Abbas
Elhamdülillah

DUÂ: 14
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 175
|
 |
« : 17 Temmuz 2011, 09:23:12 » |
|
KURAN’A GÖRE ISLAHATTA TEDRİCİLİK VE ZARURETTE EHVEN-İ ŞERRİ TERCİH
Bismillahi… Vel hamdulillahi vesselatu wesselamu ala Resulillahi we alihi we sahbihi ve ümmetihi
2010 referandumunda İslami kesimlerin çoğu ve Müslüman halk ‘yetmez ama evet’ diyerek yeni yasaları tercih etmişti. Sonrasında çok sayıda mektup aldım şifahi olarak da birçok kişi “İslami olmayan iki yasa arasında tercih yapılabilir mi? Gayri İslami bir yasaya evet demek mesuliyet olmaz mı? Zarurette ehven-i şerri tercih etmenin sınırı nedir? Hangi durumlar zaruret sayılır? vb. sorular sordular. Mektup ve şifahi olarak da birçok kişiye cevap vermeme rağmen hâlâ sorular sorulması nedeniyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. İnşaALLAH meseleyi yeterince izaha kavuşturmaya muvaffak olmuşumdur.
Geçen yazımda da kısmen değindiğim gibi Allahu Teâlâ’nın iki kanuni sistemi vardır: Fıtri/tekvini sistemi ki Allahu Teâlâ yarattığı her şeyi bir sistem ve düzen üzerinde yaratmış ve yaratıyor. Bu kanuni sistem cebridir. Yani her şey –istese, istemese- bu sisteme/kanuna itaat ediyor. Bunda irade işlevsiz ve devre dışı olduğu için teklifî değildir. Uhrevi sevabı ve azabı da yoktur. Bir de Allahu Teâlâ’nın şer’i (İslami) sistemi vardır. Bu sisteme itaat tümüyle iradeye bağlı olduğu için teklifidir. Yani uhrevi ve dünyevi sevap veya cezası vardır. Gayri ihtiyari itaat ve isyanı ise geçersizdir. Allahu Teâlâ bu İslami sistem/kanununu yarattığı fıtri/kevni sistemin üzerine ve ona uygun kurmuştur. İkisi birbirini tamamlayıp yardımcıdırlar.
Bir de bu iki sistemi kavramak için de Allahu Teâlâ insana akıl vermiştir. İnsan gerçek manada aklını kullanıp bu iki sistemin kurallarına dikkat ederek hareket ederse hem dünyada hem de ahirette mutlu olur.
Bu kısa mukaddimeden sonra şimdi asıl konumuza gelelim; fıtri/kevni sistemde de İslami sistemde de tedricilik vardır. Örneğin; insanın günlük bir ekmeği yemeye ihtiyacı vardır. Bu ekmeği yiyebilmek için lokma lokma yemesi lazım. Birisi kalkıp “Ya hepsini bir defada yiyeceğim ya da hiç yemeyeceğim” dese iki takdirde de ölür. Birinci takdirde boğulmaktan, ikinci takdirde açlıktan ölür
İslami sistem/kanun da böyledir. Allahu Teâlâ birden bütün İslam ahkâmlarını göndermemiş ve birden hepsinin uygulamasını insandan istememiş. Bilakis madde madde, hüküm hüküm yirmi üç yıl zarfında tedrici ve teker teker hazmettire ettire göndermiş ve teklif ettirmiştir.
Bir insan yeni Müslüman olunca bütün İslami hükümleri birden öğrenmesi ve uygulaması ona dayatılamaz. Zaten dayatılsa da yapamaz. Ancak (hedef hepsini öğretmekle beraber) tedrici bir şekilde ekmek misali hüküm be hüküm önemine göre dakikalara, saatlere, günlere ve hatta ay ve yıllara ayırarak öğretilir, öğrenilir ve yapabildiği kadar uygulanır. İlim konulara, sınıflara, günlere, ay ve yıllara ayrılıp, tahsis edilmeden hiçbir insana birden hepsi öğretilmez.
Aynen bu örnekler gibi hiçbir ıslahatçının da hedeflediği ıslahatı bir defada yapması mümkün değildir. Enbiyalar dâhil ıslahat yapanlar ancak tedrici bir şekilde şartlara göre dilim dilim yapabilmişler. İlim öğrenmede nasıl şartlar, ortamlar ve şahıslara göre öğrenme hızı değişebiliyorsa ıslahat da öyledir. Arap ülkelerinde, bir insan Arapçayı bir yılda öğrenebiliyorsa Türkiye’de ancak beş yılda öğrenir, ıslah da böyledir.
İşte Kur`an Kerim’in Bakara 185, 286, Nisa 28, Maide 6 Hacc 78, Teğabun 16, Talak 7 ve benzeri ayetler demin zikrettiğimiz Sünnetullaha yöneliktir ve buna işaret etmektedir.
Zarurette ehven-i şerri (kötülüğün hafifini) tercih etmek de hem fıtridir hem de İslami’dir. Şöyle ki: Bir insan veya bir topluluk kendilerini tümden menfilik ve kötülükten kurtaramıyorsa fıtraten kısmen de olsa korumaya çalışır. Örneğin; insana bir darbe geldiğinde; insan kendini tümden bir sipere atamıyorsa bedeninde en zaif nokta neresi ise otomatik olarak gayri ihtiyari orasını korumaya çalışır. Kolunu kafasına siper edip kolunu feda eder. Aynı şekil gözünü, karnını ve sair yerlerini korumaya çalışır.
Kanser gibi bir hastalık durumunda bütün bedene yayılıp ölmektense doktorlar bir uzvu kesip kişiyi kurtarmaya çalışıyorlar. Hasta ve akrabaları da buna rıza gösteriyorlar. Bir uzvun kesilmesi de normalde şer ve kötü olmasına rağmen asıl olan hayat olunca bu küçük şerri işlemek değil haram bazen vacip olur.
Yol kesici ve eşkıyalar tarafından yolu kesilen bir insan, eğer onlara karşı kendini tümden kurtaramıyorsa işi ucuza mal etmeye çalışır. Malın bir kısmıyla onları defedebiliyorsa bu maharet sayılır. Malın tümünü verip canını kurtarabiliyorsa yine maharet sayılır. Ama yapamadığı halde kuru kaba dayılıkla hem malını hem canını ve hatta ırzını da kuru kahramanlığına feda ediyorsa hiçbir akıl sahibi bu yaptığını kahramanlık saymaz. Bilakis ahmaklık sayar. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoğaltılabilir.
Şimdi İslam’da bu hükmün hakikatine bakalım, usulül fıkıhta “Makasıdu’ş-Şeria”(İslam sisteminin amaç ve hedefleri)” diye bir konu vardır. Orada beyan edildiğine göre İslam âlimleri araştırmalara dayanarak İslami tüm hükümlerin hakikatte bir hedef ve maksada yönelik olduğunu görmüşlerdir. O da şudur: İnsana dünya ve ahiret saadetini temin etme. Allahu Teâlâ bu harika vazifeyi sadece insan aklına yüklememiştir. İnsan aklına yol gösteren vahyi ve bunun uygulama şeklini insanlara gösteren enbiyalar göndermiş, bununla kâmil manada saadetin yolunu belirleyip göstermiştir.
Buna göre, ulema, saadetin üç şeyin temin edip korumakla elde edileceğini tespit etmişler: Biri “zaruriyat” (olmazsa olmaz ihtiyaçlardır), biri “haciyat” (normal ihtiyaçlardır), diğeri de “tahsiniyat” (güzelliklerdir, küçük ihtiyaçlardır.)
Zaruriyatın örneği “din, can, akıl, nesil ve maldır.” Allahu Teâlâ bunları insana vermiş, saadetini bunlara bağlamış ve bunları koruması için de bazı hükümler göndermiştir. Konunun uzamaması için hepsine örnek getirmeyi istemiyorum.
Bu ihtiyaç ve maslahatlar hepsi aynı seviyede olmadığı için gerektiği vakit “haciyat ve tahsinat zaruriyata feda ediliyor. Tahsinat da haciyata feda ediliyor.”
Beş zaruriyat da gerektiğinde birbirine feda edilebiliyor. Çünkü bazıları bazılarından daha önemlidir. Örneğin; bir Müminin canı Allahu Teâlâ yanında çok değerlidir. Öyle ki; bütün insanlar haksız yere bir Müminin öldürülmesinde ortak olsalar hepsi kısas edilebilir. Bir Mümini öldürmek öyle ağır bir şerdir ki Kâbe’yi yıkmaktan daha ağırdır. Buna rağmen bu kadar değerli bir Mümin, bir insanın ırzını kirlettiği zaman evli ise recmedilerek öldürülür. Mürted olup dinini terk ettiği zaman tövbe edip dönmezse öldürülür. Çünkü din ve ırz (namus) candan daha önemlidir. Din için cihad etmek farzdır. Hâlbuki cihadda ölüm vardır. Demek hafif şer (ki Müminin öldürülmesidir.) Daha ağır bir şerre (ki dinsizlik ve namussuzluktur) tercih ediliyor.
Bu hakikatten dolayıdır ki “Zaruret haramı helal eder”, “Bir iş zorlaştığı zaman kolaylaşır”, “Ehven-i şerri tercih etmek” ve sair çok önemli kurallar usule geçmiştir.
Ehven-i şerri tercih etmenin örnekleri Kur`an, sünnet, siyer ve fıkıh kitaplarında çoktur. Bunlar kıyas yolu ile daha da çoğaltılabilir.
Örneğin; Hz. Hıdır Aleyhissalatu vesselam Hz. Musa Aleyhissalatu vesselamla beraber gemiye bindiğinde gemiyi zalim krala kaptırmamak için gemiden bir tahta söküyor. Böylece az bir zararla büyük bir zararı önlüyor. Hâlbuki Hz. Musa Aleyhissalatu vesselam bu durumu bilmediği için zahirde şer olan bu işe karşı çıkıyor. Ama daha sonra meseleyi öğrenince kabul ediyor ve bu mesele Kur`an’da müspet bir örnek olarak aktarılıyor.
Hz. Resulullah aleyhi`s-salatu ve`s-selamın Hudeybiye anlaşmasında Müslüman olup Medine’ye sığınanları Mekkeli müşriklere iade etmeyi kabul etmesi ve bizzat Ebu Cendel’i iade etmesi bunun örneğidir. Medine’deki münafıklara dokunmaması, Hendek savaşında Gatafanlılara Medine’nin üçte bir hurma meyvesini vermeyi Ensar’a öneri olarak vermesi, Kâbe’yi Hz. İbrahim Aleyhissalatu vesselamın temeli üzerine bina etmekten çekinmesi ve sair örneklerin tümü ehven-i şerri tercih etmenin meşru ve hatta bazen vacip olduğunu gösteriyor.
Fıkıh kitaplarındaki örneklerin birkaçı şöyledir: “Kâfirlerin bazı Müslümanları kalkan etmeleri durumunda kalan Müslümanlar da esir olmaktansa ehveni şerri tercih ederek kâfirleri kastederek o kalkan edilen Müslümanlar öldürülebilir.” diye bütün âlimler caiz görmüşlerdir.
“Zaruret halinde domuz eti yemek, içki içmek vaciptir.” demişler. İkrah altında küfür izhar etmek caizdir, demişler. Bunlar hüküm olarak Kur`an’da da sabittir.
Kâfirlerin arasında da fark vardır. Müşriklerden cizye kabul edilmezken ehl-i kitaplardan kabul ediliyor ve zımmi olabiliyorlar. Müslümanlar onların kadınlarıyla evlenebiliyorlar, kestikleri hayvanlardan yiyebiliyorlar. Hatta ateşperest olan Mecusi ile putperestler arasında da fark vardır.
Hatta Maide suresi 82–85 ayetleri Hıristiyanların Yahudilerden Müslümanlara daha az düşman olduklarını açıkça ifade ediyor. Dolayısıyla ihtiyaç durumunda hicrette Hıristiyan ülkeler (Habeşistan gibi) tercih edilir ki şu anda birçok Müslüman, Avrupa ülkelerinde muhacir olarak nisbi de olsa rahat yaşamaktadırlar.
Asli kâfirlere hayat hakkı bulunurken mürtedin hayat hakkı yoktur.
Nasıl kudurmuş köpekle kudurmuş olmayanın farkı vardır. Saldırgan kâfirle saldırgan olmayan arasında da fark vardır. Zımmi ile harbinin arasında fark vardır. Hz. Resulullah aleyhi`s-salatu ve`s-selam Mekke fethinde Mekke müşriklerini genel olarak affederken düşmanlıkta çok aşırı giden bazılarını ise “Kâbe’nin perdesinin altına da sığınsalar öldürün” diye ferman vermiştir. Kısacası bu hususta daha çokça örnekler getirilebilir.
İşte bu kadar delilleri olan bu usul kuralına dayanırsak eski ve yeni âlimlerimiz zaruret ve ihtiyaç olunca kendi zamanlarının meselelerine yeni fetvalar vererek bazı ehven-i şerlerle Müslümanları birçok çıkmazlardan, tereddütten ve eşedd-i şerlerden kurtarmışlardır.
Örneğin; Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye el Harrani (radiyALLAH u anh) o tavizsizliği, Kitap ve Sünnete bağlılıktaki titizliği ve Selef-i Salihinin çizgisinden ayrılmamakta azami itinasıyla, ne kâfir düşmanlardan ve ne de zalim sultanlardan hiç korkmamasıyla, hakkı söylemekte zindan ve eziyetlerden hiç çekinmemesiyle ve o cihada âşık olan ruhuyla Mecmuatul Fetava eserinde şöyle demektedir:
“Hayırlar kendi arasında ya da hayır ve şer arasında ya da şerler kendi arasında çakışıp insan ikisinden birini tercih etme zorunda kaldığı vakit en çok faydalı olan ya da faydası ağır basan veya da zararı az olan tercih edilecek…”
“Elinden geldiğince adil davranmayı zulmü izale etmeyi Müslümanların maslahatını ve onlara yardımcı olmayı hedefleyen ve faydası dokunanı ancak bazı menfi şartlardan dolayı bazı zulümleri işlemek ve bazı vecibeleri yerine getirememek zorunda kalan bir genel veya yerel yönetici veya bir askeri komutan (makamında kalması mı yoksa bırakması mı iyidir? Soruna cevaben) eğer onun yerini dolduracak daha iyisini yapacak kimse yoksa ve eğer makamından ayrılsa Müslümanlara zulüm edecek günbegün zulüm artacaksa kısmi de olsa zulmü kaldıran veya en azından artmasına engel olabilen kişiler kendi Mamaklarında kalmalarında herhangi bir beis olmadığı gibi bilakis eğer gerçekten niyeti Müslümanlara yardımcı olmaksa ve ondan daha iyi yapabilen de yoksa kendi makamında kalması vaciptir.”
(Bu fetvayı da Hz. Yusuf (Aleyhissalatu vesselam)’un Mısır’ın kâfir yönetiminde maliye bakanlığını talep etmesine dayandırmaktadır.)
|