Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Cuma Namazının Şartları???  (Okunma Sayısı 654 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« : 01 Şubat 2012, 14:26:54 »

selamun Aleyküm

Cuma Namazının Kılınma Şartları Nelerdir. Delilleriyle açıklarmısınız?
Kayıtlı

Bu evrende Allah’tan başka kanun koyucu yoktur. Hâkimiyet Sadece
Allah’ındır. en üstün dava İslam davası en hakiki yol İslam yoludur..Sizler
Aramızda olan Tevhid davasına tabi olmadıkça ,size karşı mücadelemiz devam edecektir……
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #1 : 10 Şubat 2012, 16:00:01 »

CUMANAMAZI NEREDE FARZ KILINMIŞTIR

 İbni Hacer şöyle der: Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı ancak. Rasulullah (s.a.) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır.     
               
İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını. Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda cumada anlatılanlar Küreyişin ilahlarının, kanunlarının hem de otoritelerinin sarsılmasına  sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah ’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.         

Rasulullah (s.a.s) Mekke'de müslümanlar Ka'be mes-cidinde bir araya toplayarak cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı.                                                       

Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.s)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.s) de ona gönderdiği mektupta, cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah 'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Küba'da Said b. Hayseme'nin evinde oniki kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr îslam tarihinde müslümanlar cuma namazı için toplayan ilk kişi idi.

İbn-i Şirin şöyle dedi:
Rasulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmeden ve cuma ayeti indirilmeden önce Medineli müslümanlar cuma namazı kılmışlardır.   
                                             
İbn-i Abbas diyor ki:
«Rasulullah (s.a.s)'e hicretten evvel cuma namazı için izin verildi. O Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti:
«Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler-le cuma namazı kıl.»
                                     

Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp cuma namazı kıldırmıştır. 
       
Rasulullah (s.a.s) de Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak cuma namazını kıldırmıştır.





ULU’LEMR ŞARTI
         Hz. Cabir (r.a)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allah û Teâla (c.c) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil veya zalim (Müslüman olmak kaydıyla) bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allah û Teâla (c.c) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tövbesini Allah û Teâla (c.c) kabul eder..." 

Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.

 Abdullah İbn-i Mesûd (r.a) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.


"Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz geçer.
     
ŞEHİR ŞARTI1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:
Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.

DEVLET ŞARTI  2) Devletin izninin bulunması:
Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
a) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (Müslüman zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah  iki yakasını bir araya  getirmesin ve işini bitirmesin.” 
Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz Müslüman bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir. Tabiki bu ancak şeri bir devlette gerçekleşe bilir.
Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır..

Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”
 Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.
Çünkü dikkat edilirse burada şeri bir devlet vardır küfür kanunlarıyla yönetilen bir devlet yoktur. Laik kanunlarda yönetilen bir devlette bu mümkün değildir buralarda bayram Cuma kılmak o devletin halkın nezdinde şeri devlet imajı vermek küfre insanları daha kul köle etmek demektir.
Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

Cuma  Namazı  Ne  Zaman  Farz  Olur?
Cuma namazı müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah'ın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği  zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazıda farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazaretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadisde de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
Şu halde farz olduğu halde Rasulullah'ın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün müslümanların toplanabileceği ve bütün müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak müslümanlara eziyet edeceklerdi.
Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
Zamanımızda Allah 'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah 'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse müslüman olamayacağını  söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldıki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazaretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #2 : 10 Şubat 2012, 16:00:39 »

Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a’nın farziyyeti kalkar mı?
Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz.
Bu şartlar ise ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir.
Müslümanlara Cum’a hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cum’a’nın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür.
Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cum’a için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse bu durumda o imam Cum’a’nın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır.
Cum’a’nın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.

Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cum’a kılınır mı?
Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cum’a namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı mü’minler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahiptirler.
Maalesef zamanımızda Allah -u Telâ’nın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cum’a namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz.
Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi?
Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah -u Tealâ’dan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslüman'ın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi?
Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için "İslam" ya da "İslami değerler" hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar:
1 - Allah  (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar.
2 - İslam dinini ya bilmezler, ya kasıtlı saptırırlar.
3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler.
4 - Allah  (c.c)'ın kafir dediklerini müslüman, müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs ilan ederler.
5 - Allah  (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler.
6 - Kâfirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler.
7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar.
8 - Bid'atleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler.
9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam’mış gibi gösterirler.
10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler.
11 - Dualarında Yahudi, Hıristiyan, putperest, ateist vs demeksizin herkese rahmet okurlar.
12 - Kâfirlikleri açık, İslamı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler.
Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür, bid’atleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam’da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki?

Soru: Cum’a kılınmadığı takdirde Müslüman a bir sorumluluk var mıdır?
Cevap: Cum’a namazını kılmaması konusunda müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cum’a kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise müslümanın yaşadığı darla (yerle) alakalıdır. Buna göre müslümanın yaşadığı dara göre Cum’a konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir:
a) Dar’ul İslam: İslam diyarında bir müslümanın Cum’a namazını kılmaması eğer ki onu inkarı sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cum’a namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir.
Bu konuda Rasulullah (s.a.s)’ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Nesei, Cumu’a, 2; Ebû Dâvûd, Taharet, 129),
“Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah  kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.” (Müslim, Cumu’a, 12; Nesei, Cumu’a, 2)
“Allah , önemsemeyerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesei, Cumu’a, 2)

b) Dar’ul Küfür: Dar’ul Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır:
1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cum’a dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz.
İşte böyle bir yerde sebepsiz Cum’a’yı terk etmek aynen Dar’ul İslam olan beldede Cum’a’yı terk etmek gibidir.
2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam’ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cum’a namazı farz değildir. Çünkü Cum’a namazı İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’de Cum’a’yı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cum’a’nın farziyyeti kalkar ve Müslümanlar Cum’a namazı yerine öğlen namazını eda ederler.

Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cum’a konusunda Müslümanlara düşen görev nedir?
Cevap: La ilahe illAllah  kelimei tevhidini yüklenmiş her müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah  (c.c)’ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La ilahe illAllah  düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah  (c.c)’ın dinini hakim kılma, hem Cum’a namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah  (c.c)’ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.s)’dır.
Allah  (c.c) şöyle buyuruyor:
"Ant olsun, Allah 'ın resulünde sizin için, Allah 'a ve ahi ret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah 'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)
                                               
İDDİA: Hutbenin rüknü birdir. O da mutlak manada hutbe niyetiyle Allah ’ı zikretmektir. , Sadece “Elhamdülillah”, “SübhanAllah ” ve “Lailahe illAllah ” demekle bu rükün tamam olur. Fakat hutbenin bundan ibaret olması tenzihen mekruhtur.
CEVAP: Bu doğrudur ama bu meseleyi genelleştirmek yanlıştır.
Çünkü ayette Allah 'ın zikrine koşun buyruluyor o yüzden hatip minbere çıktığında hutbe niyetiyle çıkmalı ve orada Allah  (c.c)'ı zikirden olan sözler söylemelidir tabi meseleyi dar kalıplarda anlayan ve tevhidi bilmeyen insanlar bu meseleyi böyle anlarlar bu mesele yapılan zikirlerin manasını bilen kimseler için geçerlidir
İster anlaşmalı darulharp olsun ister darul islam olsun Müslümanlar yapılan zikirlerin manasını anlayabiliyorlarsa bu yeterlidir yoksa hutbenin farziyetinin ne onemi var ki
örneğin: bir imam minbere çıkıp 'SubhanAllah ' diyerek zikir yapsa oradaki Müslümanlar sunu çok iyi bilir: Allah  (c.c)'ım seni her tür noksanlıklardan tespih ederiz. Senin hiç bir ortağın yok sen ibadete layık tek ilahsın... başka hüküm koyucu yoktur senden başka teşri belirleyici yoktur tıpkı tevhidin manasını anlayan ile anlamayanın durumu gibi yoksa imam minbere çıkıp da hutbe okusa Müslümanların eksik olduğu konularda onların anlamayacağı şeyleri tekrarlayıp dursa hutbenin ne anlamı var ki? Kaldı ki mesele sadece hutbe konusu değil daha bir suru mesele var insanların beşeri hükümleri kabullerinden tut kafir imamları kendilerine imam görmelerine kadar, halifenin olmamasından tut şehir yeri hükmünde olmasına kadar daha çok mesele var...
İDDİA: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz

CEVAP: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul şimdi bulundukları yer (yani) şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman...
Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim simdi bu yer darul İslam mı yoksa kâfirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? o zaman bunu ispat edin
Bu yerin bir anlık darul harple anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim... Bu durumda o beldenin halifesi kim... Kimler o halifeye biat etmiş... Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Darul küfürün küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları sirkten, küfürden sakındırıyor mu? La ilahe illAllah  inancının ne olduğunu resullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tagutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir
İDDİA: Size cumaya gitme diyen buna engel olan birimi var her yer serbest. Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumda idi bu yüzden kılamamıştı cuma farz kılındığı halde Medine de ise İslam beldesi yoktu fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler günümüzdeki gibi
 
CEVAP Evet... Dediğinizi inceleyelim bakalım dediğiz de ne kadar haklısınız görelim diyorsunuzki Rasulullah (s.a.s) O zaman zor durumda idi... Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız... Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.s)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur... Zira Rasulullah (s.a.s) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmezimsiniz Rasulullah (s.a.s) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cum'a için cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor.
O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cum'a kılınmaz demektir.
ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler...
Bu sözünüzde de  haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız hay diyin tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah  (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabiî ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah  (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam’ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz.

 İDDİA: Evet dediğiniz gibi cuma farziyetini yitirmiş olma ihtimali üzerine öğle yerine zuhuri ahir namazı kılınır zaten Son öğle namazı anlamına gelen Zuhr-i âhir namazı, bir kısım İslâm bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen o günkü öğle namazıdır. Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i ahir namazının kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı çıkanlar da olmuştur
CEVAP O zaman Cum'a önemi yitirmişse Cum'a üzerinde bu kadar durmanın ne önemi var önemini yitiren bir şeyin farziyeti yoktur demektir veya onun yerine başka bir namaza gereklilik duyuluyorsa o ibadetin önemi yok demektir bu durumda Cum’a namazı için; değerini yitirmiştir onun için Zuhri ahir kılınıyor demek sizce bir tezat değil midir? Bu zuhri ahir meselesi muteahhir alimler tarafından ortaya çıkarılmıştır daha önceleri yoktu yani bir beldede birden fazla yerde Cuma kılınıyorsa asıl mescid’de kılınan caizdir diğerleri caiz değildir bununla birlikte yine Cumayı kılarlar ve akabinde zuhri ahir kılarlar demişlerdir bir şehirde birden fazla yerde Cum'a kılınıyorsa ve Cum'a kılınan yerler şehir hükmünde iseler bu durumda her Cum'a kılınan yerdeki kılınan namaz sahihtir bu alimlerin Cumhurunun görüsüdür Şehir hükmünde yer var olduğu halde köylerde Cum'a namazı kılınmaz ancak öğlen namazı kılınır kaldı ki   Cuma namazı kılınsın bu konudaki hükümler açıktır hiç bir alim köyde Cum'a namazı kılınır dememiştir kaldı ki zuhri ahirden söz etsinler çünkü zaten zuhir ahire gerek yok öyle yerdeki kimseler farz olan ancak öğlen namazını eda etmeleridir
Kayıtlı
Zeynepder Basın Birimi
Zeynepder Basın Sorumlusu
Laİlaheİllallah
****

DUÂ: 178
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 723



« Yanıtla #3 : 12 Şubat 2012, 22:58:08 »

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

"Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.  " Cum'a/9

Kıymetli kardeşim. Rabb'im böylece emrediyor Cum'a suresinin 9. ayetinde. Ayet de oldukça açık ve net. Hiç bir içtihadi görüş, Vahiyle belirlenmiş bir nassı iptal edemez.

