetin bütünü şöyledir. “Temim ed-Dari demiş ki, Hz. Ömer zamanında insanlar yüksek bina yarışına girmişlerdi. Bunun üzerine Ömer (ra) bir uyarı babında onlara şöyle seslendi : "Ey Arapcıklar topluluğu ! Dünyaya taparcasına bağlanıp kalmayın, dünyaya taparcasına bağlanıp kalmayın. İslam kalabalıkla değil, yalnızca birbirine kenetlenmiş cemaatle olur. Böyle bir cemaat de ancak bir devletle ve liderle mümkündür. Devlet de ancak bir kukla ile değil, kendisine itaat olunan, emrinden çıkılmayan bir liderle ayakta durur. Her kim bulunduğu toplum tarafından ilim ve liyakatiyle liderliğe getirilirse, bu durum hem onun için ve hem de idaresi altında yaşayanlar için hayatta dik durma, canlılığını yaşama temelini oluşturur. Kim de halkı tarafından hiçbir bilgi ve becerisi olmadan liderliğe getirilirse bu, hem onun için ve hem de toplumu için bir helak ve yok oluş sebebi olur.”

Buna göre tüm müslümanlar tek bir vücut gibidirler. O vücudu oluşturan, meydana getiren organlar da birbirlerine kenetlenerek kardeşler haline gelen İslam toplumunu temsil ederler. Bu bedenin ayakta durabilmesi Kitap-Kur’an ve sahih sünnetle mümkündür. Buna ise 'Dinin siyaseti' denir. Bu konuda onların birlikteliklerini sağlamak ve onları birbirlerine kenetlenmiş bir cemaat haline getirmek de bir liderin, imamın başkanlığında gerçekleşir. Bu da ilgili bedenin idari siyasetidir, mekanizmasıdır. Ümmet için gelişen ve büyüyen cismi oluşturmakta asıl unsur İslam’dır. Din ve dünyaları bakımından söz konusu cismi koruyacak olan da İmamet görevidir.

O halde bütün bunlar Kitap ve Sahih Sünnet ölçüsünde olmak zorundadır. Peygamberi metodun dışında bir metodla olmaz, olamaz. Nitekim İmam Malik diyor ki :

“Bu ümmetin sonradan gelenlerinin salaha ermeleri, ancak kendilerinden önce geçenlerin ıslah oldukları ilk şey ile mümkündür.” Yani bu ümmet, adına 'Altın çağ' dediğimiz, Allah Resul'ünün (S) ve Raşit halifelerin döneminde uygulanan nizama dönmedikçe asla huzura kavuşamaz. Şu halde peygamberi metoda dayalı bir davet süreci gerekmektedir. Bu : “La ilahe İllALLAH " diyerek Allah dışındaki tüm ilahları, mabut edinilenleri ve nizamları reddedin ki, felaha eresiniz” hadisiyle istenen bir gerçektir. Nitekim : “Ölülerinize La ilahe İllALLAH ’ı telkin edin” diye buyrulurken de Tevhid'in doğum ile ölüm arasında kesintisiz olarak devamını sağlayacak manada telkin edilmesinin farziyyeti gündeme getirilmiştir. Yani deyim yerindeyse bebeğin ana rahmine düşmesinden itibaren ona Tevhid'i telkin edin ki, hayatları tevhid kelimesiyle Allah yolunda noktalanmış olsun.

Bu durumda Tevhid kelimesi bağlamında yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz :

1- Takip edilmesi gereken tek yol, Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, İslam cemaatinden ayrılmamak ve varsa İslam devlet başkanına (imama) genel manada tabi olup onu dinlemek ve itaat etmektir. Bunu yaparken masiyet (günah) olabilecek şeylerden uzak durmak, peygamberi metodla, ehil olan kimseler eliyle İslam davetini yürütmek gerekir. Bu itibarla “Artık haktan ayrıldıktan sonra sapıklıktan başka ne kalır?” (Yunus, 10/32) Abdullah b. Ömer, peygamber’den (S) şu rivayette bulunuyor :

“Kim cennetin ortasında bir yer edinmek istiyorsa, İslam cemaatinden ayrılmasın.”

