Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İnsan Kendını Öldürüyor  (Okunma Sayısı 301 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
MuSALLi
Süper Moderatör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 259
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1962


*Zervêşayê Pexmêr*


« : 15 Mayıs 2011, 22:03:23 »

Biyolojik kıyametle karşı karşıyayız

Domuz gribinde Türkiye’yi felaketin eşiğinden döndüren uyarıların sahibi Kemal Özer ile Şeytan Ye Diyor’u, gıda terörünü, global teröristleri konuştuk.

Kıyamet sadece insan için değil bitki ve hayvanlar içinde geçerli. Dünyadan bitki ve hayvanları çekerseniz insan yaşamı da sona erer. Oysa insanı çekseniz bitki ve hayvanlar yaşamayı sürdürür.

“Şeytan Ye Diyor”, sen aldırma!

Mehmet Zahid Kotku’ya atfedilir ya: Üstad’a sormuşlar arkadaşlık nedir diye; “Pekiy demektir” demiş. Kemal Özer benim yoldaşım, kardeşim, ağabeyim olmanın ötesinde “Hadi!” dediğinde “Nereye?” diye sormayacağım çok az isimden biridir. Uzun yılların verdiği dostluğa, arkadaşlığa rağmen pek bir “Bey”li konuştuk kendisiyle. İş ayrı dostluk ayrı dedik şakayla karışık… Kemal Ağabey’in yeni kitabını okumadan önce muhakkak ilk kitabını (Deccal Tabakta, Hayy Kitap) okumanızı öneririm. Zira önce endişelerin temellendirilmesi gerekli. Ardından “Şeytan Ye Diyor” okunduğunda bu endişelerin nasıl giderileceği daha anlamlı olacak. Ömrüne bereket Kemal Özer…

Kemal Özer’le HayyKitap’tan birkaç gün önce çıkan yeni kitabı “Şeytan Ye Diyor” üzerine konuştuk. Buyrun söz Kemal Özer’de…


Yeni bir kitap yeni bir heyecan demek

Kemal Bey sizi kamuoyu “Deccal Tabakta” kitabınızla tanıdı daha çok. Oysa yıllardır sivil toplumun içindesiniz. Tüketiciler Birliği’nde uzun bir teşriki mesainiz var, daha sonra Gıda Hareketi’ni kurdunuz ve halen hareketin genel başkanısınız. Kendinizi nasıl anlatırsınız okurlarımıza?

En beceriksiz olduğum alandan biri kendimi anlatmaktır. Mümkünse anlatmayayım. Takdiri okura bırakayım. Ama şunu söyleyebilirim. Yeni bir kitap yeni bir heyecan demek. Şu anda onun heyecanı içerisindeyiz. Yoğun mülakat, televizyon programları ve konferanslar var. Osmanlının parçalanmasından sonra kurulan dünya düzeninin sonuna gelindi. Yeni bir dünya kuruluyor en büyük heyecanım da bu. Yenidünya kurulurken seyirci değil belirleyici olabilmek. Bize de gıda konusunda, medya konusunda bir rol düşmüş onu en iyi şekilde icra etmek düşüyor. Gayretimiz de bu yönde.

İlk kitabınızda endüstriyel gıda kapitalizminin bir ahtapot gibi gıda ve sağlık sektörünü nasıl kuşattığını, üstelik bu kuşatmanın “sağlık”, “güvenlik”, “hijyen” gibi kutsallaştırılmış kavramlar üzerinden yapıldığını anlatıyorsunuz. Bunun yanında aslında kapitalizmin tek amacının kâr etmek olmadığını da söylüyorsunuz. Bu çelişki değil mi sizce?

Değil; çünkü burada zikrettiğimiz sadece kapitalizm değil. Dünyayı kontrolü altına almış ve bu kontrolün kalıcı olmasını sağlamaya çalışan Siyonist bir ideolojiden söz ediyoruz. Dünyanın yıllık 67-68 trilyon dolarlık gayri safi hâsılası var ve dünyanın efendisi durumundaki Rockefeller ve Rothschild ailelerinin serveti 45 trilyon dolar. Amerikan dolarının yanı sıra, değerli madenlere, petrole, ilaca, silaha, medyaya, tohuma, gıdaya ve dolayısıyla önemli ölçüde yaşama sahipler. Aslında servetlerinin hesabı kayda geçirilecek rakamların çok çok ötesinde. Bu durumda sorun para değil, kurdukları düzeni sürdürülebilir kılmak. Bu kuşatmada amaç içini boşalttığı kavramları yeniden dizayn etmek...