Selam ve dua ile.
Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #4 : 13 Şubat 2012, 00:11:58 »

cuma isminden  anlaşılacağı gibi toplanmak demektir.haftanın belirli bir gününde müslümanların toplanıp ,imamları tarafından dile getirilen sorunları bir birlerine danıştıkları gündür.bulunulan mekanı darul harp ilan edip cuma namazı kılmamak en hafif tabiriyle kur'anın bir kaç ayetini çiğnemektir.cuma namazını camide kılmanız ,devlet tarafından islam dışı şeylerin anlatıldığı yerlerde kılmanız farz değildir.

 müslüman kardeşlerinizle farklı bir yerde toplanıp cuma namazını eda etmelisiniz.cuma namazı salt namaz değildir , müslümanın müslüman kardeşinin sorununu dinlediği gün ,müslümanların ,müslümanların gidişatı ile ilgili kararların verildiği ,danışıldığı ,yerel gündemin konuşulması gereken bir vakitte olmalıdır.eğer olay salt namaz ise o cuma peygamberin uygulamasına terstir.
  gerekli ayetleri buraya sermeme gerek yok çünki zeynepder basın birimi kardeşim gerekli ayetleri beyanda bulunmuştur
.
Kayıtlı
Abbas
Elhamdülillah
**

DUÂ: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 175



« Yanıtla #5 : 13 Şubat 2012, 08:25:18 »

Medinede ilk cuma namazı kılındığı zaman şeriat devleti  tam olarak kurulmuş muydu?

s.a
Kayıtlı

"iman insanı insan eder; belki insanı sultan eder."(ustad said i nursi)

"batıl, şişirilmiş bir balona benzer... havasını alırsanız söner."(ustad murtaza mutahhari)

bir salavat...


Zeynepder Basın Birimi
Zeynepder Basın Sorumlusu
Laİlaheİllallah
****

DUÂ: 178
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 723



« Yanıtla #6 : 13 Şubat 2012, 12:05:36 »

cuma isminden  anlaşılacağı gibi toplanmak demektir.haftanın belirli bir gününde müslümanların toplanıp ,imamları tarafından dile getirilen sorunları bir birlerine danıştıkları gündür.bulunulan mekanı darul harp ilan edip cuma namazı kılmamak en hafif tabiriyle kur'anın bir kaç ayetini çiğnemektir.cuma namazını camide kılmanız ,devlet tarafından islam dışı şeylerin anlatıldığı yerlerde kılmanız farz değildir.

 müslüman kardeşlerinizle farklı bir yerde toplanıp cuma namazını eda etmelisiniz.cuma namazı salt namaz değildir , müslümanın müslüman kardeşinin sorununu dinlediği gün ,müslümanların ,müslümanların gidişatı ile ilgili kararların verildiği ,danışıldığı ,yerel gündemin konuşulması gereken bir vakitte olmalıdır.eğer olay salt namaz ise o cuma peygamberin uygulamasına terstir.
  gerekli ayetleri buraya sermeme gerek yok çünki zeynepder basın birimi kardeşim gerekli ayetleri beyanda bulunmuştur
.
Eksik bıraktığımız kısmı tamamladığınızdan dolayı Allah razı olsun kardeşim.
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #7 : 13 Şubat 2012, 13:37:56 »

Kıymetli Zeynepder Basın Birimi,

Eksik bıraktığınız bir şey yok aslında ilk mesajınızda. Allah'ın ayeti her şeyi gayet net ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yeterince tefekkür etmek yeterli.

Ayetten sonra söylenecekler ancak kişilerin şahsi görüşleridir. Ki burada bazı kardeşlerimiz şahsi kanaatlerini yazmışlar, saygı duyarım. Ancak orda kılınır, burda kılınmaz, ... bunlar hüküm bildiren cümleler, fetva mı vermekte kardeşler anlamış değilim.

Kılınmaz denilen camilerden uzaklaşarak, bu dini kime tebliğ edceğiz? Kendi kendimize mi?

Saygılar, selamlar.
Kayıtlı

İNTİFADA...ZULME VE ZALİMELERE KARŞI... HER ZAMAN HER YERDE... İNTİFADA
-----------------------------------------------------------------
Abbas
Elhamdülillah
**

DUÂ: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 175



« Yanıtla #8 : 13 Şubat 2012, 14:42:54 »

Kıymetli Zeynepder Basın Birimi,

Eksik bıraktığınız bir şey yok aslında ilk mesajınızda. Allah'ın ayeti her şeyi gayet net ve açık bir şekilde ortaya koyuyor. Yeterince tefekkür etmek yeterli.

Ayetten sonra söylenecekler ancak kişilerin şahsi görüşleridir. Ki burada bazı kardeşlerimiz şahsi kanaatlerini yazmışlar, saygı duyarım. Ancak orda kılınır, burda kılınmaz, ... bunlar hüküm bildiren cümleler, fetva mı vermekte kardeşler anlamış değilim.

Kılınmaz denilen camilerden uzaklaşarak, bu dini kime tebliğ edceğiz? Kendi kendimize mi?

Saygılar, selamlar.

Smiley
Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #9 : 13 Şubat 2012, 17:39:17 »

abbas
Alıntı
 Medinede ilk cuma namazı kılındığı zaman şeriat devleti  tam olarak kurulmuş muydu?
[/size]
ilk cuma namazı medinede kılınmakla beraber ,peygamberin yokluğunda musab bin ümeyr imamlığında kılınmıştır.
 şöyle bir soru sorulabilir ,peygamber mekkedeyken musab bin ümeyr medinede ,kendi kafasına göre mi hareket etmiştir? tabi ki ,hayır.
 ihtimaldir ki ,peygamber mekkede vahiy alınca ,medineye haber göndermiştir ve böylece ilk cuma namazı 10 kişi ile kılınmıştır.


el_aksa
Alıntı
bunlar hüküm bildiren cümleler, fetva mı vermekte kardeşler anlamış değilim.

Kılınmaz denilen camilerden uzaklaşarak, bu dini kime tebliğ edceğiz? Kendi kendimize mi?
bizler ,kur'an okuyup gerekli hadisleri inceleyip , islam tarihiyle yan yana getirdiğimizde elimizde toplanan malumatın sonuçlarını paylaşıyoruz kardeşim.katılıp katılmamakta hürsünüz.
 camilerden uzaklaşın demiyoruz ,islamın konuşlandırılacağı ve cumanın kılınabileceği tek yerin cami olduğunu söylemeniz gerçekten üzüntü verici bir cevap.
  yeryüzü bizimdir ,islamı her yerde konuşup ,cumayı her mekanda kılabiliriz.
saygılarımla...
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #10 : 13 Şubat 2012, 18:30:18 »

Saygıdeğer kardeşim Vakit.

Allah sana, bana tüm ümmete hidayet etsin, Rahmet etsin. Bizi dosdoğru yoluna iletsin.

Yazdıklarımdan sadece camilerde Cum'a kılınsın sonucu çıkmışsa bu benim, sözlerimi ifade edemeyişimdendir. Arz bize mescid kılınmışken, böyle bir iddia da bulunmak haddime değil.

Söylemek istediğim şudur ki, Rabb'imin emrettiği bir farzı, içtihad ortadan kaldıramaz ve Cum'a da dahil olmak üzere tüm namazlarımızı ister camilerde, ister kendi aramızda, kısaca arz üzerinde dilediğimiz yerde kılarız.

Ben camilerde namaz kılınamazı anlamakta güçlük çekmekteyim. Camilerde Cum'a namazı kılınamıyor dersek eğer, camiler bu durumda ne oluyor acaba??? Böyle bir iddianın ne denli büyük bir iddia olduğu sanırım ortada.

Kur'an bu konuda süpürücü değil, ayıklayıcıdır. Kötüyü iyiden ayırır, Furkandır.

Bizde Furkan'a uyalım, furkan ile akledelim.

Yüce Rabb'imiz, bize Kur'an'ı akledecek bir akıl ve kalp nasip etsin.

Selam ve dua ile...

Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #11 : 14 Şubat 2012, 00:03:43 »

el_aksa
Alıntı
ben camilerde namaz kılınamazı anlamakta güçlük çekmekteyim. Camilerde Cum'a namazı kılınamıyor dersek eğer, camiler bu durumda ne oluyor acaba??? Böyle bir iddianın ne denli büyük bir iddia olduğu sanırım ortada.
  malumunuz ,camilerde ,kuran ve sünnet güdümlü ,hutbe değil ,devletin güdümünde şekillen bir islam sunulmaktadır.
  devletin politikasına ve gündemine göre işlenilen konular ,insanları asıl konulardan uzak tutmak ve uyutmak için işlenilen konulardır.
  gündemi ,değiştiren kendileri değil ,kendilerine göre oluşturdukları islamdır.yani yine gündemi ,bizim zaafımız olan dinimizle değiştiriyorlar.tabi ki kendi istedikleri şekilde.
  böyle bir ortamda bulunmak onların ,onların hutbelerine katılmak ,onların çarkını istemedende çevirmemize neden olur.bu durumu isteksizce kabullenip devam etmektense ,yavaş yavaş halkı bilinçlendirerek ,camiye asıl misyonunu kazandırıp yeniden şekillendirmeliyiz.
  eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak ,tavrımızı net bir şekilde ortaya koymalıyız.aksi takdirde onları bilmeden ve istemeden geliştirip ,büyümelerini sağlayıp meşrulaştırmış oluruz.
   saygılarımla..
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #12 : 14 Şubat 2012, 11:58:01 »

Epeydir camilerde Cum'a namazı kılmıyorsunuz anlaşılan. Kendi politika ve gündemlerini oluşturma ile alakalı derken? Laiklik, demokratlık, vs. gibi din dışı konuları mı kast ediyorsunuz anlayamadım. Bunun dışında benim gittiğim camilerde Cum'a hutbelerinde Ayet ve Hadis 'ler var. Her ne kadar yüzeysel anlatılsa da halkın bilinçlenmesi adına gayet olumlu konular anlatılmakta.
Onlar bu tür amaçlar taşıyorlar diye, camileri bırakalım mı?
Allah Resulü, Mekke'nin her köşesinde Vahyi tebliğ ediyordu. Hem de olmadık zulüm, hakaret ve aşağılamaya rağmen. Yolundan hiçte dönmedi. Buralar müşriklerin kendi politika ve çıkarlarına hizmet eden alanlar, buralarda tebliğ etmeyeyim demedi. -Ki bizim bahsettiğimiz yerler camiler(?). Bize ne oluyorda Allah Resülünün hayatın her alanını ve her anını Allah'a davetle değerlendirirken, kendi kafamıza göre yer beğeniyoruz. Hem de camileri (?) bu gidilmeyecek yerler listesine koyabiliyoruz.
Hz. İbrahim, babası ve kavminin putlarını, onların puthanelerinde kırdı. Hz. Musa mucizelerini firavun ve aline firavunun sarayında gösterdi. Hz. Nuh davetini, inançsız kavminin alaya almalarına, zulmetmelerine rağmen onların tam da ortasında yaptı...Hepsine selam olsun. Onların yoluna uyanların hepsine de selam olsun.
Ne zamanki mü'minler Onların yolunu takip ettiler, Allah'ın yardımını gördüler, bedel ödediler ve genelde de şehit olup Rabb'lerine kavuştular.
Bizler tebliğ yapmaktan imtina eder hale geldik, şimdi de tebliği götüreceğimiz yerleri beğenmeye başladık. Cami olmaz, okul olmaz, dernek olmaz, kahvehane olmaz, ora olmaz bura olmaz. Peki bu dini nerede kime tebliğ edeceğiz?
İnsanlardan uzaklaşarak, hayatından içinden kendimizi soyutlayarak, kendi kendimize, yavaş yavaş yıllardır kendi kendimize yabancılaştık.
Oysa her tevhidi anlamış mü'min, bulunduğu mahallenin camilerinin müdavimi olsa, sabah ve yatsı da dahil olmak üzere caminin cemaati olsa, Hakkı oradaki, aldanmış, aldatılmış kardeşlerimize götürmeye çabalasa, ......
Hasan El-Benna sanırım bu konuya güzel bir örnek olurdu.
Konu böylece uzar gider kardeş.
Sen bana camide neden namaz kılınmayacağğını(?), bende sana neden kılınacağını anlatır dururum.
Birileri biz bunları anlatırken o camilerdeki insanların beyinlerini boşaltmaya devam eder.
Sonra hesap gününde, yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan hesaba çekiliriz de bu tartışmaların ne boş şeyler olduğunu anlayıveririz.
Rabbim, bizlere Resulü, efendimiz (s.a.v.) gibi;
Vahyi okuyan, anlayan, yaşayan ve anlatan bir anlayış versin.
Kur'an'la bakan,
Kur'an'la duyan,
Kur'an'la düşünen
kısaca
Kur'an'la inşa olan bir akıl nasip etsin.

Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayan ve dalalete düşenlerinkine değil. Amin.
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #13 : 14 Şubat 2012, 14:37:49 »

Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur?
 
 
Cuma namazı Müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, İsra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendisi Mekke'de iken, Medineli Müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr RadıyAllahu Anhu'ye haber göndermiş ve oradaki Müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.

Sahih kaynakları incelediğimizde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz.

Demek ki; farz olmasına rağmen Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem üç sene boyunca Mekke'de cuma namazını kılmamıştır.

Çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır.

Bu şartlar Mekke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazı da farz kılınmış olmasına rağmen, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
 
 
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz.

Şartları tahakkuk ettiği halde mazeretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadis de de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir.

Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur.

Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
 
 
Şu halde farz olduğu halde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi?

Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?

Cuma namazı kılınacak yerin bütün Müslümanların toplanabileceği ve bütün Müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. Çünkü bütün Müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı Müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak Müslümanlara eziyet edeceklerdi.

Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda Müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir.

Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar.

Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür.

Şayet Müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır.

Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
 
 
Zamanımızda Allah-u Teâlâ'nın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz.

Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.

Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi?

Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu Allah-u Teâlâ'dan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslüman'ın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi?

Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.

Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
 
 
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
 
 
Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor:

Dar-ül harpte cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı?

Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. Bu şartlara gelince;

1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.

2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.

Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir.

Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
 
 
Şu halde şartları tahakkuk ettiği halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir.

Şu da unutulmaması gerekir ki;

Şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #14 : 14 Şubat 2012, 14:40:06 »

İbni Hacer şöyle der: Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı ancak. Rasulullah (s.a.) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır.     
               
İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını. Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda cumada anlatılanlar Küreyişin ilahlarının, kanunlarının hem de otoritelerinin sarsılmasına  sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.         

Rasulullah (s.a.s) Mekke'de müslümanlar Ka'be mes-cidinde bir araya toplayarak cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı.                                                       

Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.s)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.s) de ona gönderdiği mektupta, cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Küba'da Said b. Hayseme'nin evinde oniki kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr îslam tarihinde müslümanlar cuma namazı için toplayan ilk kişi idi.

İbn-i Şirin şöyle dedi:
Rasulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmeden ve cuma ayeti indirilmeden önce Medineli müslümanlar cuma namazı kılmışlardır.   
                                             
İbn-i Abbas diyor ki:
«Rasulullah (s.a.s)'e hicretten evvel cuma namazı için izin verildi. O Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti:
«Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler-le cuma namazı kıl.»
                                     

Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp cuma namazı kıldırmıştır. 
       
Rasulullah (s.a.s) de Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak cuma namazını kıldırmıştır.





ULU’LEMR ŞARTI
         Hz. Cabir (r.a)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allahû Teâla (c.c) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil veya zalim (Müslüman olmak kaydıyla) bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allahû Teâla (c.c) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tövbesini Allahû Teâla (c.c) kabul eder..." 

Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.

 Abdullah İbn-i Mesûd (r.a) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.


"Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz geçer.
     
ŞEHİR ŞARTI1) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması:
Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.

DEVLET ŞARTI  2) Devletin izninin bulunması:
Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
a) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (Müslüman zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya  getirmesin ve işini bitirmesin.” 
Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz Müslüman bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir. Tabiki bu ancak şeri bir devlette gerçekleşe bilir.
Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır..

Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”
 Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.
Çünkü dikkat edilirse burada şeri bir devlet vardır küfür kanunlarıyla yönetilen bir devlet yoktur. Laik kanunlarda yönetilen bir devlette bu mümkün değildir buralarda bayram Cuma kılmak o devletin halkın nezdinde şeri devlet imajı vermek küfre insanları daha kul köle etmek demektir.
Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.

Cuma  Namazı  Ne  Zaman  Farz  Olur?
Cuma namazı müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah'ın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği  zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazıda farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazaretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadisde de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
Şu halde farz olduğu halde Rasulullah'ın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün müslümanların toplanabileceği ve bütün müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak müslümanlara eziyet edeceklerdi.
Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
Zamanımızda Allah'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu Allah'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse müslüman olamayacağını  söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldıki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazaretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır. 
Kayıtlı
Abbas
Elhamdülillah
**

DUÂ: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 175



« Yanıtla #15 : 14 Şubat 2012, 16:46:16 »

ilk cuma namazı medinede kılınmakla beraber ,peygamberin yokluğunda musab bin ümeyr imamlığında kılınmıştır.
 şöyle bir soru sorulabilir ,peygamber mekkedeyken musab bin ümeyr medinede ,kendi kafasına göre mi hareket etmiştir? tabi ki ,hayır.
 ihtimaldir ki ,peygamber mekkede vahiy alınca ,medineye haber göndermiştir ve böylece ilk cuma namazı 10 kişi ile kılınmıştır.
 


Aksi  fikir beyan için sorulmamış  bir soru.

Kıymetli hamza kardeşim,istifademizi sunduğunuz alimlerin fikirleri yorumsal biçimdedir.bir kıymetli alimimiz bir görüş bildirirken , başka kıymetli alimimiz aynı mesele üzerine aksi fikir beyan edebilmiştir.Ama  ibn i hacerin, gizlilikten dolayı , zarardan dolayı mekkede cuma namazının kılınmadığı sözü yerindedir.

İslam devleti kurulmalı, ulul emr olmalı gibi şartlar tartışmalıdır...Medinede cuma namazı kılınırken böyle şartlar gereğince yok idi.Türkiye gibi bir ortamda hayli hayli kılınabilir.Medinede islam devleti yok idi.Cuma için devredeki sistemden izin alma da yok idi.ulul emr de yok idi denebilir.Şimdi buna efendimiz izin vermiş de , biz mi yok diyoruz?Yani bu kesinlikten ötesi yorumdan başka bir şey değildir.Kılmışsa büyüklerimiz , gerisini kurcalamak bizim işimiz olmaz.Bu cumanın ne kadar yerini bulup bulmayacağı meselesi Allah u tealanın işidir.Haşa ve kella bu meseleler üzerinde Allah u tealanın işine karışıyor gibi görüntü vermek sakat bir şey olur.Bu gün her imam devletin belirlediği hutbe ve kurallarla kıldırıyor denemez.Bizatihi buna şahit olduk.Ki bunu savunanlar birer cemaattirler çıksınlar uygun ortamda bir musab belirlesinler cumayı eda etsinler.Çok zor değil cemaatler için.

s.a





Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #16 : 14 Şubat 2012, 17:21:12 »

sevgili el_aksa kardeşim yazdıklarımı galiba anlamadınız.camileri boşaltın demedim ,kaçında demedim.bir önceki yazımda şunları söyledim ''yavaş yavaş halkı bilinçlendirerek ,camiye asıl misyonunu kazandırıp yeniden şekillendirmeliyiz.''
  buna rağmen benim yazdıklarımın haricinde tasavvurunuzda oluşturduğunuz biteviye cümleleri bana monte etmişsiniz.alakam yoktur.sizin tasavvurunuza aitler.bilmenizi isterim.
  bir örnek vereyim ,bizim burada ayet ve sünnet ile hutbe veren vaiz ,ayetleri ve sünneti ,insanları uyutmak adına tevil ediyordu.şimdi de böyle bir uygulamanın içinde bir insancık olmamı istiyorsunuz.olmadım ,olamam ,olmam.
  ve oluşturduğumuz tavırla -ismini vermek istemediğim yer- ve taleplerimizle orayı değiştirdik.siz ise temeli bozulmuş bir yapıya ,sağlam bir anlayış inşaa etmek istiyorsunuz.bu yanlıştır. temeli sağlam bir yapı oluşturun ,sonra üstüne sağlam bir anlayış inşa edin ,temel sağlam olursa ,anlayış bozuk olursa ,sizden sonrakiler bu bozuk anlayışın farkına varıp ,daha sahih bir anlayışla yükseltebilirler.ama temel bozuk olursa ,anlayış isterse mutlak sahih olsun ,neye yarar?
  siz üstünde minare ,içinde minber gördüğünüz her yeri cami sanıyorsanız ,bu sizin fikrinizdir bizimle alakası yoktur.
  bizim eleştirdiğimiz yer mekan değildir dolaysıyla camide değildir.eleştirdiğimiz şey düşüncedir.siz camilerin bu tür davranışlarını onarmaya devam edin ,biz ise mücadelemizle tevhide tebdil etmek niyetindeyiz.
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #17 : 14 Şubat 2012, 17:42:04 »

Abbas kardeşim, bende meramımı anlatmakta güçlük çekiyorum diye üzülüyordum. Elhamdülillah derdimi anlatabiliyormuşum.
Diğer kardeşim için ise ayeti bir kez daha hatırlatıyor;

"Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. " Cum'a / 9

ve diyorum ki;
Cum'a namazı için şartlar ayette, gayet açık ve net. Gerisi kişilerin yorumudur. Yorumlarla amel etmek gibi bir yükümlülüğümüz yok. Ayrıca ne hikmetse bu yorum sadece Türkiyeli müslümanlara has bir durum.
Bu ayeti okuyup tefekkü etmek yerine, konuyla ilgili her türlü yorumu okuyup ona göre amel etmek de oldukça manidar.
-Ki yıllarca bu garip fetva yüzünden Cum'a kılmamış, yıllarca hamza01 kardeşim gibi, bu memlekette Cum'a kılınamayacağını söyleyerek hayatımı boşa tüketmiştim. Elhamdülillah ki artık Kur'an okumaya başladım.
Allah'ın emrettiği bir hükmü, hiç bir yorum, hiç bir içtihad ortadan kaldıramaz.
Bu Cum'a kılınmaz meselesine takılan nice müslümanın, Allah'ın bu emrine bile bile sırt çevirmeleri sebebiyle hala namazlardan kaçan birer beynamaz olduklarını acı içinde takip etmekteyiz.
Buraya cilt cilt açıklama da yazsan hamza01 kardeşim. Allah'ın emri ve şartları ortada.

Selam ve dua ile...
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #18 : 14 Şubat 2012, 17:46:36 »

Yani camide Cum'a kılmak, bizim tevhidimizi mi yaralıyor? İlginç doğrusu.

Bizi Kur'an bir araya getirmeyecekse sorarım ne getirecek.

Allah hepimizi affetsin.

Ben daha fazla bu anlamsız tartışmanın parçası olmayacağım.

Çünkü; anlaşılan artık olayın içine nefisler girmeye başlamış, insanlar kategorize edilmeye başlanmış, bilgiler yarıştırılmaya başlanmış.

Kardeşler sizleri içtihadlarınızla başbaşa bırakıyorum.

Allah sonumuzu hayreylesin. Amin.
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #19 : 15 Şubat 2012, 12:39:07 »

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah a mahsustur.Salât ve selamların en güzeli onun resulü Muhammed s.a.s üzerine olsun.Ne mutlu o muvahhidlere ki resulün getirdiği tevhid meşalesini hakkıyla yüklendiler ve gereklerini en güzel bir şekilde yerine getirdiler, onlara da selam olsun.

Öncelikle, Cuma namazının mahiyetinin iyice anlaşılması için kişinin, tevhidi, şirk ve küfrü, çok iyi bilmesi gerekir, şüphesiz ki Rabbimizin, insanlığa rahmet olarak gönderdiği resulü Muhammed s.a.s insanlara tebliğ ettiği kelime i tevhit yani lailaheillalah kelimesini bilmeyen kavramayan ve gereklerini yerine getirmeyen, kula kulluktan kurtulup sadece Allah a kul olmayan kimseye, Cuma namazı veya her hangi bir ibadet kendisine hiçbir fayda vermez,
Hayır fayda verir diyenler şunu idda etmekteler lat ve uzaya tapanların Allah a yaptıkları ibadetler kendilerine fayda vermiştir demektedirler, çünkü Mekke müşrikleri, lat ve uzaya taparken bunlar bizi Allah a yaklaştırıyorlar demekteydiler,  lat ve uzaya tapanlar Allah ın yaratıcı, rızık, verici olduğunu biliyorlardı.
Allah cc şöyle buyuruyor.
And olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi, ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, şüphesiz Allah'tır derler. Öyleyse niçin (aldatılıp) döndürülüyorlar?
Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilten kimdir?" diye sorsan, şüphesiz "Allah'tır" derler. De ki: "Hamd Allah içindir." Fakat çoğu bunu akletmezler." (Ankebut: 61-63)

Ancak bu Mekke müşrikleri, ibadeti Allah a has kılmadıkları için, yani ibadete Allah a ortak koştukları için kendilerinde var olan Allah inancı onlara hiçbir şekilde fayda vermedi, ve onları rasulullahın s.a.s kılıcından asla emin kılmadı,
o kimseler rızık ve yağmur gibi şeyleri gökteki ilahtan, kanunlarını adetlerini geleneklerini göreneklerini kısacası hayatın tüm gereksinimlerini kendileri gibi insan olan sahte ilahlarından alıyorlardı, bu nedenle kulla kulluktan kurtulmadıkları için onlarda var olan Rububiyet inancı onların cehennem azabından kurtulmasına yetmiyor bunun yanında uluhiyet tevhidini gerçekleştirmeleri onlardan isteniyordu,

İşte müşriklerin direttikleri nokta burasıydı, çünkü onlar helal ve haram yetkisini kendileri gibi beşer olan kimselere vermiş, bu kimselerde kendi heva heveslerine göre, diledikleri şeyleri serbest(helal )diledikleri şeyleri ise yasak (haram) kılıyorlardı, dolaysıyla bu sahte ilahların koydukları  ölçüler  nefsani arzuları okşadığı için bunlar sahte ilahlara tapmayı bırakmak istemiyorlardı,

Çünkü İslam şeriatının emrettikleri şeyler onların zevklerine hitap etmiyordu,kimileri ise, körü körüne bu sahte ilahlara tapıyordu, ancak bunların bu cehaleti hiçbir şekilde mazeret sayılmadı ve kendilerinden müşriklik sıfatını kaldırmadı.  Helali haram ve haramı helal yapma konusunda birisine itaatin ona ibadet olduğunu en güzel şekilde açıklayan Allah-u teala'nın şu sözüdür.

Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir." (Tevbe: 31)

Begavi bu ayetin tefsirinde şöyle dedi:
"Şayet: "Onlar din adamlarına, rahiplerine rükû ve secde ederek ibadet etmiyorlardı" diye söylenirse, buna şöyle cevap verilir:
"Ayette geçen itaat, onlara rükû ve secde etme konusunda değil, Allah-u Teâlâ’ya karşı gelerek Allah-u Teâlâ’nın helalini haram, haramını helal yapma konusunda onlara itaat etmektir. İşte böylece onları rab edinmişlerdir.

Adiy b. Hatem radiyAllahu anh dedi ki:
"Boynumda altından bir haç takılı olduğu halde Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdim. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem beni görünce dedi ki:
"Ey Adiy! Boynunda takılı olan şu putu at!"
Ben hemen onu attım ve sonra yanına geldim. O (sallAllahu aleyhi ve sellem):
"Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler..." (Tevbe: 31)

ayetini okuyordu. Bu ayeti okumayı bitirince ona şöyle dedim:
"Biz onlara tapmıyorduk ki."
O (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi:
"Onlar Allah-u teala'nın helalini haram, haramını helal yaptıklarında, siz de onu haram veya helal yapmıyor muydunuz?"
Ben: "Evet" dedim.
Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle dedi:
"İşte onlara İbadet böyledir" (Begavi Tefsiri c: 3 s: 285)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in sözünü dikkatle düşünün!
Helali haram, haramı helal yapma konusunda din adamlarına ve rahiplerine itaat ettikleri için Yahudi ve Hıristiyanları, din adamlarını Allah-u Teâlâ’dan başka rabler edinmekle vasfetmiştir.

Şayet bu din adamları ve rahipler, kendileri için namaz kılmalarını ve oruç tutmalarını onlara emretseydiler asla onlara itaat etmez, belki onları recmederlerdi. Zira namaz, oruç gibi amellerin ibadet olduğu herkes tarafından bilinmekteydi. Fakat itaat etme ve boyun eğmenin ibadet olduğu insanların çoğu tarafından bilinmemekteydi.
 İşte bu nedenle kendilerinden böyle bir itaat ve boyun eğme ameli istendiğinde hiç çekinmeden bu konuda Allah-u Teâlâ ile beraber onlara ibadet ettiler. Çünkü haramı helal, helali haram yaptıkları zaman onlara itaat ettiklerinde, namaz ve oruç gibi ibadet ettiklerini bilmiyorlardı. Fakat bu bilgisizlikleri, tekfir edilmeleri konusunda onlara mazeret olmamıştır.

Ebu'l Buhteri bu ayet hakkında şöyle dedi:
"Onlar din adamlarına, rahiplerine namaz kılmadılar. Şayet din adamları ve rahipleri, kendileri için rüku ve secde yapılmasını onlara emretseydiler elbette bu konuda onlara itaat etmezlerdi. Fakat Allah-u teala'nın haramını helal, helalini haram yapmalarını onlara emrettiklerinde bu emre itaat ettiler, işte onların, din adamlarını ve rahiplerini Allah-u teala'dan başka rabler edinmeleri böyle olmuştur."
 (İbni Teymiye Fetvalar c: 7 s: 76)

Günümüzde demokrasi naralarını birkaç seneden beri yaygınlaştı, tarihe baktığımızda rasulullah s.a.s dönemindeki cahiliye, günümüzdeki modern cahiliye den çok daha ileri bir demokrasiyle yönetiliyordu,
darunedve denilen meclislerine her kabile reisi kendi adamını gönderip burada insanlar için kanunlar çıkarılıp ve bütün Arap yarım adasındaki kabileler bu çıkan kanunlara uymak zorundaydılar.
Hatta o dönemde işlenen cinayetlerin, yaşanan vahşet ve fuhşuyatın, rezilliğin, günümüzle tıpatıp aynısıdır, o dönemde fuhşuyat çirkeflik şiirler vasıtasıyla yayılırken, günümüz modern cahiliyesin de gazeteler, televizyonlar ve farklı farklı vasıtalarla yayılmaktadır.

Bu nedenle diyoruz ki, Ey akıl sahipleri, ey vicdan sahipleri şöyle bir düşünün, Allah resulü dönemindeki cahiliye ve günümüzdeki modern cahiliyenin, din bakımından yönetim bakımından ahlak bakımından ne farkı var?hatta günümüz modern cahiliye daha da ileri giderek dinsizliği ilericilik, fuhşuyatı çirkefliği medeniyet saymıyor mu? Kadınları ticaret metaı yapıp modern kölelik muamelesi yapmıyor mu? Tağutlar Allah ın kitabını sadece kendi çıkarları için kullanmıyorlar mı? Ve bunun için diyanet adı altında yığınlarca belam yetiştirmiyor mu? Ve bu belamlar sadece tağutlara istedikleri ve onların ilahlığına zarar vermeyecek fetvalar verdirmiyor mu? Halka camiler açık istediğiniz ibadeti yapabilirsiniz diye kandırmıyor mu? Bu cahil halkı camilere tıkayıp susturup kendi heva ve heveslerine göre halk için helal ve haram ölçüsünü koyup tabiri caizse saman altında su yürütmüyor mu?

Elerinde 99 taneli tespihi düşürmeyip kendilerini evliya zan edenler, dilerinde kelime i tevhit eksik olmayanlar ve seçimlerde sandıklara koşarak kimseye sıra vermeyenler, sizler tevbe 31 ayeti kerimesine ve adiy b hatim hadisine göre kendinizi hangi dinde görüyorsunuz? Ey akıl sahipleri düşünmezmisiniz, akletmezmisiniz,

Böbürlenerek rasulullahın geldiği Mekke dönemine cahiliye diyen ve kendini akıllı zan eden bilgin güruhlar, peki günümüzdeki modern cahiliye ye ne demeli?
Kanunlarını adet gelenek göreneklerini hayat ölçülerin de, sahte ilahlara yetki veren ,ve bunlara uyanları Allah resulü müşrik diye adlandırdı, ve bunlara top yekûn savaş açtı, peki günümüzde kanunlarını gelenek göreneklerini helal ve haram ölçüleri için Mekke müşrikleri gibi sahte ilahlara yetki veren gümüz güya medeni kimselere ne demeli? 
Mezarları, türbeleri ve şeyhlerini, kendileriyle Allah arasına aracı kılan, kimselerin durumu ne?
Latı menatı uzayı Allah la kendileri arasına aracı kılan Mekke müşriklerinin, şeyhlerini kendileriyle Allah arasına aracı olarak tayin eden modern cahiliyenin medeni insanları arasında ne fark var?

Dilinizden düşürmediğiniz kelime i tevhidin manasını öğrenmeden ve gereklerini yerine getirmeden iman küfür sınırlarını bilemezsiniz, dolaysıyla müslüman, ve kafir, ayırımını da yapamazsınız,işte bu sınırları bilmeyen kimseler, Cuma namazının bir siyasi oyun zan eder, bir propaganda aracı zan eder, hâlbuki baktığımızda atılan nutuklar sadece tağutların ekmeğine yağ sürmekte. Onların gizlendiği ağ a bir ağ daha eklemektedir,
bu oyunlar, bu tuzaklar, tağutların kurduğu oyun ve tuzaklardır, işte millet, camiler açık istediğiniz kadar namaz kılın, bu gibi naralar atan kimseler sadece tağutların halka iletmek istedikleri mesajlarını iletiyorlar, tağutlar bu mesaj için belki bunları zorlamıyor sadece teklif ediyor, bunlar ise isteyerek hatta kimileri hiçbir ücret bile almadan bu görevi yerine getiriyorlar hem de gururla?
Ancak maalesef düştükleri tuzağın farkında bile değiller, ama şunu bilmeleri gerekir ki uydukları kimseler onları kıyamet günüde yalnız bırakacaklar, çünkü bunlar sadece kendilerini kurtarma peşindeler ve hata kendilerine uyan kimseleri azarlayarak suçlayacaklar, biz sadece davet ettik siz kendiniz geldiniz diyecekler.

Allah cc şöyle buyuruyor. 

Onlar ki, dünya hayatını ahirete tercih ederler, insanları Allah yolundan alıkoyarlar ve bu yolu eğri göstermeye yeltenirler. İşte onlar koyu bir sapıklık içindedirler                     
Tüm insanlar Allah'ın huzuruna çıktıklarında güçsüz halk yığınları, büyüklük taslayan önderlere ' `Biz size bağlı idik, size uymuştuk. Şimdi Allah'ın bize vereceği azabın herhangi bir bölümünü başımızdan savabilecek misiniz? derler. Önderler ise güçsüzlere şu karşılığı verirler, "Eğer Allah bizi doğru yola iletseydi, biz de sizi doğru yola erdirirdik. Şimdi feryad etsek de, sabretsek de farketmez. Çünkü kaçıp sığınabileceğimiz bir yer yok.
Herkese ilişkin hüküm verilip iş işten geçtikten sonra şeytan, cehennemliklere der ki; "Hiç kuşkusuz Allah'ın size yönelik vaadi doğru idi, ben ise size verdiğim sözü yerine getirmedim. Benim size yönelik, somut bir yaptırım gücüm yoktu, sadece sizi yoluma çağırdım, siz de çağrıma uyuverdiniz. O halde beni suçlamayınız, kendinizi suçlayınız, şimdi ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında vaktiyle beni Allah'a ortak koşmanızı da onaylamış değildim. Hiç kuşkusuz ;zalimler, acıklı bir azap çekeceklerdir.
İman edip iyi ameller işleyenler ise Rabblerinin izni ile içinde ebedi olarak kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirilirler, onlar orada esenlik dileği olarak "selâm" ile karşılanırlar.
İbrahim suresi 3-21-22-23-

Cuma  Namazı  Ne  Zaman  Farz  Olur?

Cuma namazı Müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli Müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki Müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullahın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği  zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazı da farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve Müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazeretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadiste de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
Şu halde farz olduğu halde Rasulullahın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün Müslümanların toplanabileceği ve bütün Müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün Müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı Müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak Müslümanlara eziyet edeceklerdi.
Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rekatlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükünlerinden birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda Müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknü olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet Müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rükünlerinden biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir rüknünün yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükünleri tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
Zamanımızda Allah'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah'a ait olduğunu Allah'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını  söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükünlerini yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükünleri tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkça anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
HİDAYETE TABİ OLANLARA SELAM OLSUN
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #20 : 15 Şubat 2012, 12:54:52 »

Birinci Şüphe
 
 
Bazı insanlar kitap ve sünnet dışında bir şeye muhakeme olan veya Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerden  kimileri hakkında:

"onlar şehadet getiriyorlar, namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, dolayısıyla bunları müslüman saymalıyız" diyebilir.
 
 
Şeyh Muhammed Hamid el-Fıkhi bu şüphe üzerine genel olarak şöyle konuşuyor:
 
"Kendini alim sanan birçok kimse "La ilahe illAllah" ın manasını bilmediğinden;  mezarlara, ölülere, putlara, tağutlara tapma, dinde haramlığı kesin olan şeyi helal sayma, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeme ve din adamlarını rab edinme gibi açık küfürleri işleyen buna rağmen La ilahe illAllah'ı telaffuz eden herkesi müslüman sayıyorlar. 

Eğer bu alim taslakları akletmiş olsalar ve "La ilahe illAllah" ın manasını bilselerdi böyle yapmazlardı. Çünkü:

La ilahe illAllah'ın manası: Allah-u Teâlâ'dan başka ibadet edilenleri tanımamak, onlara ibadet edenleri tekfir edip reddetmek ve bütün ibadetleri Allah-u Teâlâ'ya has kılmak şeklinde kesin bir söz ve bir ahid vermektir. 

Nitekim şu ayet buna işaret ediyor:

"Kim tağutu inkar edip, Allah'a iman ederse işte o kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa tutunmuştur." (Bakara: 256)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem gelecek olan bir taifeye işaret ederken; onların çok namaz kıldıklarını, oruç tuttuklarını ve La ilahe illAllah'la yüklü Kur'an'ı çok okuduklarını buna rağmen okun yaydan çıktığı gibi dinden çıktıklarını, küfürde olduklarını haber veriyor. Ve onlar hakkında şöyle buyuruyor:

 "Eğer onlara yetişebilseydim onları, Ad kavminin mahvoluşu gibi mahvederdim." (Buhari - Müslim)

Eğer yalnızca "La ilahe illAllah" lafzını söylemek yeterli olsaydı, Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında hiçbir savaş meydana gelmezdi. O müşrikler ki "La ilahe illAllah" ın manasını zamanımızın alim taslaklarından daha iyi biliyorlardı. Fakat Allah bu alim geçinen kimselerin kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar akledemezler. (Fethül Mecid s: 216 Dipnot 2)
 
 
Şimdi size bu şüphe hakkında alimlerin açık olan sözlerini zikredelim:
 
 
Hanefi alimlerinden Fakih Alaeddin Ebu Bekir b. Mesud El-Kilmani bu şüphe hakkında şöyle diyor:
 
Bir şahsın müslüman olup olmadığına hükmetmek üç şekilde olur:

- Ya söylediği bir sözle,

- Ya gösterdiği bir amelle veya

- Tabi olduğunu gösteren bir hareketle.

Söze gelince; La ilahe illAllah'ı veya La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah'ı söylemesi ve bulunduğu dinlerle beraber bütün dinlerden uzak olduğunu açık bir şekilde söylemesidir.

Buna göre kafirler dört sınıftır:

1 - Yaratıcıyı inkar eden Dehriyye ve muattıla gibi.

2 - Yaratıcıyı kabul edip birliğine inanmayan putperestler ve mecusiler gibi.

3 - Yaratıcıyı ve birliğini kabul eden fakat vahyi inkar eden bazı  felsefeciler gibi.

4 - Yaratıcıyı, birliğini ve vahyi kabul eden fakat Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in tüm insanlara rasul olarak geldiğini inkar eden yahudi ve hristiyanlar gibi.

Birinci ve ikinci sınıftan olanların:

La ilahe illAllah'a veya Muhammedun Rasulullah'a şehadet etmeleri halinde İslamlığına hükmedilir. Çünkü bu kimseler daha önce ne tevhid şehadetini ne de Muhammedun Rasululah'ı kabul ediyorlardı. Bunlardan bir tanesini kabul edip getirmeleri ikisini de kabul manasına geleceği için bunlara müslüman hükmü verilir.

Üçüncü sınıftan olanların ise:

La ilahe illAllah'a şehadet etseler bile İslamlığına hükmedilmez. Çünkü  vahyi inkar etmektedirler. Zaten daha önce de yaratıcıyı inkar etmiyorlardı. Ancak bunlar Muhammed Rasulullah diye şehadet ederlerse İslamlığına hükmedilir. Çünkü daha önce bunu kabul etmiyorlardı. Bunu kabul etmeleri imanı kabul etmiş sayılmalarının bir delilidir.

Dördüncü sınıfa gelince:

La ilahe illAllah Muhammedun Rasululullah'a şehadet etse bile müslüman sayılmaz. Müslüman sayılması için eski dini olan hristiyanlık veya yahudilikten arınıp ondan vazgeçtiğini belirtmesi lazım. Ancak bu durumda İslamlığına hükmedilir. Çünkü bu sınıftan bazıları Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in rasullüğünü kabul ediyorlar ama  "bütün insanlara değil yalnız araplara gönderilmiş bir rasuldür" diyorlar. Bundan dolayı:

Eşhedu en la ilahe illAllah ve eşhedu enne Muhammedun Rasulullah demesi müslüman olması için yetmez.

Yahudi ve hristiyan bir kişi, "ben mü'min oldum" "müslüman oldum" veya "İman ettim", "teslim oldum" derse yine de İslamlığına hükmedilmez. Çünkü bunlar hristiyan ve yahudi olduklarından dolayı zaten "mü'min ve müslümanız" diyorlar.

Hasan, Ebu Hanife'den nakletti ki:

Ebu Hanife şöyle dedi:

Bir hristiyan veya yahudi "ben müslümanım" veya "teslim oldum" derse sorulur:

"Bununla ne demek istiyorsun?"

"Bununla hristiyanlık veya yahudilikten çıkıp İslam'a girdiğimi kasdediyorum" diye cevap verirse, müslüman olduğuna hükmedilir. Sözünden dönecek olursa mürteddir.

Ama; "müslüman olduğumdan hak üzere olduğumu bu yüzden dinimden döndüğümü kastetmiyorum" derse müslüman olduğuna hükmedilmez. Bir hristiyan veya yahudi "La ilahe illAllah"a şehadet ediyorum ve "Ben dinimden arındım (çıktım)" derse müslüman olduğuna hükmedilmez. Zira onlar tevhid kelimesini ikrar etmekten kaçınmıyorlar, söz konusu dinleri terketmeleri de İslam olduklarına delil olamaz. İslam'dan başka bir dine girmiş olmaları ihtimal dahilindedir.

Ama Kelime-i Tevhid'i getirir, hristiyanlık ve yahudilikten beri (arınmış) olduğunu açıklar ve böylece Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in dinine girdim derse, bu durumda müslümanlığına hükmedilir. Çünkü artık başka ihtimaller söz konusu değildir.  (Beda-üs Sanai Fi Tertib Eş-Şerai c: 9 s: 4311)
 
 
Ebu Hanifenin arkadaşı olan Muhammed b. Hasan Şeybani şöyle diyor:
 
"Hasan radiyAllahu anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"İnsanlarla "La ilahe illAllah" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden emniyette olur. Sonra onların hesabı Allah'a aittir" (Buhari-Müslim)

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bu sözü söylerken Allah'ın birliğine inanmayan putperestlerle çarpışıyordu. Onlardan birisi La ilahe illAllah'a şehadet ederse, bu  üzerinde bulunduğu akideyi terk manasına geldiği için müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü kalpten geçenleri bilmediğimizden dolayı ancak o kişiden duyduğumuz ikrarı ve şehadetine göre hüküm veririz. Bulunduğu akideyi değiştirdiğini ifade eden bir söz söylediğinde daha önce söylediği şeyleri değiştirmiş olduğunu anlamış oluruz.

Putperestler Allah'ın varlığını kabul ediyorlar, fakat tevhidi reddediyorlardı.

Bunu Kur'an şu şekilde belirtiyor.

"Onlara sizi yaratan kim? derseniz, muhakkak Allah diyecekler." (Zuhruf: 87)

"Onlara "La ilahe illAllah" denince büyüklük taslarlar." (Saffat: 35)

Bir başka ayette mantıkları ortaya konuyor.

"İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu acaip bir şey (dediler)" (Sa'd: 5)

Evet onlardan kim "La ilahe illAllah" derse itikadını değiştirmiş oluyordu. Ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem bunu imanları için bir alamet kıldı. Ve şöyle buyurdu:

"İnsanlarla "La ilahe illAllah" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden emniyette olur. Sonra onların hesabı Allah'a aittir"

Buna göre birçok ilah kabul eden veya iki ilah kabul eden kimse La ilahe illAllah'a şehadet ederse müslüman olduğuna hükmedilir. Oysa yahudi ve hristiyanların durumu farklıdır. Onlar "La ilahe illAllah" dese bile bu İslamlarına delil değildir. Çünkü bunu her zaman ikrar ediyorlardı. Fakat Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında onun risaletini kabul etmediler. Onların İslam'a girmeleri için bunu da ikrar etmeleri gerekmektedir.

Şöyle bir hadise olmuştur:

"Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem hasta olan yahudi komşusunu ziyaret edip ona:

"La ilahe illAllah'a ve benim Allah'ın rasulü olduğuma şehadet et" dedi.  Hasta olan yahudi babasına baktı. Babası da ona:

"Ebel Kasıma (Rasulullah'ı kastederek) itaat et" dedi. Hasta olan yahudi de şehadeti getirdikten sonra öldü. Bunun üzerine Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem:

"Benim vasıtamla bir nefsi ateşten kurtaran Allah'a hamd olsun." dedi ve ashabına:

"Kardeşinizle ilgilenin" buyurdu. (Müslim)

Bugünkü Irak yahudileri; tevhidi ve Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın rasulü olduğunu kabul etmektedirler. Fakat, onun kendileri için değil, yalnız araplar için geldiğini iddia etmekte ve bu iddialarını da şu ayete dayandırmaktadırlar:

"Ümmilere (araplara) onlardan olan bir rasul gönderen O'dur." (Cuma: 2)

İşte bu sebeble, bunlardan Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in risaletini ikrar edenler olsa bile, onlar tabi oldukları eski dinlerinden tamamen arınmış olduklarını söylemedikçe müslüman olamazlar. Hatta yahudi ve hristiyanlardan herhangi birisi; "Ben müslümanım veya teslim oldum" dese bile onun müslümanlığına hükmedilmez. Çünkü onlar zaten kendi dinlerinde bulunmakla bunu iddia etmektedirler. Zaten müslüman kelimesinin manası; ancak hakka teslim olan ve ona bağlanan, demektir. Onlar ise üzerinde bulundukları dini hak zannetmektedirler. Bu sebeble bu yahudilerden herhangi biri: "Ben yahudilikten ayrıldım ve İslam'a girdim" demedikçe müslüman sayılmaz. Çünkü yahudilikten ayrılıp hristiyanlığa da girmiş olabilir. Ancak bu sözüyle birlikte; "Bu dinden ayrıldım ve İslam'a girdim" derse, o zaman bu ihtimal ortadan kalkar.

Bazı alimlerimiz şöyle dedi:

Bunlardan birisi kendi dinlerinden beri olduğunu söylemez fakat ben İslam dinine girdim dese müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü bu sözden kendi dinini terkedip İslam dinine girdiği anlaşılmaktadır. Bir mecusi "ben  müslüman oldum" veya "teslim oldum" dese müslüman olduğuna hükmedilir. Çünkü mecusiler böyle bir vasfa haiz olduklarını iddia etmiyorlar ve böyle bir vasfın çirkin ve  kötü birşey olduğuna inanıyorlar. Hatta birisi çocuğuna sövmek istediğinde bu lafzı kullanır. Bundan dolayı "ben müslümanım" demesi İslam dinini kabul ettiğini gösterir.

(Kitab es-Siyer El Kebir bi Şerh el Eimme Muhammed b. Ahmed Serahsi c:1, s:1500)
 
 
Hafız İbni Hacer El-Askalani  "Fetih" adlı kitabında "Farzları kabul etmeyen kişi tevbeye çağırılır tevbe etmezse öldürülür" babında aşağıdaki hadisi zikrettikten sonra şöyle diyor:
 
"İnsanlarla "La ilahe illAllah" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden emniyette olur. Sonra onların hesabı Allah'a aittir"

Bu hadis "La ilahe illAllah"ı söyleyenin başka bir şey eklemese  bile öldürülmesinin yasak olduğunu gösterir. Bu haktır ama yalnız bu sözü söylemekle müslüman olur mu?  Tercih edilen görüş "Hayır, müslüman olmaz" şeklindedir. Yalnız bu durumda öldürülmez ta ki imtihan edilinceye kadar. Rasulullah'ın risaletini kabul edip İslami hükümlere bağlanırsa müslümanlığına hükmedilir. Bu hadisin devamındaki "İslam hakkı müstesna" sözünde buna işaret vardır.

(Ahmed b. Ali b. Muhammed El-Kinani El-Askalani: Filistinlidir. H. 773 senesinde doğmuştur. H. 852 senesinde Kahire’de vefat etmiştir.)
 
 
İmam Begavi şöyle diyor:
 
"Allah'ın birliğine inanmayıp çok ilaha veya iki ilaha inanan kafirler ise La ilahe illAllah deseler müslüman olduklarına hükmedilir. Sonra bütün İslami hükümleri ve İslam dininden başka bütün dinlerden beri olduğunu kabul etmeye zorlanır. Fakat eğer Allah'ın birliğini kabul edip Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in risaletini inkar edenlerden ise La ilahe illAllah demesi müslüman olması için yeterli olmayıp ancak ona Muhammedun Rasulullah kelimesini eklerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in araplara özel olarak  gönderilmiş bir rasul olduğuna inananlardan ise La ilahe İllAllah Muhammedun Rasulullah demesi müslüman olması için yeterli değildir, ancak bunlara Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in bütün insanlar için gönderildiğini de ekleyerek söylerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer kafir olmasının sebebi farz olan birşeyi inkar ettiği için veya haram olan bir şeye helal dediği için ise La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah demesi yetmez ancak inandığı bozuk şeylerden vazgeçtiğini söylemesiyle müslüman olur. (Neylil Evtar c: 9 s: 84)

(Ebu Muhammed El-Hüseyin İbn-i Mes’ud b. Muhammed b. Ferra El-Begavi: H. 433’te doğmuş. H. 516’da vefat etmiştir.) 
 
 
İmam Nevevi şöyle diyor:
 
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in :

"İnsanlarla "La ilahe illAllah" deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden emniyette olur. Sonra onların hesabı Allah'a aittir" hadisini zikrettikten sonra Hattabi radiyAllahu anh'in bu hadis hakkında şöyle dediğini zikretti:

"Açıkca bilinir ki bu hadiste kastedilenler putperestlerdir, ehli kitab değildir. Çünkü ehli kitab La ilahe illAllah dedikleri halde bile onlarla savaşılır. Hadiste "hesabı Allah'a aittir" den kasıt; gizledikleri günahların cezası Allah-u Teâlâ'ya aittir. Yoksa açık olarak işledikleri günahın cezası değil. Onların cezası dünyada tatbik edilmeldir. Bu hadisten de anlaşılıyor ki küfrü gizleyip de müslüman olduğunu söyleyen kişinin zahiren İslamı kabul edilir. Alimlerin çoğu bu görüştedir.

İmam Malik'e göre:

Zındıkın (kendini müslüman gösterip küfrünü gizleyen kişinin) tevbesi kabul edilmez. İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.

Kadı İyad da bu manayı tekid ettikten sonra  meseleyi daha da açıklayarak şöyle dedi:

"La ilahe illAllah'ı söyleyenin malı ve nefsinin emniyet içinde olmasının sebebi zahiren  imanı kabul ettiğini gösterdiği içindir. Bu hadisten kasedilenler arap müşrikleri, putperesler ve Allah'ı birlemeyenlerdir. Çünkü bu kimseler İslam'a ilk davet edilen ve müslümanlarla ilk savaşan kimselerdir.

Fakat daha önce Tevhidi kabul edenlere gelince; "La ilahe illAllah" demeleri zahiren onları müslüman saymak, mal ve canlarını korumak için yetmez. Çünkü kafirken de bunu kabul ediyorlardı. Nitekim bu hadisin başka rivayetinde  Rasulullah'ın Allah'ın rasulü olduğunu kabul ve namaz kılıp zekatı  verme, eki vardır ve şöyledir:

"İnsanlarla "La ilahe illAllah" deyinceye  ve benim Allah'ın rasulü olduğumu kabul edinceye ve de namaz kılıp zekat verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden emniyette olur. Sonra onların hesabı Allah'a aittir"

Kadı İyad'ın sözü burada bitiyor.

İmam Nevevi bu konuya şöyle devam ediyor:

İnsanın can ve malının korunması için Rasulullah'ın bütün getirdiği şeylere iman etmesi gerekir. Çünkü hadisin başka rivayetlerinde böyle ibareler vardır.

Ebu Hureyre'den şöyle bir rivayet vardır:

"La ilahe illAllah'a şehadet edinceye, bana ve benim getirdiğime iman edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum." (Sahihi Müslim Nevevi Şerhi c: 1 s: 206)

(Muhyiddin Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeraf El-Huza El-Havaribi (İmam Nevevi): H. 631’de doğmuştur. 644’da Şam’a gelmiştir ve orada 676 yılında vefat etmiştir.)
 
 
Küfür işleyip de La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah'ı söyledikleri halde tekfir ettiğimiz kişiler şöyle diyebilirler:
 
Bizi nasıl Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında Kur'an'ın kendilerine kafir dedikleri kimselere benzetirsiniz?

Onlar La ilahe illAllah'a şehadet etmiyorlar. Rasulullah'ı yalanlıyorlar. Dirilmeyi inkar ediyorlar. Kur'an'ı yalanlayıp ona sihir diyorlar. Halbuki biz La ilahe illAllah Muhammedun Rausullah'a şehadet ederiz, Kur'an'ı tasdik eder, namaz kılar, oruç tutarız. O halde bizi nasıl onlar gibi kafir görürsünüz?
 
 
Bu kimselere şöyle cevap verilir:
 
Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in getirdiği şeylerin bir kısmını tasdik edip de bir kısmını yalanlayan kişi bütün alimlere göre müslüman değildir, kafirdir.

Aynı şekilde Kur'an'ın bir kısmına iman edip bir kısmını yalanlayan kimse de böyledir.

Aynı şekilde de tevhidi kabul ettiği halde namazın farziyetini reddeden veya tevhidi ve namazı kabul edip zekatı kabul etmeyen de böyledir. Hatta tevhidi ve Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in risaletini kabul edip, namazı kılıp zekatı veren fakat haccı kabul etmeyen kişiler de böyledir. Bütün alimlere göre bu kimseler kafirdirler. 

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında haccın farziyetine uymayan kimseler hakkında Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

"Oraya (Ka'be'ye) yol bulabilen kimsenin orayı Allah için haccetmesi farzdır. (Haccın farziyetini kabul etmeyip)  bundan dolayı küfre girenler bilsinler ki Allah bütün alemlerden müstağnidir." (Ali İmran: 97)

İslam'ın bütün getirdiğini kabul edip bir tek dirilmeyi kabul etmeyen kişi bütün alimlere göre kafirdir. Kanı ve malı helaldir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Allah'ı ve rasullerini inkar edenler ve (inanma hususunda) Allah ile rasullerini birbirinden ayırıp: "Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına da inanmayız" diyenler ve bunlar (iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler) yok mu? İşte gerçekten kafirler bunlardır." (Nisa: 150-151)

Allah-u Teâlâ bu ayette açık bir şekilde Kur'an'ın bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyen kişinin gerçek  bir kafir olduğunu söylüyor.

Tevhid ise Allah'ın farz kıldığı en önemli ve en büyük farzdır. Namaz, zekat, oruç ve hacdan daha büyüktür. Rasulullah'ın emrettiği her şeyle amel edip bir tek namazı veya orucu veya haccı kabul etmeyen kişinin kafir olduğu hususunda alimler arasında ihtilaf yoktur. Durum böyleyken bütün rasullerin ortak dini olan tevhidin rükünlerinin bir kısmını yerine getirmeyen ve onu bozucu amel işleyen kişi nasıl kafir olmasın?

İşte bu konuda Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in ashabı bizim için büyük bir örnektir. Ki onlar Beni Hanife kabilesi La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah'a şehadet ettikleri ve namaz kıldıkları halde sadece zekatı vermedikleri için onları kafir ilan edip savaş açtılar.

Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında iman ettiklerini iddia ettikleri halde söyledikleri bir söz yüzünden kafir olmuş kimseler hakkında Allah şöyle buyuruyor:

"Onlara soracak olursan: "Biz andolsun ki eğlenip oynuyorduk" diyecekler. Allah'la, ayetleriyle ve rasulüyle mi alay ediyorsunuz? Özür beyan etmeyin. İnandıktan sonra küfre girdiniz." (Tevbe: 65-66)

İşte Allah-u Teâlâ bu ayette imanlı olduklarını iddia ettiklerini ve söyledikleri sözü şaka mahiyetinde söylemiş olduklarını iddia ettikleri halde onların bu özürlerini kabul etmeyip söylemiş oldukları bu bir tek söz yüzünden küfre girdiklerini bildiriyor. Ayrıca Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem zamanında olup iman ettikleri, namaz kıldıkları, oruç tuttukları, haccettikleri halde sırf bir söz yüzünden Allah-u Teâlâ onları tekfir etmiştir. Ve onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Söyledikleri kötü sözü söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler. Ve müslüman olduktan sonra kafir oldular." (Tevbe: 74)

Allah-u Teâlâ;  bir kişiyi şehadeti getirse, namazı kılsa, oruç tutsa ve hatta müslüman olduğunu iddia etse bile bir söz yüzünden nasıl ki tekfir ediyorsa,  millet meclisi veya cumhurbaşkanı veya kralın seviyesini veyahud insanın heva ve hevesinden çıkartılan anayasayı Allah-u Teâlâ'ya, rasulüne ve Allah'ın bize gönderdiği Kur'an'a eşit  ve hatta  üstün tutan  sırf müslüman olduklarını iddia edip, şehadeti getiren ve namazı kılıp orucu tutan kişileri niçin tekfir etmesin!?

La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah'a şehadet eden, namaz kılan, oruç tutan kimseler tekfir edilmez, sözünün yanlış olduğunu bu şekilde ispat etmiş olduk.

 
 
 
Birinci şüpheyle ilgili olarak alimlerin sözünü naklettikten sonra meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
 
1 - Her şahsın İslama girişi değişiktir ve küfrüne sebeb olan şey ile doğrudan alakalıdır.

Eğer kişi, risaleti (vahyi) inkar ettiği için küfre girmişse, risaleti kabul ve ikrar ederek, eğer risaletin yalnız araplara has olduğu inancından dolayı küfre girmişse, risaletin tüm insanlar için olduğunu kabul ve ikrar ederek, eğer zekatı inkar ettiği için küfre girmişse, zekatın farziyetini kabul ve ikrar ederek, eğer taguta muhakeme olduğu için küfre girmişse, tagutu reddedip yalnız Kur'an ve sünnete muhakeme olmak suretiyle İslam'a girer.

2 - Kişinin İslam'a girebilmesi için içine düşmüş olduğu şirkten kesinlikle arınması gerekmektedir.

3 - Kişinin İslam'a girebilmesi için, Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem'in bütün getirdiği şeylere kesinlikle iman etmesi gerekir.

Eğer kişi namaz, oruç ve İslam'dan nefsine hoş gelen illeri kabul edip de, Allah'ın indirdiği ile hükmetmek, yalnız Allah'ı, rasulünü ve mü'minleri dost edinmek ve cihad etmek gibi İslami diğer yükümlülükleri kabul etmezse  kafir olur. Çünkü, bu tavrıyla kitabın bir kısmını kabul etmiş, bir kısmını da reddetmiş sayılır.

4 - Bir kişi herhangi bir söz veya hareketinden dolayı küfre girmişse, İslam'a dönebilmesi için bu fiillerinden dolayı tevbe etmesi ve bunlardan arınması gerekir. Eğer böyle yapmazsa La ilahe illAllah Muhammedun Rasulullah'ı söylese, namaz da kılsa, oruç da tutsa hala kafirdir.

Alimlerin sözleri bize, kişi "Lailahe illAllah" dese bile, onu şirk ve küfre düşüren söz ve amellerden arınmadıkça müslüman olamayacağını göstermektedir. Öyleyse şu soruyu sormak yerinde olacaktır:

"Allah'ın indirdiklerinden başka bir şeyle hükmetmek veya kitap ve sünnet dışında bir şeye muhakeme olmak şirk ve küfür müdür? Yoksa değil midir?"
Kayıtlı
hamza01
AllahuEkber
***

DUÂ: 104
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 355


***TAĞUTU RED ALLAHA İMAN***


« Yanıtla #21 : 15 Şubat 2012, 12:58:11 »

İkinci Şüphe
 
  
"Cehalet özürdür." meselesi hakkındadır. Yani; bilmediğinden dolayı itikadında küfür veya şirk unsuru olan ya da küfür ve şirk içinde yaşayan bir kimsenin; "Ben müslümanım" dediği için onun İslam'lığına hükmedilmesi gerektiği şeklindeki iddiadır. çünkü bu kimse işlemiş olduğu bu amellerin küfür olduğunu bilmemektedir, iddiasıdır.

Bu konuda alimlerin görüşlerini tek tek aktarmak konuyu uzatacağından ve bizi konumuzdan uzaklaştıracağından dolayı  alimlerin görüşlerini aktarmak istemiyoruz. Fakat bu konuda alimlerin sözlerini anlayabilmek için bazı önemli açıklamalar yapacağız. Alimler cehalet meselesini değişik yönlerden incelediler:
 
  
A - Meçhul (Bilinmeyen) şeyler açısından:
 
Bunu iki şıkka ayırdılar:

- Temelde (usulde) cahillik ve

- Teferruatta (fer'i konularda) cahillik.

Temel (usulde) meselelerde (ince noktalar dışında) cahilliğin özür sayılamayacağı konusunda alimler ittifak etmişlerdir.
 
  
B - Cahil (kişi) açısından:
 
Alimler iki sınıf insanın cehaletini geçerli mazeret saymışlardır. (Tabi ki bu cehalet temel meselelerde olmamalıdır.)

1 - Yeni İslam'a giren kimseler:

Bunların mazeretli sayılabilmeleri; bu gibi kişilerin bilgi sahibi olup olmamaları ihtimaline bağlıdır. Mesela Darul İslam'da yaşayan zımmi (kitap ehli) müslüman olursa, dinde herkesin bilmesi gereken meselelerde cehaleti kabul edilmez. Çünkü Dar'ul İslam'da yaşadığı için bunları bilir.

Bu kaideden dolayı; Ebu Bekir dönemindeki zekatı vermeyenleri tekfir konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bunları tekfir etmeyenlerin getirdikleri delil ise şöyledir:

Ebu Bekir zamanındaki Zekatı vermeyen kimseler mazeretli olabilir. Çünkü İslam'a daha yeni girmişlerdir. Bu yüzden zekatın farz olduğunu bilmeyebilirler.

Fakat Ömer döneminde İslam yayıldığı için zekatı vermeyenlerin kafir oldukları  konusunda alimler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü artık bilmeme mazereti söz konusu değildir.

2 - İlim kaynaklarından uzak olup da ulaşma imkanı olmayan kimseler:

Mesela çölde yaşama veya kendisiyle ilmi kaynaklar arasında aşılması güç engellerin (orman, vahşi hayvan tehlikesi vb gibi)  söz konusu olması gibi bir imkansızlık var  ise cehalet mazeret olabilir. Ama bu kişilerin uzakta olsa bile öğrenebilme ihtimalleri varsa bu özür yine ortadan kalkar.
 
  
C - Cehaletin Şekli Açısından:
 
Bu konuda kişi ister kendisi araştırarak, isterse başkasına sorarak bilgiye ulaşma ihtimali varsa  mazeretli sayılmaz. Eğer bilgi sahibi olma ihtimali söz konusu değil ise tevhidin rükunları dışındaki meselelerde mazeretli sayılır.

Ayrıca alimlerin sözlerini iyice anlayabilmemiz için alimlerin bu meseleye verdikleri hükümleri de iyice ayırdetmemiz gerekir. Bu hükümler:

1 - Dünyadaki hüküm açısından.

2 - Ahiretteki hüküm açısından,

3 - Bu hükümlerden dolayı uygulanacak cezalar açısından olmak üzere üçe ayrılır.

İşte bu hükümler gözönüne alınmazsa bu alimlerin görüşlerini anlama ve  tatbik konusunda çok yanlışlar yapılır. Halbuki bu hükümler gözönüne alınarak alimlerin sözlerine bakılır ve hangi meseleye hangi hükmü verdikleri  anlaşılırsa alimlerin sözü de iyice kavranmış olur. Bunu daha iyi anlamak için bazı örnekler verelim:

a - Büluğ çağına ermeyen çocuğun dünya hükmü bakımından şöyledir:

Alimlerin ittifakıyla çocuk dünya hükmü bakımından babasına ve annesine bağlıdır. Yani babası ve annesi müslüman ise müslümandır, babası ve annesi kafir ise kafirdir. Eğer babası ve annesi yoksa yaşadığı diyara bağlıdır. Dar'ül islamda yaşıyorsa müslüman, dar'ül harpte yaşıyorsa kafirdir.

Aynı şekilde cehaletinden dolayı tevhidin rükünlerini tam olarak yerine getirmeyen kişi de dünya hükmü olarak müşriktir. Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem'in gelmesinden önceki kişilerin cehaletleri çok olmasına rağmen bunların cehaletlerini mazeret olarak kabul edip onların müslüman olduğunu söyleyen hiçbir alim yoktur. Bunlar zaten Allah'ın istemiş olduğu tevhid üzere değillerdi. Tevhid üzerinde olsalardı Allah-u Teâlâ onlara niçin rasul gördermiş olsun?

Şirk üzerinde olmasaydılar tevhidi öğreten rasullerin gönderilmesi gerekmezdi. Dolayısıyla bunlar şirk üzerinde oldukları için ve tevhidin rükünlerini yerine getirmedikleri için bunların dünyadaki hükümleri; müslüman değil, müşriktir. Ama ahiretteki hükümleri Allah-u Teâlâ'ya kalmıştır. Allah-u Teâlâ rasul göndermediği kavmi azaba uğratmaz.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz" (İsra: 15)

Tabi ki bu ayetin hükmü ahiret ile ilgili hükümdür.

b - Ahiret Hükmü Hakkındaki Örnek:

Alimler büluğ çağına ermeyen çocuğun dünyadaki hükmü hakkında daha önceden açıkladığımız gibi ihtilaf etmedikleri halde ahiretteki hükmü hakkında sekiz görüşe ayrılmışlardır. Aynı şekilde cahillik mazeretinden dolayı tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen ve dolayısıyla şirk koşan kişilerin dünyadaki hükmü hakkında ittifak ettikleri halde ahiretteki hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu kişiler hakkındaki en tercih edilen görüş; kıyamet gününde Allah-u Teâlâ tarafından imtihan edilecekleri ve imtihanın neticesine göre cennetlik veya cehennemlik olacaklarıdır.

Alimler daha çok ahiret hükmü hakkında konuşmuşlardır. Zaten ahiret hükmü Allah'ın elindedir. Bunun da pratik olarak hayatımızda pek fazla etkisi yoktur. Bize lazım olan dünyadaki hüküm, yani; zahire göre hükümdür.

c - Bu hükümlerden dolayı uygulanacak cezalara örnek olarak alimler şu şekilde dediler; dünyada müşrik olarak kabul edilen çocuk, müşrik olduğu için öldürülmez, ancak müşrik kavmine savaşta yardım ederse öldürülür. Ayrıca alimler dediler ki:

Tebliğ ulaşmayan kişileri öldürmeden önce İslam'ı tebliğ etmek gerekir. Şirk işleyen kişi veya tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen kişinin dünyadaki hükmü müslüman değil müşriktir. Fakat öldürmeden önce eğer cahilliğinden dolayı böyle bir şey yapmışsa İslam ona güzel bir şekilde açıklanır ve kabul etmezse öldürülür.

Mürtedin de tevbeye çağrılması bilmediği şeyleri ortadan kaldırmak için değil, irtidadından dönmesi için bir fırsat vermek içindir. Bundan dolayı mürtedi tevbeye çağırmak Şafiiler ve Malik'ilere göre farz değil, müstehaptır. Mürtedin tevbeye çağırılması bilmediği şeyleri öğretmek için olsaydı bütün alimlere göre farz olurdu.

Bundan dolayı dünyada cehaletinden dolayı şirk koşan veya tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen kişiye zahire göre müslüman değil, müşrik hükmü verilmesi gerekir. Bu hükmü verdikten sonra ona İslam açık bir şekilde anlatılır. Yoksa şirk koştuğu veya tevhidin rükünlerini yerine getirmediği halde bu kişiler cahil oldukları için onlar hakkında müslüman değildir veya müşriktir hükmünü vermeyelim de İslam'ı anlattıktan sonra dünyadaki hükmü verelim görüşü apaçık bir yanlıştır.

Alimlerin sözlerinde günahkar müslüman, fasık müslüman geçmektedir. Fakat; kalıcı bir sıfat olarak cahil müslüman sıfatına rastlanmamıştır. Onların cehaletten kasıtları belli konulardaki cehalettir. Yoksa kalıcı bir sıfat olarak değildir. O halde İslam'ı bilmeyen kişi nasıl müslüman olabilir?

Manasını bilmediği halde küfür sözü söyleyen kişi nasıl ki kafir olmuyorsa La ilahe illAllah'ın manasını bilmediği halde La ilahe illAllah'ı söyleyen kişi nasıl müslüman olur?

Tevhid öyle bir sıfattır ki o sıfatın muhakkak o şahısta bulunması gerekir ki o şahıs muvahhid olsun.

Tevhid sıfatını Allah insanlara bırakmamış bizzat kendisi  belirlemiştir.

Tevhid sadece bir sözden ibaret değildir. Tevhidin rükünleri ve gerektirdiği şeyler vardır. Tevhidin bu rükünleri ve gerektirdiği şeyler şahısta bulunmazsa bu şahıs istediği kadar ben muvahhidim dese de o muvahhid değildir.

Nasıl namazın rükünlerinin bir tanesini yapmayan kişi istediği kadar ben namaz kıldım dese ve bu cehaletinden dolayı olsa bile namazı geçersizse, cehaletinden dolayı bile olsa tevhidin rükünlerinden bir tanesini yerine getirmeyen kişinin tevhidi de geçersizdir. Kişi ne kadar da imanının sahih olduğunu iddia bile.

Bedihi ve açık bir şey vardır ki; insan bilmediği şeylere itikad edemez. Çünkü insanın bilmediği şeylere inanması mümkün değildir. Ancak insan bildiği şeylere itikad edebilir. Tevhid bilinmeden tehvid akidesine inanılamaz. Tevhid akidesine inanmayan kimse de müşrik ve kafirdir.
 
  
Şu iyice bilinmelidir ki;
 
Kur’an’a ve sünnete muhakeme olmak tevhidin rükünlerindendir. Bunu daha önce açık bir şekilde ispat ettik. Dolayısıyla bu konuda cehalet özür değildir. Cehaletinden dolayı Kur’an ve sünnete muhakeme olmayıp onun dışındaki kanunlara muhakeme olan kişinin tevhidin rükünlerini yerine getirmediği için dünyadaki hükmü kafirdir, müşriktir. Müslüman olduğunu iddia etse, şehadet getirse, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de sonuç değişmez.
 
  
Buraya kadar hakimiyetin yalnız Allah’a ait olduğunu, hakimiyetin yalnız Allah’a tanınması gerektiğini, hakimiyeti yalnız Allah’a tanımanın bir ibadet olduğunu, bu hakkı Allah’tan başkasına tanıdığımızda, bu hakkı tanıdığımız varlığı ilah seviyesine çıkarmış olacağımızı ve hakimiyet hakkını kendisinde görenlerin de ilahlık taslamış olacaklarını Kur’an, sünnet ve alimlerin sözlerinden delillerle ihtilafa mahal bırakmayacak şekilde ispat ettik.

Bu kitabı okuyan kimselerin artık bu hususta Allah katında hiçbir mazeretleri yoktur. Samimi olarak Allah’a yöneldiği halde, cehaletinden dolayı bu konuda şirke düşen kişinin, bu hak kendisine ulaştığından hemen tevbe edip teslim olması ve pratik hayatını da buna göre düzeltmesi gerekir. Gerçekten hakkı istemeyenler ise, bu hususta türlü türlü mazeretler uyduracaklardır.

Bu kitapta geçen hükümlerin herhangi birisinin Kur’an, sünnet veya ehli sünnet alimlerinin görüşlerine zıt olması mümkün değildir. Bu konuda herhangi bir şüphemiz yoktur. Zaten bu mesele, ne kadar cahil olursa olsunlar, İslam devletindeki bütün fertler arasında Allah’ın varlığı gibi açık ve ihtilafa mahal bırakmayan bedihi bir mesele idi. Fakat şeytan ve yandaşlarının yoğun çalışmaları ve cehaletin yaygınlaşması sonucu tevhidin en önemli temeli olan bu mesele tartışma sahasına sokulmuştur. Bunu başarabilmek için yerine göre ya satılmış hainler ya da baskı veya zorbalık kullanılmıştır.

Biz bu meseleyi aklı başında olan herkez annar  Haktan sonra delaletten başka ne vardır?

Hidayete tabi olanlara selam olsun...
Kayıtlı
el_aksa
Bismillah
*

DUÂ: 10
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 12



« Yanıtla #22 : 16 Şubat 2012, 00:06:31 »

hamza01 kardeş;

Yazdıklarımızdan, küfrü sabit veya halleri küfür içinde olanları benimsediğimiz, ya da onlardan biri olduğumuz gibi bir sonuç mu çıkardınız bilemem (Allah cümle Müslümanı böyle bir durumdan korusun).
Ancak buraya bir çok kişinin fikirlerini kopyala yapıştır yaparak neyi ispat etmeye çalışıyorsun anlamış değilim.

Kardeş, senin şahsına ait fikir ve düşüncelerin yok mudur? Diyorum ki Allah Cum'a yı farz kılmış, ayet budur. Israrla Cum'a kılınmaz diyor ve bir takım içtihadı deliller getiriyorsun. Yetinmeyip kim kafir, kim münafık, kim müslüman onları serdedip (-ki görüşler anladığım kadarıyla sana ait değil, alıntı yaptığın şahsiyetlere ait) ısrarla Cum'a kılınmaz diyorsun. Söyleyecek söz bulamıyorum.

Bu kitapları bu fikirleri çok okuduk kardeşim. Bir yere gelemedik, yok, geleceğimiz de yok. Bu görüşler, kendi zaman ve zeminlerinde belkide bir anlam(?) ifade ediyorlardı. Bu görüşleri getirip türkiye şartlarına uygulamaya çok çalıştılar bu memlekette.

Zamanında senin gibi bu memlekette Cum'a kılınmaz diyen Hoca efendi bu iddiasından döndü. Ona tabi olduğunu iddia edenler dönemedi bir türlü.

Allah'ın kitabından, Cum'a nın kılınmayacağına ait bir delil getirsen ancak bir etkin olur. Bırak o bunu söylemiş, beriki bunu söylemiş. Cuma'yı farz kılan ayet hakkında bir satır tefsir, bir satır tefekkürünü paylaş. Allah'ın vahyini belli bir zamana, belli kişilerin fikirlerine hapsetme.

Oku, ancak Rabb'inin adı ile oku.

Kardeşim, ben bu şahsiyetlerin fikirlerine göre amel etmek yerine, Allah'ın açık ve net olarak emrettiği Cum'a suresi 9.ayetine göre amel edeceğim ve Cum'alarımı içinde küfür, şirk barındırmayan her yerde kılacağım. Sen ve senin gibi düşünen kardeşlerimin de beni nasıl yargılayacağınızın hiç bir önemi yok. Çünkü hesabı görecek olan Allah'tır.

Yazmayacaktım, ancak, konu Cum'a dan, küfür,iman, şirk meselesine doğru kaymaya başladı, kaydırmaya başladınız.
Bu sular artık tehlikeli olmaya başladı. İnsan cedeli sever. Cedel de insanı helake götürür.

Siz istiyorsanız Cum'a kılmamaya devam edebilirsiniz, ben Cum'a kılmaya devam edeceğim. Çünkü Rabb'imizin emri bu. Bundan ötesi yorumdur, kişilerin kendilerini bağlar.

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla
Alemlerin Rabb'i Allah'a hamd olsun,
O Rahman'dır, Rahim'dir,
Din gününün tek hakimi(otoritesi) O'dur,
Biz ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz,
Bizi dosdoğru yola ilet,
Nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayan ve sapıtanlarınkine değil.
Amin.
« Son Düzenleme: 16 Şubat 2012, 08:28:48 Gönderen: Zeynepder Basın Birimi » Kayıtlı
Zeynepder Basın Birimi
Zeynepder Basın Sorumlusu
Laİlaheİllallah
****

DUÂ: 178
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 723



« Yanıtla #23 : 16 Şubat 2012, 08:55:06 »

El_aksa kardeş sizin imanınıza biz şahidiz .Üzerinize alınmadığınızı açıkça da yazmışsınız.Unutmamak gerek ki diğer kardeşler sizin , bizim gibi az bir zaman öncesine kadar ki halimiz gibiler.Oldukça samimiyetle ve tüm inançlarıyla cevap vermek istemişler.Elbette konunun iman, kafir, münafık,kafir imam gibi kavramlara kayması bence de maksatlıdır. Ancak tüm iyi niyetleriyle yaptıklarını zannediyorum.
Bizler de aynı hataları yapmışdık.Tüm müslümanlara asıl okunması gereken kitabı KUR'AN-I KERİMİ değil  Kur'an-ı  okuyup akleden hocalarımızın ve alimlerin ,(Allah onlardan razı olsun!!)kendi görüşleri , içtihadları ve Kur'an'dan KENDİ ANLADIKLARINI akatardıkları kitaplar okutuldu.Allah razı olsun tüm hocalarımız ve alimlerimizden .Görüşleri isbet etsede etmesede Rabbim sevabını veriyor. Demek ki Rabbimiz FİKİR üreten kişilerden razı. Körü körüne taklit edenden değil.
Ayrıca ALLAH-U TEALA bu dini sadece alimlere ve hocalara yüklememiş, tüm İNANDIM diyenlere yüklemiştir.
Size katılıyorum!!Bu konuda kopyala yapıştırla cevap yerine ,bir cümlelik kendi fikrimizle cevap vermek güzel olur.

Duanıza canı gönülden kendim ve tüm inanan kardeşlerim  için AMİN, AMİN, AMİN!!diyorum.
.
Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #24 : 17 Şubat 2012, 00:30:35 »

el_aksa
Alıntı
Yani camide Cum'a kılmak, bizim tevhidimizi mi yaralıyor? İlginç doğrusu.
  Öyle bir şey söylediğimi ,hangi cümlemden çıkardınız? bilmiş olursam ,o cümlem adına özür dilemiş olurum.

%90'nı müslüman olan bir ülkenin anayasası kur'an değilse o ülkede yaşayan müslümanların ,müslümanlığı tartışmalıdır.
 ben cum'a namazının ayetle belirtilmiş bir farz olduğunun ,hiç bir içtihadi durumun bunu iptal ettiremiyeceği kanaatindeyim.
 ayrıca cuma namazını camiye hapseden bir anlayışında sağlam bir anlayış olmadığı fikrindeyim.

cuma -9 Ey inananlar! Toplantı günü (Yevm'ül Cum'a) namaz için çağırıldığınızda Allah'ı anmaya koşun; Alım - satımı bırakın, bilseniz bu sizin için daha iyidir.
  ayettende anlaşıldığı üzere ,olay salt namaz değil ,olay daha çok siyasi boyuttadır.
laik sistemin siyasasını eleştiren ayetleri gündemde tutmayan ,aksine o ayetleri okutmayan ,müslümanların dertlerini anlatan ,başörtüsü ,anayasanın kuran olması gibi konulara değinmeyen bir yerin adına cami diyorsanız ,o sizin tanımınız.
  ben bu fikirlerimi herhangi bir mezhebten almadım ,ne sünniyim ,ne şiayım ,ne vahabiyim ,ne selefiyim,adını fussilet 33.ayetinden alan , bir muvahhidim.halkının %90'ı müslüman olan ama gariptir ki kur'an ile yönetilmeyen bir ülkenin yönetimine ,her alanda aykırı davranan bir müslümanım.
  Alemlerin rabbi olan Allah'a hamd olsun(amin) ama bir türlü türkiyenin rabbi olarak istenilmeyen camilerin rabbi kim?
Kayıtlı
Abbas
Elhamdülillah
**

DUÂ: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 175



« Yanıtla #25 : 26 Şubat 2012, 17:35:01 »

  ben bu fikirlerimi herhangi bir mezhebten almadım ,ne sünniyim ,ne şiayım ,ne vahabiyim ,ne selefiyim,adını fussilet 33.ayetinden alan , bir muvahhidim.


Muvahhid kelimesi kur'an ı kerimde geçmiyor diye biliyorum : )
Kayıtlı
vakit
Elhamdülillah
**

DUÂ: 43
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 182


« Yanıtla #26 : 26 Şubat 2012, 23:07:06 »

Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: "Ben gerçekten müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? fussilet 33
 ayette geçen müslüman bir muvahhid olduğumu söylemiştim ,yani tevhidi temel kabul eden bir müslüman.
Kayıtlı
Abbas
Elhamdülillah
**

DUÂ: 14
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 175



« Yanıtla #27 : 27 Şubat 2012, 16:11:31 »

Rabbim razı olsun kardeşim.Takılmıştım size.Muvahhid kelimesi lafız olarak kur'An ı kerimde geçmez. Sonradan kullanılan bir kelimedir.

Allah a emanet olunuz.
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: