Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
24 Nisan 2014, 10:23:10

Gönderen Konu: Kalp Kırmamak Dr. Murat Kaya (Altınoluk Dergisi)  (Okunma sayısı 400 defa)

คℓρєяєη

  • Laİlaheİllallah
  • ****
  • DUÂ: 192
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 616
Kalp Kırmamak
Dr. Murat Kaya
2013 - Mart, Sayı: 325, Sayfa: 016
Altınoluk Dergisi

İmam Rabbanî Hazretleri şeriat konusundaki hassasiyeti ve din düşmanlarına karşı olan şiddeti ile maruf bir sufidir. Böyle görünmesine rağmen aslında o insana ve insan onuruna büyük değer verir. İnançlı inançsız ayrımı yapmadan insanlara iyi davranılmasını ve kimsenin kalbinin kırılmamasını salık verir. Allah Teâlâ insan kalbini kendine en yakın uzuv olarak yarattığı için kalp kabesi yıkılmamalıdır:
İyi biliniz ki kalp, Allah Sübhânehu’nun komşusudur; onun mukaddes zâtına kalpten daha yakın bir şey yoktur. O hâlde ister mümin olsun ister âsî olsun, kalp kırmaktan ve kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu isyankâr da olsa himaye edilir. Aman bundan uzak du­run! Zira küfürden sonra, kalp kırmak ve eziyet etmek kadar Allah Teâlâ’nın incinmesine sebep olan başka bir günah yoktur. Zira yaratılmışlar içinde Allah Sübhânehû’nun en yakınına ulaşabilen sadece kalptir. (III. Cild, 45. Mektup)

Sufilere göre kalp Hakk’ın tecelligahı olduğu için çok kıymetlidir, kalp kırmak sufiler için büyük günahların başında gelir, öyle ki kalp kıymet açısından Kâbe ile kıyas edile gelmiştir. Konunun ehemmiyetini sufiler şu Farsça beyitler ile ortaya koyarlar:
Kâbe bünyad-ı Halîl-i Azer’est,

Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in bina ettiği taş bir yapıdır.

Dil nazargâh-ı Celil-i Ekber’est,

Kalp ise Hakk’ın nazargahı ve O’ nun eseridir.

İmam’a göre insan kalbi kıranlar farkında olmadan o kalbin Yaratıcısını incitmektedirler. Zira Allah Teâlâ insan bedeninde sadece kalbi kendine mahsus kılmıştır:

İyi biliniz ki, kalp yaratıkların en üstünü ve en şereflisidir. Nasıl ki büyük âlemin özeti olması ve onda olan her şeyi kendisinde toplaması sebebiyle insan yaratılanların en üstünü olduysa, kalp de aynı şekilde, bedende olan her şeyi kendinde toplaması, yalın ve hulasa olması sebebiyle en üstün olmuştur. Zira bir şeyin hulâsa olma durumu ne kadar yoğun ve kapsayıcılığı da ne kadar çok olursa Allah Teâlâ’nın zâtına yakınlığı o kadar fazla olur. Kalp bu âlem ile öteki arasındaki iletişim merkezidir. Bir tarafı ile halk âlemine, diğer tarafı ile de emir âlemine bakar. Bu sebeple gayr-i müslim bile olsa bir insanın kalbini kırmak, onu yaralamak caiz değildir. Zira böyle bir iş onun Hakk ile olan irtibatını koparmak demektir. Kişinin kalbi İslam’a karşı bir kere cephe aldı mı tekrar kazanılması çok zordur: İnsanda bulunan şeyler ya halk âleminden ya da emir âlemindendir. Kalp ise bu ikisinin arasındaki geçittir, köprüdür. Yükselme mer­tebelerinde, insan latîfeleri, bu mertebelerin içerdiği şeylerden asıl­larına kadar ulaşır. Meselâ, önce suya yükselir... Ardından hava­ya, sonra ateşe, sonra latifelerin asıllarına, sonra terbiye edicisi olan cüz’î isme, sonra küllisine daha sonra da Allah Teâlâ’nın dile­diği makama kadar yükselir. Kalp ise böyle değildir... Zira kalbin yükseleceği bir asıl yoktur... Bilakis yükselmeye kendisinden baş­layarak Allah Teâlâ’ya kadar varır. İmam bu noktada yanlış anlaşılmaması için kalp kelimesi ile neyi kastettiğini de açıklar. Ona göre insanda kalp denince akla, her canlıda bulunan et parçası gelmemelidir. İnsandaki kalp maddi olan ile bir tür ilişki içinde olsa da Rabbani bir latifedir, tarife gelmez. Bugün pek çok Müslüman bile kalp deyince ya kozalak şeklindeki et parçasını veya beyin gibi diğer uzuvları anlamaktadır. Kalp sırrı Rabbimizce malum bizce meçhul, fiziki kalp ile ilişkisi olmakla beraber, onu da aşan bir varlıktır. Görülmez mi ki, kalbin kuşatıcılığı ve genişliği zikredilen bu tafsîlî mertebeleri aştıktan sonra gerçekleşmektedir. Buradaki kalpten maksat kuşatıcı ve basît olan kalptir. Yoksa et parçasını kastetmiyoruz.
İnsan kalbini kırma hususunda tek istisna ilahi emirler ve yasaklardır. Ancak bunlar ihlal edildiğinde insana karşı sert bir tutum takınılabilir. Burada da asıl olan meseleyi nefsanileştirmemek, cezayı ancak Hakk’ın emrettiği oranda vermektir. Bunu aşmak ise suçluya karşı zulümdür:

Halkın hepsi Allah Teâlâ’nın köleleridir. Her hangi birinin kölesini dövmek ve ona hakaret etmek bile efendisinin incinmesi­ne sebep olur. O halde mutlak mâlik olan Mevla Teâlâ Hazretleri’nin şanı düşünüldüğünde, yaratıkları üzerinde tasarrufta bulun­mak, ancak O’nun emrettiği kadarıyla mümkündür... Bu kadar ta­sarruf, eziyet değil, Allah Teâlâ’nın emrine sarılmak olur. Mesela, bekarken zina eden kişiye verilecek ceza yüz sopadır. Eğer biri çı­kıp da bu miktarı artırırsa zulüm olur ve bu yaptığı, eziyet daire­sine girer. Bu sebeple sufiler günahkarlara da merhamet ile yaklaşmışlar, onları kazanmak için uğraşmışlardır. Bununla beraber haramları kabul, faizi, fuhşu mazur gösterme şeklindeki bir davranış İslâm’ın “müsamaha” kavramının içinde yer alamaz. İmam bu konuda çok hassastır. Hele hoşgörü adına gayri Müslimlere kurtuluş vaad etmek hiçbir şekilde kabul edilemez:
Ahirette Allah’ın kerem ve rahmeti iyilere, ehl-i İslâm’a ve seçkin kul­lara aittir. Evet, son nefesini güzel bir şekilde vermesi durumunda ehl-i İslâm’ın tamamının rahmetten bir nasibi vardır. Uzun bir sü­re geçtikten sonra da olsa cehennem azabından kurtulması söz konudur. Ancak masiyetin zifiri karanlığı ile iman nuru nasıl bir arada barınabilir! Allah Sübhânehû’dan gelen hükümleri umur­samamak insanı dünyadan âhirete nasıl selametle ulaştırabilir. Âlimler demiştir ki: “Küçük günahta ısrar büyük günaha; büyük günahta ısrar ise küfre götürür.” Böyle bir duruma düş­mekten Allah Sübhânehû’ya sığınırız.

Bu sebeple insanları memnun etmek için onların günahlarını hoş görmek, inançsızların küfrünü hafife almak sufilerin âdeti değildir. Allah Teala bu konuda dengeli olmayı, kalp kırmadan İslam’ın ve imanın güzelliklerini bundan mahrum kardeşlerimizle paylaşmayı hepimize nasip eylesin. Amin.
Kayıtlı