Deccal’i nerede aramalıyız?

“Deccal Tabakta” kitabınıza kimlerden ne tür tepkiler aldınız, özellikle de akademisyen takımının bakışı nasıldı?

Çok beklediğim halde ne yazık ki hiçbir eleştiri gelmedi. Türkiye’de Amerika’da, Avrupa’da farklı kesimlerce toplu okumaya tabi tutulduğunu sözlü ve yazılı bildirdiler. Mesela Türkiye’de içinde avukat, fıkıhçı, veteriner, gıda mühendisi, biyolog ve kimyagerlerden oluşan bir grup toplu okuma yaparak düzenli çalıştıklarını bildirdiler. Bazı liderlerin de kitabın özetini istediğini ve özetlerinin çıkarıldığını biliyoruz. Çok sayıda okurdan kitapla ilgili duygu ve düşüncelerini içeren e-postalar aldım. Bunlardan sadece biri bir dipnottaki takdim tehir hatasına yönelik eleştiri iken diğerleri takdirlerini ve gelecek endişelerini içeren mektuplardı. Okurlardan birinden gelen mektupta okur şunları yazmış: “Kitabı okurken her sayfada ayrı bir şok yaşadım. GDO'yla ilgili hiç bilmediğimiz, hiçbir yerde duyamayacağımız bilgilerle karşılaştım. Devamını istiyoruz”

Özellikle gıda akademisyenlerinin bu “endüstriyel gıda kapitalizmi” ile ilişkileri nasıl?

devamı gelecek inşALLAH
Kayıtlı

MuSALLi
Süper Moderatör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 259
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1962


*Zervêşayê Pexmêr*


« Yanıtla #1 : 18 Mayıs 2011, 23:29:17 »

Akademik çevrenin önemli bir kısmı üreticilere danışmanlık yapıyor. Onlar adına araştırmalar yapıyor. Onlardan destek alıyor. Bu durum bu ilişki içinde olanların bağımız davranmalarını engelliyor. Bazı doktorlar ilaç firmalarının düzenlediği ve sponsorluk yaptığı sempozyum türü etkinliklere bu firmaların sağladığı imkânlarla katılıp bağımsızlıklarını yitirdikleri gibi ne yazık ki bu alanda da bağımsızlık sorunu söz konusu. Elbette tümünü suçlamıyoruz. Yayınlarından da anlaşılacağı üzere içlerinde bu çevrelerin tuzağına düşmemiş önemli sayıda kişi var. Bunlardan bir kısmı da hukuk bilgisi eksikliği nedeniyle korkuları nedeniyle konuşmamaktalar. Bu sayede kanaatimizce sessiz kalma suçunu işliyorlar.


Kemal Özer, William Engdahl
Yurt dışında gıda ve sağlık konularında duyarlılık ne düzeyde? Sizin ve örgütünüzün paralel çalışmalar yürüttüğü William Engdahl var mesela. Ölüm Tohumları adlı kitabına baktığımızda onun yurtdışından sizin yurt içinden aynı savaşı sürdürdüğünüz görülüyor.

Özellikle Batılı ülkelerde bu savaşı veren kimselerin daha çok olduğunu görmekteyiz. Bu kimseler, yola bizden önce çıktıkları için bizden öndeler. Maddi ve manevi destekçileri daha fazla. Mesela Amerika’da ilaç firmalarının tuzağından korunmaya çalışan ‘Bağımsız Doktorlar Örgütü’nün on binlerce üyesi var. Bu ekonomik bağımsızlık ve ciddi bir avantaj getiriyor. William Engdahl’la zaman zaman görüşüyoruz. Engelli olmasına rağmen canhıraş çabalıyor. Kaynakların çoğunun İngilizce olması ve erişim imkânlarının bize oranla daha fazla olması da onlar açısından bir başka avantaj. Mesela bu mücadelenin öncülerinden olan Rachel Carson 1960’larda bugün çoğu kimsenin bilmediği, göremediği sorunları fark etmiş namuslu bilim insanlarından biri.
Kayıtlı
MuSALLi
Süper Moderatör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 259
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1962


*Zervêşayê Pexmêr*


« Yanıtla #2 : 18 Mayıs 2011, 23:31:54 »


‘Helal Sertifikası’ ticari tuzakmış
Kemal Özer: Bira ve Likörlü çikolataya bile Helal Sertifikası verildi. Alman devletinin şirketi bile Helal Sertifikası veriyor.

Siz nasıl besleniyorsunuz? Günlük hayatınızda tükettiğiniz ve tüketmediğiniz ürünler neler? Zaruri ihtiyaçlarınızı mesela yoğurdu, eti nasıl temin ediyorsunuz?

Raftan gıda ürünü satın almıyorum. Rafine, pastörize ve fermente edilmiş hiçbir ürünü satın almıyorum. Katkı maddesi içeren hiçbir ürün satın almıyorum. Kakao, soya, mısır, beyaz un, şeker, sızma zeytinyağı dışındaki sözde yağları içeren hiçbir ürünü tüketmiyorum. Evime endüstriyel hiçbir gıda girmez. Kimileri buna inanmıyor. İnanmayan çat kapı gelip istediğinde mutfağımı denetleyebilir.

Mesela bakın şu an yeşil çay içiyoruz. Hurma, fındık ceviz ve badem yiyoruz. Bundan daha iyi ve sağlıklı bir besin bilen varsa buyursun onu yiyelim. Ben Allah’ın halifesi ve kendinden ruh üfürdüğü değerli bir yaratık olan insanım. Allah bu bedeni bana emanet verdi ve hesabını bana soracak. Hesabını verebileceğimiz tercihleri yapmamız gerekiyor. Hastalık Allah’tan geldi diyerek suçu Allah’a atamayız. İyi not alan öğrencinin kendini başarılı bulup, kötü notta hocayı suçlaması gibi: “İyilik bizden, maraz Allah’tan”. Olmaz böyle şey.

Jelâtin?

Endüstrinin altın bileziği, nesepsiz, değersiz, faali meçhul. Çoğunluğu domuz derisinden elde edilen ve hiçbir besin değeri olmayan dolgu maddesi. Türkiye’de her üreticinin kendi ürettiğinin “sığır jelâtini” olduğunu iddia ettiği şüpheli ürün. Sığır olsa neye yarar. Bu sığır İslamî kurallara uygun beslenip kesildi mi? Tam bir faili meçhul.

Tatlandırıcılardan, katkı maddelerinden başladık, şekerle unla devam ediyoruz. Türkiye’de üretilen ekmeğin de sağlıklı olmadığını söylüyorsunuz. Ekmek tüketiminin çok yaygın olduğunu düşünürsek insanlar ekmeği nasıl temin etmeli ve nasıl tüketmeli?

Şeker ve tatlandırıcılar günümüzün sağlık sorunlarının en büyük failleri. İnsanın şeker ve tatlandırıcıya ihtiyacı yok. Bu ürünleri almak obezite, böbrek, diyabet, karaciğer, kalp damar sorunları yaşamayı açıkça kabul etmek demek, hatta bilerek kansere davetiye çıkarmak. Beyaz un da bu kapsamda. Tam buğday ununda 100 birim besin varsa beyaz unda bu sadece 2 veya 3 birim. Geri kalan 98’e ne oldu? Çöpe attılar. Günlük besin ihtiyacının yüzde 50’sini ekmekten sağlayan bir toplumun ekmeği sağlıksız ve niteliksiz olursa o toplumun sağlıklı olması beklenebilir mi? Bu ülkede yapılabilecek en çılgın proje ekmeği düzeltmektir. Hiçbir siyasi partinin seçim beyannamesinde ekmek geçiyor mu? Oysa kendileri de her gün 400 gram ekmek yiyor.

Ekmek tam buğday unundan evde yapılmalı. Kitapta bunun tarifini veriyoruz. Mesela bekar erkekler evde ekmek yapmayan kızları almamalı. Kızlar da tam buğday unu gibi tabiî ve sağlıklı gıdaları bulmayı taahhüt etmeyen erkekleri tercih etmemeli. Evde ekmek yapmaya başlayanlar bir daha dışarıdan asla ekmek yemezler. İki günde insanın dışkısının rengi yapısı ve kokusu bile değişir. Bir hafta sonra insanlar mide ve barsak sorunlarının çoğundan kurtulabilirler.

Helal mi olsun, helalci mi?

Son yıllarda piyasa değeri yükselen bir kavram var: “Helal Gıda”. Helal gıda tartışmalarına ve sertifikasyon çalışmalarına nasıl bakıyorsunuz?
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: