fatmanur
Bismillah
DUÂ: 3
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 16
|
 |
« : 28 Temmuz 2007, 23:24:57 » |
|
GÜZELLİĞİN MENŞEİNE YOLCULUK -1-
Bir eserde, hoşumuza giden ve bizde hayranlık uyandıran biçim ve ölçülerin oluşturduğu uyumlu bir bütündür güzellik. Bakmak ve görmekle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş ve derin bir anlama kavuşan güzellik, duyarlılık ve algılama ile şekillenerek, kişinin iç dünyasının dış dünya ile irtibatına çok önemli bir hassasiyet katan, bir anlamda hayatın hazzı, mutluluğu, coşkusu, ideali ve hatta gayesi diye tanımlanabilir. Bununla beraber, güzellik için pek çok tanımlama yapılmıştır, fakat yine de onu tam ifade etmek mümkün olmamıştır. Belki her bir güzellik tanımı onun bir yönünü dile getirmiştir. Ya da bakanın gördüğü şekliyle, algıladığı, etkilendiği kadarıyla ifade ettiği bir yönüdür güzelliğin. Aşk, sevgi, tutku, korku, sevinç, mutluluk… Gibi, sadece bir tanımlamayla ifade edilemeyecek kavramlar arasında olmakla beraber güzellik, bunların hepsinden de belli oranda etkilenir. Aşk, kimi zaman güzelliği en çok etkileyen kavramdır. Bazen sevgi, bazen korku, bazen mutluluk…. Güzelliğin tanımında yer alırlar. İbn-i Arabi, bütün aşkların temelinde güzellik vardır, der. Hz. Âdem’den günümüze insanlar hep güzelliğe meftun olmuşlardır. Yaradılışıyla beraber, eşyayı tanımaya başladıkça, gördüğü her şeyi sorgulamaya ve ona çeşitli anlamlar yüklemeye çalışmıştır insan. İnsanın tüm yaşam serüveni, karşılaştığı her güzelliği temaşa ederek gerçek güzelliği bulma yolunda ilerlemekten ibarettir. Zira bütün güzellikler, mutlak güzelliğin bir parçasıdır muhakkak. İnanan insan bilir ki hiçbir güzellik kendiliğinden olmamıştır. Cemal sıfatının bir yansımasıdır. Biz bir güzelliği temaşa ederken onu ancak keşfetmiş oluruz, o zaten varlık âleminin yaratılmış bir parçasıydı… “Sufilere göre, gizli bir hazine (kenz-i mahfi) olan Allah, yokluk aynasında tecelli ve kendi güzelliğini temaşa etmiş, aşkın bu ilk parıldayışı O’nun isimlerinin ve sıfatlarının çokluğunu sağlamış, böylece âlem yaratılmıştır. “Küntü kenzen mahfiyyen” diye başlayan ünlü hadis, sufilerin elinde başlı başına bir estetiğin temelini teşkil etmiştir. Allah’ın bilinmeyi istemesi Aşk’tır. Aşk’la kendini beğenen Allah’ın güzelliği, bütün güzellik türlerinin kaynağıdır. “Allah güzeldir ve güzeli sever” hadisi de bu bağlamda değerlendirilebilir.” Bu ifadenin yer aldığı hadîsin tamamı da ilgi çekicidir. Şöyle ki: Bir gün Hz. Peygamber, “Kalbinde zerre kadar kibir, yani büyüklenme duygusu bulunan kimse cennete giremez.” buyurur. Güzel giyimli ve güzel görünüşlü olan bir sahabe Ebu Reyhâni, Ey Allah’ın Resûlü ben güzelliği seven bir kimseyim ve gördüğünüz gibi güzel giyimliyim. Acaba bu kibir midir? diye sorar, Hz Peygamber; “Hayır, şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever, bu kibir değildir. Fakat kibir kendini büyük görerek, Hakk’ı ret ve inkâr etmek, halkı hor ve hakir görmektir” buyurur(Müslim, iman 147). Güzellik eski zamanlardan beri felsefecilerin de üzerinde önemle durduğu bir konu olmuştur. Platon’a göre, mutlaktır, değişmez olan varlıktır. Her şey gerçek güzellikten payını aldığı oranda güzeldir. Aristotales güzelliği, matematik bir orantı diye tanımlar. “Belli bir oran ve büyüklüğü gösteren düzendir. Çünkü insanın gücünü aşan şeyler güzel olamaz. Güzel olan kavranabilir olmalıdır. Oysa çok büyük ya da kavranamayacak kadar küçük şey, güzellik ölçülerinin dışında kalır ve anlamlı olmaz” der. Plotinus’a göre ise güzel “ilahi aklın” evrende ışımasıdır. Hegel’e göre güzellik, “mutlak ruhun” nesnelerde görünür hale gelmesidir. Schppenhaver’e göre, “ mutlak irade” nin görünüşe ulaşmasıdır, yani “mutlak irade”nin şekil alması duyu organları tarafından kavranabilecek duruma gelmesidir. Güzelliği bakma ve görmeyle ilintili olarak düşünecek olursak; kimisine göre güzellik görecelidir, bakanın ilgisine ve algılamasına göre değişen bir ideadır. Kişi nasıl bakarsa öyle görür. Bakmaksa kişinin, yaşam tarzına, inancına, eğitimine ve eğilimine göre şekillenir. “Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.”(Said Nursi) Diyen ne güzel söylemiştir. İnsanların en güzeli iki cihan güneşi Efendimiz de güzel bakmayla ilgili bize muhteşem bir örneklik teşkil etmiştir. Bir gün Sahabe-i kiram efendilerimizle, yolda yürürken, Ashabının burunlarını tutarak kaçıştıklarını görür. Niçin kaçıştıklarını sorduğunda; sahabesi, “Ya ResulALLAH , yol üzerinde kokuşmuş bir köpek lâşesi var, ondan kaçıyoruz” derler. Peygamberimiz, lâşenin yanına yaklaştığında, “Bundan mı kaçıyorsunuz? Hâlbuki bu köpeğin ne güzel dişleri var” diyerek en kötü ortamda dahi bir güzellik yakalanabileceğini arkadaşlarına öğretmiştir. Zira o daima mahlûkata rahmet nazarıyla bakmasını bilmiştir. İlahi kudretin neticesi olan her varlığa temaşa ederken mutlak surette sena ederdi. Bu yönüyle de peygamberimiz her birimiz için örnek alınması gereken büyük bir sanatkârdır. Hepinizin malumu, meşhur bir anekdot vardır; Bir ayakkabı firması iki çalışanını yerlilerin yaşadığı bir adaya gönderir. Firma çalışanlarından biri adaya inip araştırma yapınca şirketine şöyle bir faks çeker; “Maalesef burada herkes yalın ayak geziyor, kimse ayakkabı giymiyor ben ilk uçakla geri dönüyorum.” İkinci eleman da incelemesini yaptıktan sonra sevinçle faksını çeker. “Burada kimsenin ayakkabısı yok. Müthiş bir müşteri potansiyeli var.”
İlahi hakikatlerin kalp aynasına yansıması sembolik olarak bir mesnevi hikâyesinde şöyle dile getirilir; Sarayında büyük bir salonun duvar süslemelerini yaptırmak isteyen bir hükümdar ve rakip iki sanatkâr topluluğu söz konusudur. Çinli ressamlar ve Rum (Anadolu) ressamları. Hükümdar sanatkârlıkta iddia sahibi olan her iki ressam grubuna da imkân tanır. Büyük salon tam ortasından bir perde ile ikiye bölünür. Böylece etkilenme ve kopyacılıkta önlenmiş olur. Çinli ressamlar durmadan boya isterler. Hazine kendilerine açılmıştır. İstedikleri kadar malzeme kullanarak, kendi bölümlerine harikulade resim ve motiflerle dekore ederler. Bu sırada Rum ressamların yaptıkları ise kendilerine ait duvarı temizleyip durmadan parlatmak ve cilalamaktan ibarettir. Verilen süre bitince padişah ve jüri üyeleri önce Çinli ressamların eserlerini görür ve çok beğenirler. Gerçekten fevkalade ve göz alıcı eserler yapmışlardır. Sıra Rum ressamların eserlerini görmeye gelince onlar önce aradaki perdeyi kaldırırlar görünen manzara tek kelime ile harikadır karşıdaki resimler olduğu gibi iyice parlatılmış olan duvara aksetmektedir. Üstelik bu yansıma sırasında daha bir derinlik daha bir parlaklık ve esrarengizlik kazanmış olur. Ve sonunda büyük ödül Rum ressamlarına verilir. Güzellik insanın yüreğindedir. Bakışlarına yansıyan, içini her daim sıcak tutan, her şeye tebessümle bakmasını sağlayan aslında onun gönül gözüdür. Yıldızın ağlayan bir çocuğa tesellisi geliverir insanın aklına bu noktada; Ağlayan çocuğa yıldız sorar;”niçin ağlıyorsun hem de bu yaşta” diye. Çocuk bir yandan ağlamaya devam ederek bir yandan da şöyle söylenir yıldıza;” o kadar uzağımdasın ki sana asla dokunamayacağım. Ve yıldız onun hüznünü şu sözlerle teskin eder; Böyle uzaklarda durduğuma bakma sakın, asıl yerim senin yüreğinde olmasaydı hiç göremezdi beni senin gözlerin. Güzel bakmayı, güzel görmeyi, güzel düşünmeyi sağlayan bir gönül, “en güzel olanın”, “Mutlak Güzelliğin” bize sunduğu en büyük armağandır. İnsan güzelliği bulmak için dünyayı dolaşsa, içinde taşımıyorsa bu çaba nafiledir. Dostça bir bakış, ılımlı bir hava gerekiyor insana güzel görebilmek için olan biteni. Anlamaya çalışmalı insan içinde bulunduğu durumu, ya da muhataplarını. İnsanlara karşı sevgiyle bakmalı, kendini karşısındakinin yerine koymalı her daim insan. Sevdiklerimiz, dost bildiklerimiz, gözümüze her zaman en güzel görünenlerdir. Kusurları, yanlışları, eksikleri olsa bile biz kendi güzel nazarımızla tamamlarız hepsini. Kişiye sevdiğinden daha güzel görünen ne vardır ki hayatta. Tolstoy, “Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir” diyor. Âşık Veysel ise; “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa,” der. Burada Cüneyd Suavi’nin epey önce okuyupta çok etkilendiğim bir hikayesini de hatırlatmak istiyorum;
“Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiçte güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı, çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesi, yüzünü bir pamuğa benzetiyordu. Oysa çiçek bozuğu bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak: “sanki yeniden dünyaya geldim!” dedi. “yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?” yaşlı Doktor: “Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!” diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen onun gözünden gördün kendini! Güzellik her şeyin konusu olabilir. Her alanın bir güzellik tanımı vardır. Edebiyatın, felsefenin, dinin v.b. Ama her alanın güzellik tanımı ona kendi penceresinden bakmasıyla daha çok anlamlar kazandırdı. Anlamını geliştirdi, onu zenginleştirdi, derinleştirdi. Felsefe ve din, güzelliği yalnız görsel bir ifadeden kurtarmış, derinliğine bir bakışla onu alabildiğine zenginleştirerek duygu ve düşüncelere katkı sağlamıştır. Mesela gülün güzel olduğunu söylüyorsak, bu gülde objektif bir güzellik olduğundan değildir. Güle yakıştırdığımız güzellik sıfatı, gerçekte bizim ruhi yaşantılarımızla ilgilidir. Fransız estetikçi Victor Basch’ın “sympathie symbolyque” diye adlandırdığı, dışımızdaki nesnelere dalarak onlarda erimek, başkalarının benliğini kendi benliğimize göre yorumlamak, sözgelişi bir bulutla kararmak, bir ırmakla gürül gürül akmak, kısacası, çizgi ritm, ses, bulut, rüzgâr, kaya ırmak vb. olduğumuzu zannetmektir.
|