Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
   
DUÂ: 639
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 7465
|
 |
« : 02 Mayıs 2008, 11:07:47 » |
|
Hayatta aslolan acı çekmek midir dersiniz? Ya da hüzünlenmek? Bütün gülmelerimiz, şaklabanlıklarımız, neşelenmelerimiz o aslolan hüznü unutmaya yönelik umarsız çırpınışlardan mı ibaret? Bilmem. Önceki gün televizyonda vücudu 5 kurşunla delik deşik edilmesine rağmen avucunda sımsıkı tutup bırakmadığı taşıyla ölümün derin sessizliğine gömülmüş bir Filistinli çocuğun görüntülerini izleyince 'Galiba' dedim, 'Galiba yaşam bir hüzünden ibaret!' Dudak kenarlarından çeneye doğru inen ince kan çizgileri, şairin, 'Senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül, benim yüreğimi harmanlayan isyan olsun' dizelerinde anlattığına benzer yoğun bir hüzün, çelişki, isyan ve umarsızlık yaşattı bana. Evet, hayatta aslolan hüzündü galiba. Ve o saatten sonra yapacağım her iş, dudağında bordo gül, avucunda taş olan o Filistinli çocuğun yaydığı hüznü unutmaya yönelik olacaktı. Ne yapsaydım peki? Yemek mi yeseydim? Kitap mı okusaydım? Kendimi sokaklara vurup amaçsızca ve soluksuz kalana kadar yürüse, yürüse miydim? Kimbilir hangi adi ve münasebetsiz konuda geyik yapmak için telefonumu habire çaldıran arkadaşımla mı konuşsaydım? Ya da yatıp uyusa mıydım akşamın sekizinde? Dışardan gelen buz gibi soğuğa aldırmadan penceremi açtım. Allah'ım!.. Her şey ne kadar da normal ve rutininde görünüyordu. Henüz eve dönme telaşıyla caddeleri tıkayan otomobillerin klakson sesleri... Marketten filelerle çıkanlar... Halı sahadan yeni döndüğü belli eşofmanlı komşular... Pencerelerden yansıyan ışığın fotokopisini çektiği, sofraya oturmuş insan siluetleri... Apartman önünde toplanmış bir grup mahalle delikanlısının periyodik aralıklarla yükselen kahkahaları... Her şey normal miydi? Birkaç dakika içinde muttali olduğum bu manzaralar, Nietsch'nin, 'Bence siz yeterince acı çekmiyorsunuz henüz! Çünkü siz kendi acınızı çekiyorsunuz, insanın acısını çekmiyorsunuz' azarına mı muhatap kılıyordu, bu insanları? Hayır hayır... Yaşamda aslolan acı ve hüzündü. Bu insanlar da kimbilir hangi bilinçaltı acıların kıskacını gevşetme veya unutma telaşındaydılar. Sanırım onlara nispetle benim talihsizliğim, unutulması gerekli hüzünler zincirine Filistinli çocuğun görüntüleriyle yeni ve taze bir halka daha eklemem olmalıydı. Ama ne acı! Acılara da bir isim verilir mi dersiniz? 'Çektiğim acıya bir ad taktım' diyordu Andre Maurois, 'Köpek diyorum ona. O da herhangi bir köpek gibi sadık, sıkıcı ve arsız. Oyalayıcı ve akıllı. Zorba tavırlarla onu azarlayabiliyor, öfkemi ondan alabiliyorum. Başkalarının kendi köpeklerine, uşaklarına, karılarına yaptıkları gibi!' Filistinli çocuğun, 'sadece nefes alıp vermeyle kanıtlanmış bir insanlığın sahiplerine bile çok şey hissettirecek acısına' bir isim koyamıyorum ben. Kaplan pençesi kadar yırtıcı, güvercin kanadı kadar yumuşak bir acı bu. Hırstan sıkılmış yumruklarla avucunuzu kanatsanız dahi, yüzünüze en anlamlı sükunetleri tebessüm olarak oturtacak kadar da derin ve soylu bir acı bu. Hem deli, hem çılgın, hem olgun, hem bilge, hem zırcahil, kısacası söze sığmaz tuhaf bir acı. Artık ne yaparsam yapayım; unutmak istediğim hüzünler arasında o Filistinli çocuk da olacak. Hani var ya; Vücudunda 5 kurşun... Dudağında bordo gül... Avucunda taş... O Filistinli çocuk işte! M.Emin Kazcı 25 Ekim 2000 Çarşamba Akit Gazetesi
|