Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: HÜSNÜ AKTAŞ{Yusuf Kerimoglu} ile yaptigimiz Röportaj  (Okunma Sayısı 727 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« : 15 Mart 2011, 23:41:49 »

Zeynepder:Tarih boyunca en çok istismara uğrayan konulardan biri kadın konusu… Evvela şunu sormak istiyoruz. Neden kadın konusu hep tartışılan, gündem olan bir konudur?

HÜSNÜ AKTAŞ: Tarih boyunca en çok istismara uğrayan konulardan birisinin ‘Kadın Konusu’ olduğu iddiası, izafi bir değere haizdir. Bunun sebebi şudur: Tarih ilminin konusu, zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeblerini, vesilelerini ve sonuçlarını tahlil etmekle sınırlıdır.Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ da beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Tarihin ilim değil, bilimsel disiplin olduğunu ileri süren uzmanlardan birisi olan Leon H. Halkin’in ifade ettiği gibi ‘tarihî hakikat, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurudur.’ Dolayısıyle insan olarak tarihçinin ve bilimsel disiplin olarak tarihin, izafi yorumlardan müstağni olabilmesi mümkün değildir.Ayrıca her insan gibi, tarih ilmiyle meşgul olan kimselerin de  tercihleri vardır. İster siyasi tercihlerini esas alsın, isterse ‘tarafsız’ olmaya gayret etsin, herhangi bir tarihçinin ‘çevre kültürünün’ etkisinden kurtulması da kolay değildir. Bu keyfiyeti dikkate alan mütefekkir Fenelon, gerçek tarihçinin ‘hiçbir ülkeye mensup olmaması ve herhangi bir ideolojiyi savunmaması’ gibi, iki önemli unsura işaret etmiştir. Ancak bu iki unsur, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir temenniden ibarettir. Mütefekkir İbn-i Haldun  ‘Mukaddime’ isimli eserinde ‘Tarih yaşanan zamanın ve halin aynasıdır. Tarihi hadiselere hakim olan kanunlar hiçbir zaman değişmez. İçinde yaşadığımız hal maziyi aksettirir.Yaşanan hayatın geçmişe intikal eden kısmına tarih denilmektedir.Tarihi ve geçmişi iyi öğrenmek, hal ve istikbal hakkında doğru teşhisler yapılmasına imkan verir’ diyerek tarih disiplininin önemine işaret etmiştir. Bu tespitten sonra ‘Neden kadın konusu hep tartışılan, gündem olan bir konudur?’ sualinize geçebiliriz. Muharref Tevrat’tın ‘Tekvin’ bölümünde;  ‘Hz. Adem’in,  yaratıldıktan kısa bir süre sonra , yılan kılığına giren şeytanın ve kadının  kurduğu tuzağa düştüğü ve memn-u meyveyi  yediği’  iddia edilmektedir.  Ayrıca bu tuzaktan sonra  ‘kadının lanetlendiği ve doğum esnasında çektiği sıkıntılarla cezalandırıldığı’ itikadının ön plana çıkarıldığı malumdur.  Tahrif edilen münzel kitapların tamamında, ‘erkeğin takdis edildiğini ve kadını lanetlendiğini’ ifade eden hükümlerin yer aldığı  malumdur. Kitab-ı Mukaddesi (Eski ve Yeni Ahit) yorumlayan hahamlar ve papazlar, ortaçağ boyunca ‘kadının ruhu var mıdır, yok mudur?’ sualine, cevap vermeye çalışmışlardır. Bazıları ‘kadının ruhu vardır ama, bu ruh erkeği yoldan çıkaran ve günaha sokan habis bir ruhtur’  iddiasını ortaya atmışlardır.  Bazıları ‘cennette işlenen ilk günahın müsebbibi olan kadının; yaratılış esnasında insan ruhu taşıdığı, fakat şeytan ile işbirliği yapıp Hz. Adem’e tuzak kurduktan sonra, bu ruhun değişime uğradığını’  ileri sürmüşlerdir. Muharref kitaplara iman eden insanlar arasında yaygın olan ve kadının tahkir edilmesini beraberinde getiren bu kültür, tarih boyunca değişik tartışmaların yaşanmasına vesile olmuştur. Bu batıl anlayışın, israiliyat hükmünde olan haberlerle  Müslümanlar arasında da yayıldığını gizlemenin bir anlamı yoktur. 


Zeynepder: Asrı Saâdet’e bakınca, görülen net bir kimlik var. Herhangi bir bulanıklık yok. Günümüzde yaşanan bu bulanıklığın ve kimlik karmaşasının nedeni nedir?

HÜSNÜ AKTAŞ: Önce bir tesbitte bulunalım. Hz. Adem’den (a.s.) itibaren bütün peygamberler; insanları, Allah'a (c.c.) ihlâsla teslim olmaya ve yüklendikleri emânete uygun bir hayat yaşamaya  davet etmişlerdir. İnsanoğlunun mukaddes emâneti kendi iradesiyle yüklendiği muhkem nassla haber verilmiştir: "Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan (a gelince, o tuttu) emâneti sırtına yüklendi"(El A’raf Sûresi: 72)  Bazı müfessirler; bu ayette geçen emânetin, ilâhi tekliflerin tamamını ifade için  kullanıldığını ifade etmişlerdir. Tarih boyunca bütün peygamberler insanlara hüdâya tabi olmalarını, adalete riayet etmelerini ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarını tebliğ etmişlerdir. Asr-ı saadette yaşayan mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların, cahiliye hayatının keyfiyetini gayet iyi bildikleri malumdur. Ayrıca ilâhi tekliflerin mahiyetini, bizzat Peygamberimiz Efendimiz’den (sav)  sorduklarını ve öğrendiklerini de unutmamak gerekir.Bu iki unsur ‘tahkiki iman’ ve  ‘salih amel’ açısından oldukça önemli olan iki unsurdur. İslami kimlik açısından ilk üç neslin (Sahabe, Tabiûn ve Etbaû-tabiûn'un) önemli bir yeri vardır. Muteber hadis mecmualarında ve İmam-ı Şafi’nin (rh.a) ‘Er Risale’ isimli  usûl kitabında yer alan hadis-i Şerif’te, islâmi kimlik açısından  ilk üç neslin önemi beyan edilmiştir. Hadis-i şerif meâlen şöyledir:  Süleyman b. Yesar, (rh.a) babasından rivayet etmiştir.  “Hz. Ömer b. Hattab (ra) Cabiye'de insanlara hitap ederken “Rasûl-i Ekrem (sav) tıpkı şimdi aranızda konuştuğum gibi, bizim aramızda ayağa kalkarak” şöyle buyurdu: “Sahabelerime ikram ve ta'zimde bulununuz. Sonra onları takip edenlere (Tabiûn'a) ve sonra da onları takip edenlere. (Etba-u Tabiûn'a) Bu üç nesilden sonra yalan ortaya çıkacaktır. Öyle ki; onlar yemine çağrılmadıkları halde yemin edecekler, şahitlikleri istenmediği halde şahitliğe koşacaklardır. Bu zaman gelince; cenneti arzu edenler, cemaatten ayrılmasınlar. Hakikaten şeytan, ayrılıp tek başına kalanla beraberdir. Sakın hiç kimse, bir kadınla tek başına kalmasın. Zira şeytan üçüncüleri olur. İşledikleri iyiliklere sevinen ve yaptığı kötü işlerden dolayı üzülen kimse mü'mindir.” Bilindiği gibi Tabiûn döneminden sonra; İslâm topraklarının sınırları, Türkistan'dan Fas'a kadar genişlemiş ve değişik kültürlere mensup olan insanlar Müslüman olmuşlardır. Bu insanların; Müslüman olur-olmaz, atalarının kültürlerini bir tarafa bıraktıklarını iddia etmek kolay değildir.  Bu dönemde Müslümanlar; Asr-ı saadette hiç konuşulmayan, hatta  gündeme dahi gelmeyen, birçok mesele ile karşı karşıya kalmışlardır. Melik-i Adud vasfına haiz olan emir sahipleri; iktidarlarını sürekli kılabilmek için, değişik bid’atlerin yayılmasını arzu etmişlerdir. Kimlik krizinin ortaya çıkmasında, fasid olan örflerin, atalar kültürünün, bidât ve modern hurafelerin önemli bir  payı vardır.

Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #1 : 15 Mart 2011, 23:43:26 »

Zeynepder: Müslüman hanımın misyonu çerçevesinde günümüzde Müslüman hanımı nereye oturtabiliriz?

HÜSNÜ AKTAŞ: Yeryüzünde Allah’ın (cc)  halifesi olan insanoğlu, ilâhi tekliflerin muhatabıdır. Kur'an-ı Kerim'de, kadın ve erkek cinsini ifade için "En Nas"(insanlar) teriminin kullanıldığı malûmdur. Zahiri ûlemasından İbn-i Hazm " El İhkam" isimli eserinde, ilâhi tekliflerin herkesi  ilzam ettiğini  ifade etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur:  "Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) hem erkeklere, hem de kadınlara eşit şekilde gönderilmiştir. Kur’an ve sünnette yer alan teklifler; aynı şekilde hem erkeklere, hem de kadınlara mükellefiyet getirir. Bu teklifleri, açık bir nass veya icma olmadıkça sadece erkeklere tahsis edip, kadınları dışarda bırakmak caiz değildir." İmam-ı Münavi ‘Feyzû’l Kadir’ isimli eserinde ‘Silahlı mücadele (kıtal) ve Cum’a namazı müstesna olmak üzere’, erkeklere mükellefiyet getiren her hükmün, kadınlara da mükellefiyet getirdiğini izah etmiştir. Dolayısıyla  Müslüman kadınların  ilâhi teklifleri  ihlâsla edâ etmek için;  hem tekliflerin rükünlerini ve  şartlarını iyi öğrenmeleri, hem ihsan haline riayet ederek edâ etmeleri gerekir. Aydınlanma felsefesinin  (modernizmin)  ön plâna çıkardığı  ‘Kadın-Erkek Eşitliği’ safsatasını bir kenara bırakmaları, ısrarla adalete riayet etmeleri zaruridir. Zerre miktarı iyiliğin de, zerre miktarı kötülüğün de hesabının sorulacağı güne hazırlanan  mü’min kadınların ve mü’min erkeklerin; velâyet hukukuna riayet etmeleri ve İslâm ahlakının yayılması için, bütün imkanlarını seferber etmelerinde fayda vardır. 

Zeynepder:
Hocam, özellikle öğrenmek istediğimiz bir konu da, “iyiliklerin hâkim olması için” Müslüman hanıma düşen rol günümüzde nasıl çerçevelenebilir?..

HÜSNÜ AKTAŞ:
Hesap gününe hazırlanan her mükellefin  imtihanı kazanabilmesi için, ilâhi tekliflerin keyfiyetini öğrenmesi ve  ihlâsla edâ etmesi farzdır. Hakkı tebliğ etmek,  insanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak,  farz-ı kifaye  hükmünde olan salih bir ameldir. Müfessir İmam Ebûbekr İbn-i Arabi "İnsanlara  iyilikleri emretmek  ve onları  kötülüklerden alıkoymak dinin ve hilâfetin aslıdır" diyerek, bir inceliğe işâret etmiştir. Asr-ı saadette "Emr-i bi'l Ma'rûf ve Nehy-i Ani'l Münker" farzının edâsı için,  Hisbe teşkilatının kurulduğu malûmdur. Arapça olan Hisbe kelimesi, "İhtesebe"  fiil kökünden gelir. Lugat manası, ücret veya sevap  kazanmaktır. Allah'ın  (cc) rızasını kazanmak niyetiyle, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan kimselere " muhtesib" ünvanı verilmiştir.  Hisbe hizmetlerinin düzenli olarak yerine getirilebilmesi  için, maddi ve manevi imkânlara ihtiyaç vardır. Çünkü kötülüğü önlemede bir vasıtadan  diğer bir  vasıtaya geçmenin, temekkün (imkan ve güç yetirme) şartına bağlı olduğu sünnetle sabittir: "Sizden bir kötülüğü gören, onu eliyle düzeltsin.. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltesin, Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Fakat  bu, imanın en zayıfıdır.’
Müslümanların "hayırlı ümmet" olma vasıflarını  koruyabilmeleri için; imanlarını muhafaza etmeleri,  insanlara  iyilikleri emretmeleri ve onları kötülüklerden alıkoyamaları şarttır.  Kur'an-ı Kerim'de " Siz insanlar içinden ortaya çıkarılan, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz" (Al-İ imran: 110) hükmü beyan buyurulmuş ve hayırlı ümmetin   üç  önemli vasfı beyan edilmiştir. Peygamberimiz  Efendimiz’in (sav)  bu sâlih amelin terkedilmesi halinde nelerin ortaya çıkabileceğini haber verdiği de  malûmdur: "Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah'a andolsun ki; siz ya iyilikleri  emreder, kötülüklerden alıkoymaya çalışırsınız, ya  bu salih ameli  terkedersiniz. Terkettiğiniz zaman Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman (azabın kaldırılması için) dua edersiniz. Fakat dualarınız  kabul edilmez."
İslâm ûleması: "Allah'ın kitabında ve Peygamberin sünnetinde delili bulunan, güzel görülen, akl-ı selim ve ilim sahipleri tarafından  övülen (müstahsen bulunan) her şeyin ma'rûf olduğunda" ittifak etmişlerdir. Münker ise; şer'an ve aklen kabul edilmesi mümkün olmayan her türlü kötülüğün ortak vasfıdır.  İslâmi literatürde "Ma'rûf" ve "Münker" kavramları (kelime manalarında olduğu gibi) birbirinin zıddı keyfiyete haizdir.  İslâmi  literatürde siyasetin: "İnsanları dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salah ve menfaatlerine çalışmak"  şeklinde ifade edildiği malûmdur. Adil siyaset;  insanların zaruri, haci ve tahsini maslahatlarını elde etmelerine  vesile olan bütün faaliyetleri içine  alan bir keyfiyete haizdir. 
 Müslümanların kıyamete kadar, bu hayırlı hizmetleri edâ etmeleri zaruridir. Eğer müslümanlar İslâm fıkhını uygulayan bir devletin teb‘âsı olma  şerefine  kavuşabilirlerse; kendi içlerinden seçtikleri emirleri  ve O'nun  tayin ettiği âlimler  "hisbe hizmetlerini"  edâ edecekleri için, mesûliyetleri sözkonusu değildir. Zira Rasûl-i Ekrem'in (s.a.v) "İnsanlara ancak emir vaaz-ü nasihat eder veya emir tarafından görevlendirilmiş bir kimse!.. Üçüncüsü ancak mürai (riya ve gösteriş için yapan) kimsedir." buyurduğu malûmdur. Kadınların ‘Muhtesibe’ olarak görev alıp-alamıyacakları konusunda, farklı eğilimlerin bulunduğunu söylemek mümkündür.  Fiili sünnette (uygulamada) durum şudur: Peygamberimiz Efendimiz’in  (s.a.v.) Semra binti Nübeyk el-Esedi isimli bir kadını Medine'de muhtesip olarak görevlendirdiği, Hz. Ömer’in hilafeti dönemine kadar  bu görevine devam ettiği  bilinmektedir.  Hz. Semra'nın (r.anha) çarşı ve pazarlarda ‘iyiliklerdin emredilmesi’ görevi ifa ederken, Sahabe arasındaki bazı ticari ihtilafları çözdüğü de malûmdur.  Prof. Muhammed Hamidullah yine hisbe teşkilâtında görev yapan Şifa binti Abdullah için şöyle demektedir: "Bu hanımın en azından ticari ihtilafları hükme bağlamak için, muhakeme yetkisini kullanması gerekmiştir."  Bu noktada bir inceliğe daha işaret etmekte fayda vardır. İslâm fıkhını reddeden, farzları hafife alan ve haramların yayılması için gayret sarfeden bir devletin vatandaşları  olan müslümanların mesûliyetleri daha ağırdır. Bu durumda olan müslümanların; cemaat  haline gelmeleri, kendi içlerinden birisini emir seçmeleri ve zaruri olan bütün müesseseleri  kendi imkânlarıyla kurmaları gerekir. Bu cemaat içerisinde mü’min kadınların da ‘insanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak için’  görev almaları elzemdir. 

Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #2 : 15 Mart 2011, 23:44:56 »

Zeynepder: Müslüman hanım açısından baktığımızda, hem mevcut yasalar açısından ve hem de geleneksel anlayış açısından iki önemli probleminin var olduğunu görüyoruz. Mâlumunuz bir tarafta yasaklar ve diğer tarafta sosyal yaraların sarılması noktasında yapılabilecek işlerden el çektirilen bir anlayış... Bu noktada bizlere önerileriniz, önümüzü daha net görmede bize yardımcı olacaktır…

HÜSNÜ AKTAŞ:
İslâm ûleması; ‘her mükellefin, içinde bulunduğu halle ilgili ilimleri öğrenmesi farzdır.’ hükmünde ittifak etmiştir. İmam Burhanûddin Ez Zernûci ‘Hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle ilgili ilimleri öğrenmek her müslümanın üzerine farzdır’ hükmünü zikretmiş ve bahsin devamında da şu genel kaideyi hatırlatmıştır: ‘Farzı yerine getirmeye vesile olan şey farz, vacibi yerine getirmeye sebep olan herşey de vacip olur.’ Bu tesbitten sonra, Müslümanların içinde bulunduğu halin tahliline geçebiliriz. Aydınlanma Felsefesi’nin  (modernizmin) etkisinde kalan  bazı Osmanlı aydınlarının, Meşrutiyet Dönemi’nde "din ile devlet işleri arasındaki münasebeti", dolayısıyle lâiklik ideolojisinin mahiyetini tartışmaya başladıkları malûmdur.  Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi "Siyasi açıdan lâiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bunu savunan devlet adamları ve münevverler (aydınlar), laikliğin mahiyetini ya bilmiyorlar, ya da bilerek ihanet ediyorlar. Laiklik felsefesi; Kur'an ve Mütevatir Sünnetle sabit olan ahkâmın Allah (cc) tarafından indirildiğine  iman ile bağdaşmaz.’ diyerek laikliği reddetmiştir. Buna mukabil başta Abdullah Cevdet olmak üzere, Ziya Gökalp ve Ali Suavi gibi aydınlar, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını savunmuşlardır.  Cumhuriyet Dönemi’nde İslâm fıkhına meydan okuyan devlet adamları; önce lâiklik felsefesine uygun olduğuna inandıkları kanunları çıkarmışlar, daha sonra kendi çıkardıkları kanunları 'Mukaddes Metinler'  gibi savunmaya başlamışlardır. Artık onların 'değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez' (Mukâddes) ilkeleri vardır.  Vatandaşlarının neye inanacaklarını, hangi kıyafetlerle sokağa çıkacaklarını, neyi düşüneceklerini ve bu düşüncelerini nasıl ifade edeceklerini tesbit eden sivil ve asker bürokratlar, modernizmin getirdiği ‘sivil din’  anlayışını ön plâna çıkarmışlardır. Bilindiği gibi  ‘Sivil Din’ kavramını ilk olarak Fransız filozof J.J. Rousseaû, 1762 yılında yayınlanan  ‘Sosyal Sözleşme’ isimli eserinde kullanmıştır. Bu filozofa göre, temelinde din olmayan hiçbir devlet yoktur. Ancak O'nun kasdettiği din, kendisinin "çoğulcu bir toplumun ahengi açısından tehlikeli bulduğu Hıristiyanlık gibi semavi bir din" değil, devletin "vatandaşların önce kendisine sadakatini, sonra yürürlükteki  anayasasına itaat etmesini" sağlayacak olan yapay/suni bir dindir. Savunduğu tezin mahiyeti, özet olarak şudur:  "Devlet, vatandaşlarının kanunlara bağlılığını sadece yazılı müeyyideler yoluyla sağlayamaz. Kendisine sadakati sağlayabilmek için, halk ile arasında manevi bir bağın oluşturulması gerekir."  Filozof J.J. Rousseau'ya göre sivil din; toplumun dini sadakatini, tekrar toplumun kendisine ve devlete göstereceği bir doktrin olmak zorundadır. Her kavim, dini değerlerle zenginleştirdiği bir kimlikle yaşayabilir. Sivil din, kutsal devlet kimliğini şekillendiren bir araçtır. Kurtuluş günleri, kahramanlık türküleri, ulusal bayrak gibi semboller ve resmi törenler, bu kimliğin devamı için elzemdir.
Modern-sivil din projesi sadece Fransa'da değil; aydınlanma felsefesini benimseyen bütün dünya ülkelerinde, her ülkenin kendi özel şartlarına göre şekillenmiştir. Ayrıca sivil din projeleri, ulusal güvenlik kaygıları sebebiyle birbirinden farklıdır. Ancak bu projelerin, insanların ( vatandaşların) dünya görüşlerini şekillendiren  ve inançlarını  değiştiren bazı   ortak hedefleri vardır. Bu ortak hedeflerini, maddeler halinde izah etmek mümkündür.
Birincisi: Münzel kitaba dayanan bütün dinlerde; hüküm koyma hakkı Allah'a ,  konulan ilâhi hükümlere uyma vazifesi ise insana  mahsustur. Sivil din projesi'nde, hüküm koyma hakkı, devlet adamlarına mahsus olan bir haktır. Din, devletin temel hedeflerine hizmet ettiği ve devlet adamlarının işine yaradığı müddetçe önemlidir. Sivil din anlayışı, insanların sadece yaşama biçimlerini değiştiren basit bir programın uygulanmasından ibaret değildir. Bu proje, insanı yerinden eden, onu kendisine ve kendi dışındaki dünyaya yabancılaştıran (tabiata, diğer canlılara vs.) insanın mukaddes-münzel din idrakini parçalayan, "modern-ulus devlet/mukaddes resmi ideoloji" anlayışını telkin eden,  insanın yeryüzündeki varlık sebebini yemek, içmek, eğlenmek ve barınmak gibi dünyevi  ihtiyaçlarıyla sınırlandırmasını sağlayan  bir projedir.
İkincisi: Modern-sivil din anlayışı; insanı yeryüzünün halifesi değil, sahibi olarak gören, münzel kitaba dayanan bütün dinlerin iman esaslarını ve mukaddes değerlerini, prağmatik gerekçelerle değiştiren bir projedir. Varlığın öznesi olarak sadece insanı, mekânı olarak sadece 'dünya'yı', zaman olarak da sadece 'şimdi'yi' merkeze alan; bu yönüyle insanoğlunu Allah'a (cc) ve ilâhî olan herşeye karşı lâubaliliğe sevkeden bir projedir.
Üçüncüsü: Modern-sivil din projesi; münzel kitaba dayanan dinlerin hedeflerini tahrif ettiği için, insanların din ve vicdan hürriyetlerini ortadan kaldıran, bunun yerine tahrif edilmiş 'Din ve Vicdan Özgürlüğü' anlayışını yerleştiren bir projedir. Günümüzde yaşayan müslümanların;  hiçbir münzel kitaba dayanmayan ve modern-ulus devletler tarafından dayatılan bu projeye karşı mücadele vermeleri gerekir. Sivil din projesi; sadece İslâm'a değil, münzel kitaba dayanan bütün dinlere karşı uydurulan yepyeni bir devlet dinidir.
Dördüncüsü: Münzel kitaba dayanmayan sivil din anlayışını benimseyen politikacıların dindarlık iddiaları; ahiret gününde hesaba çekilme şuurundan mahrum olan ve gösteriş merakına kapılan, 'Mekke Müşrikleri'nin' dindarlık anlayışlarından farklı değildir.
Beşincisi: Sivil din projesi gerçekten moderndir. Çünkü sadece yaşanılan zamanı (şimdi'yi) önemser  ve içinde yaşanılan zamanı tüketebildiği kadar tüketir. Bu projeyi şekillendiren devlet adamları; kendilerini Allah'ın (cc) indirdiği hükümlerden müstağni saydıkları için, insanları hevâlarına göre yönetme ihtirasından kurtulamazlar. Türkiye'nin sivil din projesinde, Aydınlanma Felsefesinin ve Fransa'da uygulanan Lâisizm (lâikçilik) anlayışının önemli bir yeri vardır. Modern-sivil dinin etkisinde kalan bazı müslümanların 'dünyevileşme hastalığına' tutulmaları, bazı önemli problemleri beraberinde getirmiştir.  Dolayısıyle  her mükellefin,  nefis muhasebesi yapması ve ısrarla kendisine , 'ölümden sonraki hayata hazır mıyım?'  sualini sorması  zaruridir. Muhakkak ki içinde yaşadığımız âlem, imtihan dünyasıdır ve her imtihanın bir neticesi vardı

Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #3 : 15 Mart 2011, 23:46:17 »

Zeynepder; Özellikle ülkemiz açısından baktığımızda İslâm adına yapılan yanlışlar sayılamayacak kadar çok… Bunun sebebi nedir sizce?

HÜSNÜ AKTAŞ: Cemiyet halinde yaşayan insanların itikadi, siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Kaynağı farklı da olsa, bu hükümlerin insanlara  belirli  vazifeleri yüklendiğini söylemek mümkündür. Kur'an-ı Kerim'de "İnsan kendisinin başı-boş bırakılıvereceğini mi zannediyor?"(El Kıyame Suresi 36) sualinin sorulduğu ve bunun mümkün olmadığının haber verildiği malûmdur. Bu ayette geçen "Es-Südâ" kelimesi, emirsiz ve yasaksız anlamına gelir. Vazife ve mes'ûliyet şuuru, irade sahibi her mükellefin en önemli meselesidir. İradeden mahrum olan kimselerin, dünyevi ihtiraslarına ve gayr-i meşrû şehvetlerine teslim olmaları mümkündür. Peygamberimiz Efendimiz'in (s.a.v.): "Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-î emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur."  buyurduğu malûmdur. Hiç  ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde  koşan bir insanın, yaratılış hikmetini muhafaza edebilmesi  mümkün değildir. Dolayısıyla her mükellefin, ilâhi teklifleri hafife alması ve kendi nefsine zulmetmesi mümkündür. Bu en büyük tehlikedir. Meselenin bir diğer boyutu da şudur:  İslâm Fıkhı’nın mahkûm edildiği, farzların yasaklandığı ve haramların teşvik edildiği ülkelerde yaşayan müslümanlar ile ‘Darû’l İslâm’da yaşayan müslümanların problemleri birbirinden farklıdır. Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmedilen bir İslâm beldesi için üç farklı tehlikeden söz etmek mümkündür: Birincisi: Kâfirler, İslâm ülkesini işgal ve istilâ edebilirler. İkincisi: Bir şehir veya bölge halkı topluca irtidad ederek, Darû’l İslâm’ın sınırları içindeki bir beldeyi ele geçirebilirler. Üçüncüsü: Mü’minlerin emirine zimmet akdi ile bağlı olan gayr-i müslimlerin, bu akdi bozmaları ve İslâm toprağını istilâ etmeleri mümkündür. Geçtiğimiz yüzyılda İslâm topraklarında, bu üç tehlikenin aynı anda yaşandığını söylemek mümkündür. Elbette Müslümanların emperyalist müstevlilerin ihtiraslarına teslim olmaları ve küfür ahkâmını kalben benimsemeleri mümkün değildir. Eğer aksi bir durum söz konusu ise, sebeplerinin iyi tahlil edilmesinde fayda vardır. Öncelikle şu iki durumun ve halin gündeme girmesi mümkündür. Birincisi: İslâmi eğitimin zaafa uğraması ve müslüman olduğunu söyleyen kimselerin tekliflerin mahiyetini bilmemesi durumudur. Mükellefin farzların yasaklandığı ve haramların teşvik edildiği bir ülkede doğması ve büyümesi, hükümleri bilmemesini beraberinde getirebilir. Yaygın olan hal budur. İkincisi: Tağuti güçlerin zulmüne uğrayan ve ikrah sebebiyle ‘emrolunduğu gibi’ yaşayamayan müslümanların içinde bulundukları haldir. Dolayısıyle  İslâm adına yapılan yanlışların bir değil, birden fazla sebebi vardır.


Zeynepder: Sosyal dönüşümde Müslüman kadının misyonu ne olmalıdır?..

HÜSNÜ AKTAŞ: İçinde yaşadığımız alem imtihan dünyasıdır. İmtihan dünyasında;  hem Allah’a (cc) teslim olan insanlar, hem de hevâlarını ilâh edinen kimseler (gayr-i müslimler) birarada yaşayacaklardır. Elbette bu itikadi ihtilâfın; siyasi, hukuki, ahlaki ve psikolojik neticeleri vardır. Velâyet hukukuyla, insanoğlunun ünsiyet kabiliyetini  birbirinden ayırmak mümkün değildir. Allah’a(cc) tahkiki imanla teslim olan, ihlâsla ibadet eden ve daima ilahi murakabe altında olduğunu idrak eden mü’min kadınların ve mü’min erkeklerin birbirlerinin velisi oldukları, muhkem nassla haber verilmiştir: ‘Mümin erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridir. Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunları (Allah) rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azizdir ve hakimdir.’ (Et Tevbe Sûresi: 71) Mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların birbirlerinin velisi hükmünde olması, hem bazı mesûliyetleri, hem de yeryüzündeki hilâfet vazifelerini gündeme getirir. İnsalara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak, sosyal değişimin  ‘olmazsa olmaz’ şartıdır. Bu noktada ‘nasihat’ kavramı üzerinde durmakta da fayda vardır. İnsanları hayra çağırmak, aile efradına ve  çevresinde bulunan müslümanlara nasihat etmek, bütün peygamberlerin sünnetidir. İmam-ı Şâfii (rh.a) ‘Er Risale’ isimli usûl kitabında; nasihatin hükmünü ve keyfiyetini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: "Müslümanlara nasihatta bulunmak, terkedilmemesi gereken bir farzdır. Bu farzı, sadece  nefsine zulmeden kimselerin terketmeleri mümkündür. Hakkı yerine getirmek ve müslümanlara nasihatta bulunmak, aynı zamanda Allah'a (cc) itaat hükmündedir. Allah'a itaat ise, bütün hayırları içine alır. Sahabe-i Kirâm'dan Hz. Cerir b. Abdullah'ın, Hz. Peygambere "Her müslümana nasihat etmek üzere bey'at ettim" dediği sabittir. Mü’min kadınların; birbirleriyle iyilik ve takva hususunda yardımlaşmaları  farz olduğu gibi, birbirlerine nasihat etmeleri de farzdır. Bu farzları ihlâsla  edâ eden kadınlar; ferdi, ailevi ve ictimai değişimde önemli bir görevi yerine getirmiş olurlar.
Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #4 : 15 Mart 2011, 23:47:16 »

Zeynepder:Müslüman hanımın yerinin dört duvar arası olduğu söyleniyor. Bu durumda fıkhımıza göre  sosyal hayattaki sorunların giderilmesinde hanımlara her hangi bir sorumluluk
yok mudur?..


HÜSNÜ AKTAŞ:
Hesap gününe hazırlanan mü’minlerin; sözlerinde ve amellerinde mûtedil olmaları, ifrâd ve tefritin getirebileceği musibetlerden korunmaları zaruridir. İmam Seyyid Şerif Cürcani, "ifrad ve tefritin haddi aşmak olduğunu" belirtmiş ve şu tesbitte bulunmuştur:" İfrâd, ziyâde ve kemâl yönünden haddi aşmaktır. Tefrit ise, eksiltme ve kısaltma yönünden haddi aşmaktır." Tarih boyunca ifrat ve tefrit hastalığına tutulan müslümanlar; hem kendilerine, hem de diğer kardeşlerine zarar vermişlerdir. İlâhi  teklifleri ihlâsla yerine getirmek, sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu  unutmamak, her mü'minin asli vazifesidir. Mü’min kadınların, ailenin nafakasından mesû’l olmadıklarını ifade için ‘ mü’min hanımın yeri dört duvar arasıdır’ demek mümkündür.Zira çarşı-pazara çıkmaları, tarım işiyle meşgul olmaları ve diğer kazanç getiren işlerde çalışmaları, tek kelimeyle iktisadi faaliyetlerle meşgul olmaları emredilmemiştir. Kaldı ki kadınların, evlerinde oturmaları, yani sizin tabirinizle ‘dört duvar arasında bulunmaları’, İslâm’a hizmet etmelerine engel değildir. Cahiliye teberrücünü yasaklayan muhkem nassda, kadınlara ‘evlerinde oturmaları’ tavsiye edilmiş ve meâlen şöyle buyurulmuştur:" Evlerinizde oturun. Evvelki cahiliyet (devri kadınlarının kırıla-döküle) yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin"( El Ahzab Sûresi:33.) Mü'min kadınlara ‘Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin" emrinin verildiği de muhkem nasslarla sabittir.   Ayrıca  mü'min kadınların; hem avret mahallerini örtmeleri (tesettüre riayet etmeleri)  hem de cahiliye teberrücünden korunmaları farz kılınmıştır. Ayet-i Kerime'de yer alan "cahiliye teberrücü" , önemli bir sosyal hastalığın ifadesidir. Mü'min bir kadının; yabancı erkeklere güzel görünmek niyetiyle, kılık-kıyafet ve süslenme hususunda yaptığı her şey teberrüce dahildir. İmam-ı Kurtubi:"-Kadının vücûdunun şeklini ve güzelliğini ortaya koyan ince elbise giymesi de teberrüc cümlesindendir. Zira Peygamberimiz Efendimiz (sav) böylelerini "giyinik çıplaklar" olarak vasıflandırmıştır. " diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. İmam Kâtade ve İbn-i Nacih "Kadınların kırıtarak, kırıla-döküle yürümeleri ve nâz-u neşve yapmalarına teberrüc denilir" tarifini esas almışlardır. Bu meselede mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların; ifrad ve tefrit hastalığına tutulmamaları , istişare ederek maslahata ve hikmete uygun amellerde bulunmaları elzemdir.Cemiyet hayatında görülen problemlerin çözülmesinde; hem mü’min kadınların, hem  de mü’min erkeklerin önemli mesuliyetleri vardır.  Her iki cinsen, iyilik ve takva hususunda birbirleriyle yardımlaşmaları gerekir.

Hocamıza teşekkür ediyor sağlık sihhat ve  ebedi hayatında Salihlerle haşr olmasını niyaz ediyoruz Rabbimizden..
Kayıtlı
gultanesi
Bismillah
*

DUÂ: 2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7



Site
« Yanıtla #5 : 19 Mart 2011, 13:31:00 »

 Allah Razı Olsun Yusuf hocamdan ve sizlerden...
Kayıtlı

Hayat Bir Savastir...
Benimse Tek Silahim Aklim ve Inancimdir...
Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 340
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2772


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« Yanıtla #6 : 25 Mart 2011, 22:26:13 »

rabbim razı olsun emeği geçenlerden.oldukça doyurucu bir röportaj olmuş.
Kayıtlı

Ebu Yusuf
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 237
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1336



« Yanıtla #7 : 25 Mart 2011, 23:32:35 »

Hüsnü hocamdan alalh razı olsun. Geçen gün Portaldan okumuştum .. Çok sorunun altını çizdim ama bazı soruları hocam yüzeysel cevapladı yada benım kıt aklım almadı.

Üstadlarla yapılan röportajlar bereketli oluyor. Onlar ümmete ve bu coğrafyaya mal olmuş insanlar. Rabbim onların kıymetlerini bilmeyi lutfeylesin bizlere.
Kayıtlı
Sabiha Ateş Alpat
Yönetici
Laİlaheİllallah
*****

DUÂ: 420
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 542



Site
« Yanıtla #8 : 26 Mart 2011, 08:34:10 »

Hüsnü hocamdan alalh razı olsun. Geçen gün Portaldan okumuştum .. Çok sorunun altını çizdim ama bazı soruları hocam yüzeysel cevapladı yada benım kıt aklım almadı.

.




Kardeşim baktım ama  yorum göremedim... Buradaki soru Hüsnü Hocaya mıydı onu da anlayamadım...Açıklayabilirsen   açıklama getirelim...
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: