Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2337
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #1 : 22 Temmuz 2011, 08:33:18 » |
|
Bu bilgi birikimi ile toplumsallaşamayacağımızı artık kabul etmemiz gerekiyor. Kabul edelim ki, bizler, toplumsallaşmayı hak edecek bilgi (tecrübe vs.) düzeyine henüz ulaşamadık. Fakat bu, birikimlerimizin küçümsenmesini de beraberinde getirmemelidir. Hatırı sayılır ölçüde bilgi birikimimiz olduğuna kuşku yoktur. Burada hata, bu birikimin değerini takdir etme noktasında yaşanmaktadır. Bu bilgi birikimi, ‘bireysel’ değişimi sağlayacak seviyeye ulaşmıştır. Ama toplumsallaşma ayrı bir şeydir. Daha zorlu bir süreçtir ve biliyoruz ki, Allahu Teala, onu hak edene verir.
Bu genel değerlendirmeyi, Türkiye’de son yıllarda yaşanan savrulmalara uyguladığımızda, meramım daha iyi anlaşılacaktır. Birçoklarımız, yaşanan savrulmalar üzerine ümitsizliğe kapılıyor, hatta yaşananları “bütün tarih boyunca yaşanan en büyük savrulma” olarak dahi niteliyor ve genel eğilimin de giderek kötüleştiğini düşünüyor. Bu kardeşlerimiz kanımca yanılıyorlar. Bu ümit kırıcı sözlerin hakikatle bir alakası yoktur. Çünkü bu kardeşlerimiz yaşananların tipik bir ‘sınanma’ olduğunu görmüyorlar ya da göremiyorlar. Sınanma olmadan başarı kazanılamaz. Tarih boyunca bunun böyle olduğunu (üstelik bütün toplumlar için böyle olduğunu) biliyoruz. Nehir imtihanından geçmeyen Müminler ordusu, başarılı olamaz. O halde ‘nehir imtihanı’ bizatihi kötü bir şey midir? Dökülenler için belki kötüdür diyebiliriz, ama nihai netice açısından baktığımızda, bu sınavın yapılmış olmasının ‘iyi’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Meselenin bir yönü budur. İkinci yönü de, dökülenlerle ilgilidir. Dökülecek olanlarla savaşa girmektense, küçük ama ‘bünyanun mersus’* olmuş bir azınlıkla savaşa girmek daha iyi değil midir? O halde 28 Şubat Süreci’nde ‘dökülenler’ üzerinden yanlış sonuçlar çıkarmaya ne gerek var? Bu, aslında Allahu Teala’nın bize ‘rahmeti’ değil midir? Biz bu halde savaş alanına çıksaydık, perişan olmaz mıydık? Hatta bu halimizle bizi savaş meydanına çıkarmadığı için Allahu Teala’ya şükretmemiz gerekmez mi? Bence şükretmemiz gerekiyor! Bizim duamız, aslında şu olmalıdır: “Rabbimiz, bizi altından kalkamayacağımız sınava tabi tutma. Kaldıramayacağımız yükü üzerimize yükleme. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” Evet, bize yakışan, haddimizi bilmektir. Kendimizi bilmek ve bildiğimiz kadar konuşmak, bilgimiz ölçüsünde ‘nasr’ istemektir.
Şunu artık kabul etmemiz lazım: bizler ‘yetkin’ değiliz. Hangi konuda? Toplumsallaşmanın kriterlerini karşılama konusunda. Evet, insanların kalbini tek tek kazanma yolunda çok şükür mesafe katettik. Fakat toplumsallaşmanın şartları başkadır. Toplumlar, karşılarında kendileri gibi, yani kendilerinin cinsinden muhatap isterler. Bu ise, iyi organize olmuş bir ‘topluluk’ olmayı gerektirir. İyi organize olabilmek için ise ‘itaatin şartları’ yerine gelmelidir. İtaatin şartları nelerdir? Her şeyden önce ‘ilmin otorite olması’ gerekir. Yani öncelikle liderlik kriterlerinin karşılanması gerekir. Lider, ilimde otorite değilse, tabilerin itaati zayıf olur. İnsanlar belki itaat eder ama bu, en azından ‘gönülsüz’ olur. Gönüllü itaati, ancak ‘tam teslim olmuş’ kişiler gösterebilirler. Bu kişiler, “ölümüne” mücadele ederler; zira bu tür yapılarda lider, ideolojiyi de kitleyi ve kitlenin değerlerini de layıkıyla temsil ediyordur. İnsanlar lidere, inandıkları davayı temsil ettiği için tabi olurlar. Kara kaşı, kara gözü için değil. Hele İslam davasında bu daha fazlasıyla böyledir. İnsanlar lidere, aslında Allah’ın emirlerini uyguladığı için itaat ederler. Dolayısıyla, bu tür yapılarda “masiyette itaat yoktur.” Burada liderin kusuru, itaat ilişkisini doğrudan etkiler. Liderde kusur gören muti, itaatini eksiltir. Kusur oranı arttıkça, itaat oranı da düşer. O nedenle, nerede toplumsallaşma noktasında bir eksiklik varsa, orada önce ‘liderliğin’ şartları gereğince yerine getirip getirmediğine bakılmalıdır.
Bu açıdan kendimizi bir otokritiğe tabi tuttuğumuzda ne görüyoruz? Bizim ‘liderliklerimiz’ gereğince yetkin midir? Sanmıyorum. Bizde birçok grup veya cemaat var. Hangi grubun üyelerine sorsanız, bir başka grubun liderliğinde mutlaka bir kusur bulur. Kasıtlı yapılanları dışarıda tutarak söylüyorum, bu kusur bulmaların altı pek boş da değildir. Bendeniz, camiamızda kitlelere önderlik yapma mevkiinde bulunanların ‘ilimde otorite olma’ kriterini karşılayamadıklarını düşünüyorum. Bizler bu vasıfta ‘alim’ çıkaramadığımız sürece, toplumsallaşamayız. (Buradaki ‘alim’ ile, “Allah’tan hakkıyla korkanlar” sınıfına girenleri kast ettiğimi özellikle ifade etmeliyim). Dolayısıyla, bu şartı yerine getiremediğimiz zaman da, suçu kitlelere atmanın aslında haklı bir tarafı yoktur. Bizler önce kendimize bakmalıyız. Bu topluma İslam’ı anlatmaya çalışanlar, tebliğ yükümlülüğünün altına girenler! Önce kendimize bakmasını biliyor muyuz? Bu toplumsallaşmayı gerçekten hak ettik mi? Hak ettik diyorsak, mesele yok. O halde bu savrulmanın sorumlusu kitlelerdir diyebiliriz. Ama bendeniz bunun hiç de böyle olmadığını düşünüyorum. Bence henüz kitlelerin itaatini hak edecek bir bilgi ve tecrübe birikimine sahip değiliz. Buna ulaştığımızda, bugünkü dünya şartlarında önümüzde duracak bir güç olduğuna veya olacağına da inanmıyorum.
|