Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2337
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #2 : 23 Temmuz 2011, 09:29:14 » |
|
Bu konuları Düşüncenin Okullaşması kitabımda daha açık izah ediyorum. İnşALLAH yayınlandığında kamuoyu bu konuları daha net tartışabilecek. Bu konuları bazı yerlerde ufak ufak açıklıyorum ama o kitapta daha derli toplu var. Bu konu, kitabın ilk makalesindedir, kitaba adını veren 60-70 sayfalık bir bölümdür. Daha çok manifesto üslubuyla yazılmıştır. Özellikle manifesto üslubuyla yazdım çünkü orada bir iddia var. Bu iddiayı güçlendirmek için üslubu da ona uygun olmalıydı.
Özgürlük gibi, bu tür konuları çözüme kavuşturmak için tartışmak gerekiyor. Hakkın batılın karşısında her zaman hâkim çıkacağını bilen Müslümanlar olarak, sorunlarımızı tartışarak çözümleyebiliriz. Biz yeter ki hakka ulaşmaya çalışalım. Hakkın birazının ortaya çıkması dahi batılı -devirmese bile- etkiliyorsa hakkın kendisi geldiğinde batıl onun karşısında durabilir mi? Her tarafta batıl hâkimse, hak fiilen gelmemiş demektir. Kur’an haktır ama bunun somut karşılığını görmek ister. Kur’an’ın somut karşılığı, yani yetkin Müslümanlar yok ise, Kur’an ne yapsın? Bu durumda Kur’an tıpkı toprağa gömülü hazine gibi olur. Sorun onun ortaya çıkıp aktifleştirilmesi, faaliyete geçirilmesi, yani bilinmesidir. Kur’an’ın bilinmesi ise doğru anlaşılması yani bizim fıkhî terminolojimize göre, ulemâmızın olması demektir. Klasik ulemâ değil de, Kur’an’ın kastettiği manada ‘bilenler’imizin olması demektir. Her şeyin başı bilmektir. Bilmeyince yanlış yapılır. Önce İslam’ı, sonra dünyaya hâkim olan görüşü bilmek gerekir. Bu ikisini bilmeyen, bugünkü dünyada Kur’an’ın tanımladığı ulemânın içine giremez.
Gazali’de filozofların fikirlerini biliyordu. Bundan dolayı kendisinde sorunun çözümüne ilişkin bir sorumluluk gömüştür. Çözüp çözemediği önemli değildir, eleştirilebilir. Bu konuda çalışması takdir edilmelidir, üzerine düşeni yapmıştır, etkisini de göstermiştir. Tasavvufa meyletme konusunda da eleştirilmelidir, sonuçta insandır yani. Hz. Osman bile bugün rahatlıkla eleştirilebilir, Gazali neden eleştirilmesin?
Kimin, nerede nasıl övüleceği, nasıl yerileceği konusunda da denge yok bizde, çünkü ilim yok. İlim olmayınca, bu söze de davranışa da ahlaka da yansır. Dolayısıyla bizim konumuz en basit şekliyle bilme konusu. Bu da önce İslam’ı, sonra dünyaya hâkim olan görüşü bilmek demektir.
Bu konuda bazı sembol isimleri değerlendirelim; biz sembol isimlerin şahsını değil fikirlerini tartışıyoruz. Abduh, Afganî için modernizmden etkilenmiş ve ilgili kavramları çok rahat kullanmışlardır diyebiliriz. Elbette âlim değildirler diyemeyiz ama eksikleri vardır ve çoktur, bu işi yanlış yapmışlardır diyebiliriz. Örneğin Abduh, Fil Sûresi’nin tefsirinde atılan siccil taşlarını çiçek mikrobu olarak yorumlamıştır. Bu yalnız üslupta değil aynı zamanda içerikte de etkilenmeyi gösterir.
Bunlardan sonra Kutub ve Mevdudi geliyor. Bunlar kendilerini bu etkilenmişlikten büyük ölçüde kurtarmışlardır. Mevdudi için üslupta kısmen etkilenme olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin “İslam bir teo-demokrasidir” demiştir. Fakat bu içerikte değil üslupta etkilenmişliktir. Fakat ben bunu Mevdudi gibi bir âlim için ciddi bir sorun olarak görüyorum. Zira bu onun, Gazali’nin yaptığı tasnifi yapamadığını gösterir. Teo-demokrasi kavramsallaştırması doğru değildir ve “Demokrasi hevâya uyma rejimidir” ifadesindeki netlik bunda yoktur. Fakat Kutub için bunu söyleyemeyiz. Kutub üslupta daha çok hassasiyet göstermiştir. Mevdudi’ye göre bu konuda daha başarılıdır. Yine de Kutub için de kusursuz diyemeyiz. Onun da ilk yıllarında bu etkilenme vardır. Örneğin “İslam’da Soysal Adalet” kitabı bunlardan birisi, nispeten “Yoldaki İşaretler”deki “Medeniyet İslam’dır” bölümünde hem başlık hem de içerikteki bazı ifadeler eleştirilebilir. Aynı zamanda Fizilâl’de İslam için, “İnsanın hürriyetini kazandığı tek din” demiştir. Buradaki kastı farklı olsa da, bu kelimeler farklı şeyler akla getirir. Yani bu etkilenmişlikler ikinci dönemde de var. Abduh, Afgani’den sonra Mevdudi, Kutub’a doğru azalan bir şekilde mevcut.
Ercümend ÖZKAN bu tür kavramlara karşı çok hassastı. Yine de, bazı etkilenmeler olmuştu. Mesela bir örnek vereyim; İktibas’ta “Islah” kavramı işlenirken, Ercümend ağabey, daha önce “devrim” kelimesini birçok yerde kullanmasına rağmen, “Bu kelimeyi kullanmayalım, bu başkalarına ait bir kelime, bizim kullanmamız gereken kelime ‘Salihlik’tir” diyor. Yani yeniden bir tahlil yapmış, daha önceki söylemindeki bir kusuru görmüş ve düzeltmiştir. Bu konuyla ilgili bir başka örnek de Amerika’daki başkanlık sisteminin İslam’a daha yakın bir sistem olduğunu söylemesidir, bunu kavram olarak da yazmıştır. Burada kasıt farklı olsa bile yine de hassas olmak gerekir. “İran İslam Cumhuriyeti” kurulduğunda ‘cumhuriyet’ kelimesini bizde ilk eleştirenlerden biridir Ercümend ÖZKAN. İslam devletine böyle ad konulmaz demiştir. Arapça cumhur kelimesi topluluk anlamına gelse de bu kelime artık batıdaki republic’in Arapçadaki karşılığı haline gelmiştir. Eğer sen “Benimki de cumhuriyettir” dersen, o etkilerden sıyrılamıyorsun. Dolayısıyla üslup ideolojik tartışmalarda çok önemlidir. Bu aynı zamanda ilmî yetkinlik göstergesidir.
Ali Şeriati de bu konuda ekstra bir örnektir. Kutub ve Mevdudi’nin yapamadıklarını (veya gündemlerine almadığı bir şeyi) yapmaya çalışmıştır. Diğerlerine göre batıya çok daha yakın ve aşina olmasına karşın -özellikle özgürlük konusunda- batıdan etkilenmiştir. Batıyı İslam’ı baz alarak eleştirmiştir. Bilgi konusunda, kişinin önce İslam’ı sonra da dünyaya hâkim olan görüşü çok iyi bilmesi gerektiğini söylemiştik. Seyyid Kutub ve Mevdudi, İslam’ı iyi bilmelerine karşın, batıyı o kadar derinlemesine bilmiyorlardı. Ali Şeriati’de batıyı çok iyi bilmesine rağmen İslam’ı Kutub ve Mevdudi kadar iyi bilmiyordu. Bunlar değişik düzeydeki eksikliklerdir. Bu kişiler aslında âlim hüviyetine sahip kişilerdir (Kusursuz âlim olmaz o da ayrı konu ama ‘otorite’ olacak âlim diyelim). Yani bu kişiler bir düşünce sistemi ortaya koymuşlardır.
Bu düzeydeki ulemâ, fıkhî sorunları çözmekle uğraşmak yerine, ideolojik sorunlar üzerinde yoğunlaşır. Bu da önce İslam’ın ideolojik yönlerinin sonra da batının ideolojik yönlerinin iyi bilinmesi demektir. Daha önce sembol isimlerde iki yönden eksiklikleri söyledik. Ortaya çıkacak âlimin iki yönden de üst düzey olması gerekir. Böyle ulemâ yetiştirilebilirse yol kat edilebilir. İslam’ın potansiyeli fiilen ortaya çıkıp, toplumun her kesimiyle bağlar kurulur. Hak din, batıl ideolojiden daha hızlı ve etkili yayılır. Fakat bunu ideolojik bir üslupla yapmak gerekiyor. Bu, moderniteyi yenme üslubudur. Modernite de mağlup edilince, İslam’ın karşısında hiçbir rakip kalmayacaktır. Bundan sonra, kiliseye giden sıradan bir Batılı insan bile, Kur’an’ı anlama çabası gösterecektir. Çünkü ideolojisi mağlup olmuştur. Onların entelektüelleri de Kur’an’ı bir de ideolojik açıdan okuyacaktır. Yani sıradan bir insan bile rahatlıkla bu etki alanına girecektir. Bütün bunlar, -asgari- bir tek âlimin çıkarılması ile mümkün olur. Bu gelişmeler de planlı çalışmayla ortaya çıkar. Planlı çalışma, bilgi birikiminin, belli kitapların yayımlanması ile olur. Bu şekilde önemli bir aşama kat edilir ve böylece tartışmalar sağlam bir zemin üzerinde yapılır. İddialar tam olarak ortaya konur, hak olan hâkim olur.
Tüm bunlar da bize bağlıdır. Biz kusurlarımızı giderirsek, yetkinleşirsek, ‘ilimde otorite olmuş’ âlimi ortaya çıkarabilirsek, ideolojik düzeyde bir üslup kullanarak bu dini insanlığa sunabilirsek, bizim önümüzde kimse duramaz, bunun süresi önemli değildir, fakat olmazsa, bu durum çağlar boyu sürer gider. Firavunlar da uzun yıllar iktidar oldular, bir Musa çıkmazsa bu böyle devam eder. Bunun için Musa’nın çıkması gerekiyor, Musa çıktıktan sonra, Firavun “Ben sizin yüce rabbinizim” dese dahi, Musa’nın karşısında duramaz. Ama ortada Musa yok, Musa’yım diyenler var, bu da böyle sürüp gidiyor.
Bu yolda da ulemânın sorumluluğu çok daha fazladır. Abduh, çiçek mikrobu derse ondan sonra gelenler ne mikroplar arar! Hz. Muhammed “Hud Sûresi benim saçımı ağarttı” demiştir. Neden? Mekke’de en ağır şartlarda bile, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” deniliyor. Bu ağır bir sorumluluktur.
Tartışmalar, sistematik bir biçimde olmalı, bilgiler havada uçuşan şeyler olarak kalmamalı, bu da bilginin tasnifiyle mümkün olur. Bu yolda az da olsa ilerlesek de, sorun henüz çözülmüş değildir. Sorun çözülmediği için de, uzun vadede olması gereken şeylere ilişkin, bu günden erken davranmamak gerektiğini söylüyorum. Bu da bazı kişiler tarafından eylemsizlik olarak adlandırılıyor. Bu tanımlamayı yapanlar daha çok sokağa çıkmış olanlardır, çünkü bu kişiler, sorunların eylemle çözüleceğine inanmaktadırlar. Fakat ben buna inanmıyorum, hiçbir zaman teorik sorunlar eylem yoluyla çözülmez. Teorik sorunlar teorik, itikadî sorunlar itikadî, amelî sorunlar da amelî olarak çözülür. Dolayısıyla sokağa çıkarak itikadî ve ilmî birikim gerektiren sorunları çözemezsiniz. Bir toplulukta kişiler eylem-teori ilişkisini doğru kurmalıdır.
Bunun gençliği ilgilendiren kısmı da önemlidir. Gençlik hem aktiftir, hem bilgiye açıktır. Daha çok ve daha rahat okur. Yetişkinlerin iş-güç, aile sorumluluğu zamanlarını alır, gençte o tür şeyler fazla olmaz, daha aktif çalışır. O yüzden gençler daha çabuk sonuca ulaşabilir, fakat hata yapma noktasında da yetişkinlere göre de daha çok hata yapabilirler. Toplum her iki avantajı değerlendirebilirse daha hızlı yol alır.
…
Söyleşi için M. Kürşad ATALAR’a teşekkür eder, çalışmalarının devamını dileriz. Allah kendisinden razı olsun.
Röportör: Furkan ALAN
Destek: Furkan ÖZTÜRK
Özgün Yürüyüş
|