2- Peygamberi bir metotla yürütülecek olan bu davet hem fıtridir (yaratılışın bir gereğidir) ve hem de kolaydır. Çünkü fıtrata uygundur, açıktır, nettir, müphem bir yanı yoktur. Bu işin temeli Kitap ve Sünnettir.

3- Kelime-i Tevhid bağlamında yürütülecek olan davet açıktan yapılmalıdır. Zira bunun hiçbir gizli yanı yoktur. Bütün peygamberler “Allah'a kulluk etmeye ve tağuttan uzak durmaya” davet etmişlerdir.

Sen yönünü ve hedefini bir hanif olarak dine, İbrahim peygamberin tevhid'i esas alan dinine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30)

4- İlahi Mesajı iletmek için peygamberi metoddan ayrılamamak gerekir. Dolayısıyla birtakım grupların, cemaatlerin, partilerin, zühd yolunu (!) seçenlerin getirdiği veya benimsediği metodlardan uzak durulmalıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır :

Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür ! Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya ! İşledikleri fiiller ne kadar da kötü.” (Maide, 5/62–63)

İbn-i Cerir et-Taberi diyor ki : “İslam âlimleri diyorlar ki : Kur’an’da âlimleri tenkit eden, bu ayet kadar önemli bir biçimde uyaran ve kınayan, korku veren bir başka ayet yoktur.”

Yukarıdaki ayet özellikle yahudilerin ve yahudileşmiş kitlelerin, onların bilginlerinin özelliklerini taşıyanların büyük bir tehlike içerisinde olduklarını ifade ediyor.

İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye (rah) diyor ki : “Dünya ehlinin altı dini (inancı) vardır. Bunlardan sadece bir tanesi Rahman olan Allah’ın gönderdiği dindir. Ki bu da göklerdekilerin ve yeryüzündeki Tevhid ehlinin dinidir. Geride kalan beş tür din ve inanç ise şeytana aittir. Bunlar da Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik, Sabiilik ve müşriklerin dinidir (inancıdır).

Nasıl ki, 'La ilahe İllALLAH ' dinin aslı ve temeli ise, İslam kelimesi de şer’i kelimelerin temelidir ve Âdemoğlu bu ismi almıştır. Bundan dolayı kendilerine 'Müslümanlar' denilmektedir. Bunun içindir ki, Kelime-i Tevhid, müslümanları bir tek şiar, bir tek isim altında birleştirmiştir. O da İslam adıdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek hiç kimse yoktur. O işitendir, bilendir.” (Enam, 6/115)

Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir ?” (Zümer, 39/22)

Tüm bu anlatılanların ışığında müslümanlar, Tevhid kelimesi doğrultusunda, İslam adını almanın ötesinde bir başka yafta ve etiket taşımaktan sakınmalı, görevlerini bu doğrultuda yerine getirmelidirler.

Yazımızı İbnu'l-Kayyım’ın şu ifadeleriyle noktalayalım :

“Eğer kişiye şeyhin kimdir” diye sorulursa, "Resulullah’tır" demelidir.

"Tarikatın nedir ?" diye sorulursa, "Kitap ve sünnete tabi olmaktır" demelidir.

Hırkasından sorulursa, "O da takva elbisesidir" diye cevaplamalıdır.

Mezhebinden sorulursa, "Sünnete dört elle sarılmaktır" demelidir.

Maksat ve arzusu sorulursa, vereceği cevap : “Allah’ın rızasını arayıp isterler” (Enam, 6/52) olmalıdır.

Bağlı olduğu tekke ve zaviyesi, hangahı sorulursa vereceği cevap : “Bu kandiller birtakım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah ve akşam onu öyle kimseler tesbih eder ki; onlar ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.” (Nur, 24/36) mealindeki ayet olmalıdır.

Soyu sorulursa, "Atam İslam’dır, başka ata da tanımıyorum" olmalıdır.

Yemesinden içmesinden sorulursa vereceği cevap : "Ondan sana ne, ayağında ayakkabısı ve varacağı su mecrası vardır. O, Rabbine kavuşacağı güne dek içeceği yerden suyunu içer ve ağaç meyvesini otlar” olmalıdır.


Selam ve dua ile...

 Harun Ünal
Kayıtlı

ALİ

  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 193
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 1483
  • İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în.
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #1 : 24 Haziran 2008, 10:06:08 »
paylaşımın için ALLAH razı olsun ablam...dünya yüzünde bir tek müslümanın diyenlerin idrak
edemediği bir kelimedir "LAİLAHEİLLALLAH".müstekbirlerin,tağutların anlamını bildiği bu kelimenin manasını ne acıdır ki muhatapları bilmemekte ve hergün binlerce kez belkide milyonlarca kez tekrarlanan "LAİLAHEİLLALLAH"kelimesi sadece ağızlarda kalmakta ve bogazdan aşağı bir türlü inmemekte.

"LAİLAHEİLLALLAH"kelimesini idrak edebilmek için öncelikle "İLAH"kelimesini idrak etmek gerek bana göre...peki "İLAH" ne demektir...ne manaya gelmektedir... buyrun beraber okuyalım...




İLAH:Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de "ilâh" kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği 'elihe' fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.

Kavram olarak; "kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta'zim edilen kutsal varlık" anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı "ilâh"tır. Türkçede bunu "tanrı" kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan, herşeyin O'na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: "Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan." İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir.

İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah'a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur'ân-ı Kerim'de öncelikle Allah'ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah'tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah'a inanıyorlardı; fakat Allah'ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah'a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.

İlâh tektir ve O da Allah'tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten "ilâh" tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer. Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah'ın tek ilâh olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: "Allah hiç evlât edinmemiştir. O'na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir." (23/Mü'mi-nûn, 91)
Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Halbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah'tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh'ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh'a yönelirler, O'na duâ ederler. Korkuları bu İlâh'tandır, güvenleri de bu İlâh'adır. Bu İlâh'a her şeyiyle bağlıdırlar, O'nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbı olan Allah'tır. "Lâ ilâhe illâllah" kelimesinde belirtildiği gibi, Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur.

İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah'ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah'tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşiti budur.

"Kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur." (Bakara, 256) Kur'ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir." (Enbiyâ, 25)

İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli 'ilâh'tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar.

Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan toplu-luklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve gün-ümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir 'şey' mutlaka vardır. İşte o 'şey' onun için bir tanrıdır. Kur'ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur'ân-ı Kerim; "Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?" (Furkan, 43) demektedir.

İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan 'güç'tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere "ben sizin en büyük rabbınızım/ilâhınızım" (79/Nâziât, 24) diyordu. Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Bir çok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.

Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.

Kur'ân-ı Kerim'e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah'ındır. Yoktan var eden yalnızca O'dur. Bütün nimetler O'nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O'nundur. Bütün işler yani kader O'nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğer. Her şey O'nu tesbih eder (O'na ibâdet eder, O'nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O'nun hükmü geçer. O'nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O'nun dengi olamaz. O'nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir. Mutlak anlamda yardım edici O'dur, mutlak anlamda ceza verici yine O'dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne 'ilâh'tır ve O'ndan başka ilâh yoktur.

İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi 'ilâhın' özel adıdır. İnsanlar bir çok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama 'Allah' birdir ve O'nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.

İlâh'ın Kur'an'daki Iki Mânâsı: Kur'an'da 'ilâh' daha çok iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma'bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.

İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem'den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh'tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır. Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.

Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm'in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acayip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi Allah'tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar 'ilâh' konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.

Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur'an'a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler. Allah'a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı şirktir. Allah'ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar 'ilâh' haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, "tıpkı tanrı gibi yaratıyor" diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır.

Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen 'futbol ilâhı', 'müzik ilâhı', 'sanat ilâhı', 'seks tanrıçası', 'ey falanca şarkıcı sana tapıyorum', 'ey sevgili sana tapıyorum' gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler.

Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclis-lerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, 'karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir' düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, 'birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur' şeklindeki düşünce ve inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah'ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.

Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah'ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasí bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah'ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir. Örneğin, Allah (c.c.), Kur'an-ı Kerim'de içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, 'Allah'ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları tercih ederiz' derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.

Kim herhangi bir şeyi Allah'tan fazla severse, bir şeye Allah'tan fazla saygı gösterir, Allah'tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah'ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah'ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. 'Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir' diyen kimse, Allah'ı değil onları ilâh tanıyor demektir. İslâm'ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: "Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü'r Rasûlullah" Yani, "Allah'tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed Allah'ın rasûlü, elçisidir." "Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur." (28/Kasas, 8)
Kayıtlı

Zeynepder2

  • Editör
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 646
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 7604
Kelime-i Tevhid ve anlamı -2-
« Yanıtla #2 : 06 Eylül 2008, 22:11:11 »
Daha önce Kelime-i Tevhid'in birinci bölümü olan “La ilahe İllALLAH ” üzerinde durmuş ve bunu mümkün olduğunca özlü olarak aktarmaya çalışmıştık. Gerçi bu kelime kendi arasında da iki ana bölümden oluşmaktadır ki, birincisi “La ilahe” olup, Allah’tan başka tüm (sahte) ilahların, ilah kabul edilenlerin, sistem ve rejimlerin reddini içeriri. Ötekisi ise, reddin karşısında yer alan, mutlak ve kesin manada inanılması gereken “İllALLAH ”tır. Mü'min bu ifadeyle, sadece Rabb'i olan Allah’ı, O'nun yasalarını / ondan gelen hükümleri kabul edeceğini bildirmekte ve inancını böylece haykırmış olmaktadır. İleride yine bu konuya ilişkin daha etraflı bir şekilde yazmaya, bilmemiz ve inanmamız gereken şeyleri sizlerle paylaşmaya çalışacağız.


Bu makalede ise Kelime-i Tevhid'in ikinci bölümü olan “Muhammedun Resulüllah” kısmı üzerinde duracak ve bunu açıklamaya çalışacağız.


Bu kelime, mana olarak “Muhammed Allah’ın Resulüdür/onun elçisidir” demek olup, aynı zamanda “Ben, Muhammed’in (sa) Allah’ın Resulü olduğuna şehadet ve tanıklık ederim” manasını da içermektedir. Ki, zaten Kelime-i Şehafet'in ikinci kısmı bu manayı ifade eder.


Bu ifade, mü'minler ve müslümanlar için onun emrettiği her konuda ona itaati, haber verdiği her şeyde onun haberini tasdik etmeyi, yasakladığı ve menettiği her şeyden de kaçınmayı gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla kuru kuruya "Ben Muhammed’in Allah’ın Resulü/elçisi olduğuna inanıyor, şahitlik ediyor ve bunu kabul ediyorum" demekle, yükümlülükten kurtulmak söz konusu değildir. Aksine "Muhammedun Rasulullah"ın ikrarı, onun şeriat olarak ortaya koyduklarından başkasıyla Allah’a kulluk ve ibadette bulunmamayı, heva ve hevese göre hareket etmemeyi, bid'at ve hurafeleri reddetmeyi, kısacası yalnızca onun yoluna tabi olmayı gerekli kılmaktadır.


Müslüman kardeşlerimiz şu ayet üzerinde mutlaka etraflıca düşünmek zorundadırlar ki, Rabb'imiz şöyle buyurmaktadır:


Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr, 59/7)


Mü'minler ise şu ayeti hiçbir zaman hatırlarından çıkarmamalıdırlar:


Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 4/65)


Ayette de görüldüğü gibi iman, kuru bir sözden ibaret değildir. 'İman', gönülden bağlanmak, samimi olarak ve ihlâs ile kabullenmektir, inanmaktır. Bir kimse hem: “Ben Allah ve Resulü'ne inandım” diyecek, hem de O'nun koyduğu hükümlere rıza göstermeyecek, "Din ayrı, dünya ayrı şey" diyecek, "Camiye ve kışlaya siyaseti sokmayın" diye tafra satacak ama kendisi siyasetin en alasını yapacak. Bu davranış, münafıklığın ve ikiyüzlü oluşun en tipik örneklerinden sadece biridir. İşinize geldiğinde “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diyerek kendi çıkarınız adına, Allah’ın şeriatı olmayan bir düzeni sanki İslam şeriatı imiş gibi, sanki Hz. Muhammed (sa) bunu tebliğ etmiş gibi sunacak ve kendinizden başka müslüman tanımayacaksınız. İşinize gelmediğinde ise "Kahrolsun Şeriat" diye avaz avaz bağırıp çağıracaksınız. Bunun “Muhammedun Resulüllah”la bağdaşır hiçbir yanı bulunmamaktadır.


Evet, şeriatın kestiği parmak acımaz. Çünkü mü'minin gönlünde İslam şeriatı adına o acıyı unutturacak kadar büyük bir iman bulunmaktadır. Herkes bunu böyle bilmelidir. Kişi, Hz. Muhammed’in (sa) Allah’ın Resulü olduğunu söyleyecek, iman iddiasında bulunacak, ama onun getirdiklerine ve hükmüne rıza gösteremeyecek; bu, tam anlamıyla küfürdür. Bu davranışı sergileyen her kim olursa olsun durum değişmez. Allah Resulü'nün hükmüne karşı çıkan küfre girer. Nitekim yüce Allah, bunun küfür olduğunu şu ayetinde gayet açık ve net olarak bize bildirmektedir:


Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve peygamber’e çağırıldıkları zaman bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer Allah ve Resulü’nün hükmettiği hak kendi lehlerine ise ona boyun eğip gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler? Yahut Allah ve Resulü’nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar?” (Nur, 24/48–50)


Daha sonra yüce Allah şöyle buyuruyor:


Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulü'ne davet olunduklarında mü'minlerin sözü ancak; ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir." (Nur, 24/51)


Zira Allah Resul'ünün hükmü, Allah’ın ahkâm olarak koyduğu şeriatın gereğidir. Bu itibarla onun hükmünün haksızlık ve zulüm içermiş olması asla söz konusu olamaz. O sadece hakkı ortaya koyar ve hakkı söyler. Kaldı ki, Allah Resul'ünün verdiği herhangi bir hükmün, asla Allah’ın koyduğu şeriata ters düşmesi mümkün değildir. Bunun içindir ki, Nisa suresinin 65. ayeti, özellikle Allah Resul'ünün (sa) verdiği hükümlerle ilgilidir. Bu açıdan Allah Resul'ünün hükmünden yüz çevirmek küfürdür. Hal böyle iken "Muhammedun Resulullah" kelimesini söylediği halde bu manada iman etmeyenin akıbetinden korkulur.


Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Resulullah’ın hükmü dışında, başkalarının verdiği hükmü kabul etmemek de küfür olabilir mi? Hükme itirazı olan kişi, eğer hükmü veren hâkime, verdiği hükmün Allah’ın hükmü gereği olmadığını ve bunda isabetsiz olduğunu ileri sürerek yahut verdiği hükümde adaletsizliğini göstererek karşı koyarsa bu, küfür olmaz. Nitekim Hz. Peygamberin (sa) amcası Abbas (ra) ile Hz. Ali, Hz. Peygamber’in (sa) tereke olarak bıraktığı Fedek arazisi konusunda Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in hükmüne karşı çıkmışlardır. Zira Abbas ile Hz. Ali, Ebu Bekir ile Ömer’in konuya ilişkin içtihatlarının yanlış olduğu, verdikleri hükümde doğruya isabet etmedikleri görüşünde idiler. Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün.


Başka bir ayette ise yüce Rabb'imiz şöyle buyuruyor:


Allah Resulü’nün emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur, 24/63)


Dileyen kardeşlerimiz ilgili surelerde bu ayetlerin tefsirlerine bakabilirler. Böylece “Muhammedun Resulüllah” kelimesinin ne anlama geldiğini ve ne tür hükümler içerdiği daha iyi anlaşımış olacaktır. Hz. Peygamber (sa) bir hadislerinde şöyle buyurrmaktadır:


Kim, bizim emrimize, iş ve fiilimize uymayan bir amel işlerse, o merduttur.”


Nitekim benzer bir hadiste de şöyle buyurmuştur:


Kim bizim bu işimizde, onunla ilgisi hiç olmayan bir yenilik/bid'at ortaya koyarsa o merduttur.”


Allah Resulü (sa) başka bir hadislerinde ise şöyle buyurmaktadır:


Size, benden sonra benim sünnetime ve kendileri hem doğru yolda olup hem de doğru yola ileten Raşit halifelerimin sünnetine uymanızı emir ve tavsiye buyururum. O uygulamalara azı dişlerinizle sıkı sıkıya sarılın ve ayrılmayın. Sizden özellikle din adına uyduracağınız yeni şeylerden uzak durmanızı istiyorum. Çünkü din adına ortaya konan her yenilik bir bid'attir/din icat etmektir. Her bid'at ise dalalettir, sapıklıktır.”


Görüldüğü gibi burada sunduğumuz tüm hadisler sahihtir ve hepsinin de kaynakları dipnotlarda gösterilmiştir. Bu bakımdan hepimiz, Hz. Peygamber'e muhalefetten sakınmak durumundayız. Onun getirdiklerine iman ve haber verdiklerini tasdik ile hareket etmek asli görevimizdir.


Tüm okurlarımızın ve İslam âleminin Ramazan ayı mubarek olsun...


Selam ve Dua ile...

Harun ÜNAL
Kayıtlı

izy74

  • Laİlaheİllallah
  • ****
  • DUÂ: 128
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 949
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #3 : 16 Ocak 2010, 02:27:13 »
 Aro2 emeginize saglik, Rabbim hakkiyla tevhidi yasamayi nasip etsin INSALLAH
Kayıtlı
Ne ki SEVDA: Hakka sevdalanmadıktan sonra..
Ne ki HAYAT: Hakkı yaşamadıktan sonra..
Ne ki KAVGA: Hak yolunda olmayınca..
Ne ki ÖLÜM: Şehadet vurmayınca...

Elbet bende birgun olecegim

Zeynepder4

  • "NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 253
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 2365
  • ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #4 : 22 Eylül 2010, 10:05:55 »
Aro2 emeginize saglik, Rabbim hakkiyla tevhidi yasamayi nasip etsin INSALLAH

amin İNŞAALLAH
Kayıtlı

gula dıla mın

  • Bismillah
  • *
  • DUÂ: 4
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 49
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #5 : 13 Aralık 2010, 09:23:37 »
Tevhid Hayatın her alanını Allah'a sorarak yaşamanın adı...
Tevhid

Zulme baş kaldırının  Allah'a itaatte olazsa olmaz adı....

Tevhid;

Tek otorite olarak Allah'ı bilmek ve  Baş öğretmen Muhammed sav  öğretisiyle  bireysel  ve toplumsal hayatı  şekillendirmenin adı..
Selam  olsun Tevhid erlerine...
Kayıtlı

MuSALLi

  • Süper Moderatör
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 261
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 1944
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #6 : 08 Mart 2011, 03:32:02 »


[u]Yazımızı İbnu'l-Kayyım’ın şu ifadeleriyle noktalayalım :

“Eğer kişiye şeyhin kimdir” diye sorulursa, "Resulullah’tır" demelidir.

"Tarikatın nedir ?" diye sorulursa, "Kitap ve sünnete tabi olmaktır" demelidir.

Hırkasından sorulursa, "O da takva elbisesidir" diye cevaplamalıdır.

Mezhebinden sorulursa, "Sünnete dört elle sarılmaktır" demelidir.

Maksat ve arzusu sorulursa, vereceği cevap : “Allah’ın rızasını arayıp isterler” (Enam, 6/52) olmalıdır.

Bağlı olduğu tekke ve zaviyesi, hangahı sorulursa vereceği cevap : “Bu kandiller birtakım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah ve akşam onu öyle kimseler tesbih eder ki; onlar ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.” (Nur, 24/36) mealindeki ayet olmalıdır.

Soyu sorulursa, "Atam İslam’dır, başka ata da tanımıyorum" olmalıdır.

Yemesinden içmesinden sorulursa vereceği cevap : "Ondan sana ne, ayağında ayakkabısı ve varacağı su mecrası vardır. O, Rabbine kavuşacağı güne dek içeceği yerden suyunu içer ve ağaç meyvesini otlar” olmalıdır.[/u]

 Aro2 bu sorular genelde karşılaştıgımız sorular inşALLAH cevaplarımız bunlar olur
Kayıtlı
لا اله إلا الله محمد رسول الله

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa, diğer azalar da bu yüzden ateşlenir ve uykusuz kalır.”



Zeynepder4

  • "NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 253
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 2365
  • ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #7 : 22 Mayıs 2011, 13:42:25 »
LAİLAHE İLLALALLAH
Kayıtlı

hamza01

  • AllahuEkber
  • ***
  • DUÂ: 105
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 403
  • ***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #8 : 23 Ekim 2011, 16:32:57 »
 tvhd İman Mümkün Değildir
İmanla küfrü ayıkmadıkça,

Sınırlarını korumadıkça,

Halkı hakikate çağırmadıkça,

İman mümkün değildir.



Müşrik kimdir bilmedikçe,

Tağutu reddetmedikçe,

Müslümanı sevmedikçe,

İman mümkün değildir.



Şehadeti bilmedikçe,

Kalben tasdik etmedikçe,

Gereğine uymadıkça,

İman mümkün değildir.
Kayıtlı
Bu evrende Allah’tan başka kanun koyucu yoktur. Hâkimiyet Sadece
Allah’ındır. en üstün dava İslam davası en hakiki yol İslam yoludur..Sizler
Aramızda olan Tevhid davasına tabi olmadıkça ,size karşı mücadelemiz devam edecektir……
http://im29.gulfup.com/2012-06-20/1340181780341.gif

Zeynepder4

  • "NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
  • La Hukme iLLaLLaH
  • *****
  • DUÂ: 253
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 2365
  • ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #9 : 13 Aralık 2011, 20:20:28 »
müslümanım diyip de sadece lailahe illahın ALLAH tan başka ilah yoktur demek olduğunu bile bilmeyen insnları gördükçe kendimden utanıyorum.
Kayıtlı

Şahid'im!

  • Elhamdülillah
  • **
  • DUÂ: 22
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 238
Ynt: KELİME-İ TEVHİD VE ANLAMI
« Yanıtla #10 : 19 Aralık 2011, 12:43:52 »
tvhd İman Mümkün Değildir
İmanla küfrü ayıkmadıkça,

Sınırlarını korumadıkça,

Halkı hakikate çağırmadıkça,

İman mümkün değildir.



Müşrik kimdir bilmedikçe,

Tağutu reddetmedikçe,

Müslümanı sevmedikçe,

İman mümkün değildir.



Şehadeti bilmedikçe,

Kalben tasdik etmedikçe,

Gereğine uymadıkça,

İman mümkün değildir.


Al benden de bu kadar.. Doğru söze ne denir..
Kayıtlı