Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Harun Ünal Röportajimiz  (Okunma Sayısı 1103 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« : 28 Şubat 2011, 22:34:50 »

Zeynepder: Harun Ünal kimdir? Hocam bize kendinizi tanıtır mısınız?

   Bismillah, el-Hamdulillah, Vassalatu vesselamu Ala Resulillah.

Harun Ünal: Allah’ın selamı ile sizleri selamlarken, hemen sorularınızın cevabına geçeyim. Şöyle ki:
   Konyalıyım, 1947 yılında Konya-Kulu doğumluyum. Köyümde hıfzımı bitirdim, değişik hocalardan Kur’an talimini aldım. Ayrıca Konya’da değişik ilim adamlarından medrese usulü öğrenim gördüm. 1962 yılında dışarıdan İlkokulu bitirdim. Aynı Yıl Konya İmam–Hatip okuluna (o günkü adı ile) girdim. Naklen gittiğim Burdur İmam Hatip okulundan 1969 yılında mezun oldum. 1970 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü kazandım. 1974 yılında mezun oldum. İmam Hatip, Vaiz, öğretmen ve idareci olarak görevlerde bulundum. Yedek subay olarak askerliğim yaptım. Diyanet Haseki Eğitim merkezinde ayrıca Arapça bölümünde yaklaşık iki yıl kadar eğitim gördüm. Bir ara görevden ayrıldım. 7 yıl aradan sonra tekrar göreve döndüm ve 1999 yılında kendi isteğimle emekliye ayrıldım. İki yıl kadar Almanya’nın Köln ve Berlin şehirlerinde, Nürnberg’de görev yaptım. Ayrıca altı ay kadar bir zaman diliminde Avusturya Graz kentinde görev yaptım. Bugüne dek ağırlıklı çeviri olmak kaydıyla yüzün üzerinde eser verdim. Nesefi Tefsiri (on cilt), İslam’a göre Dost ve Düşman, Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Uydurma Hadisler gibi kimi birkaç ciltten oluşan, kimi roman boyunda olan çeviri ve telif olarak serlerim var.  Seyit Kutup, Said Havva, Yusuf el-Karadavi, Mevdudi, Sallabi, F. Yeken ve benzeri ilim ve fikir adamlarından çevirilerim oldu.
   1970 yılından bu yana hep İstanbul ikamet etmekteyim. Evliyim, hayatta olan ikisi erkek ve ikisi kız olmak üzere dört çocuğum var. Evli olan üç çocuğumdan 12 torun sahibiyim. Halen çeviri ve telif çalışmalarımı sürdürmekteyim

Zeynepder: Biz Bir hanım Derneğiyiz bu neden sorularımıza hanımlardan başlamak istiyoruz. Tarih boyunca en çok istismara uğrayan konulardan biri kadın konusu… Evvela şunu sormak istiyoruz. Neden kadın konusu hep tartışılan, gündem olan bir konudur?

Harun Ünal:Günümüz müslümanları, İslam’ı Kur’an’dan ve Sahih sünnetten öğrenmeyi değil de, genelde mistik ya da Tasavvufi kaynaklardan öğrenmeye çalıştıklarından, özellikle kadına bakış açısı o, çerçevede değerlendirilmektedir. Çünkü Mistik ya da Tasavvufi inanışlar genelde Hint, eski Roma kökenli birtakım felsefi görüşlerin de karıştırılmasıyla, adına İslam diye bir de kılıf uydurmak suretiyle oluşturdukları batıl, hurafe ve bidatlere dayalı karma bir inanç sistemini oluşturmaktan kaynaklanmaktadır.
   Bu tür inanışlarda kadın, insan bile değildir. Sadece gerektiğinde yararlanılan ve istenildiğinde hayvanlar gibi dövülmesi mubah olan –ki bu, İslam’a da aykırıdır. Zira İslam hayvanlara bile eziyeti haram kılmıştır- bir varlık gibi kabul edilmiştir. Eski Araplarda özellikle kadınların diri diri gömülmesi bunun tipik örneğidir.
   Bu arada şunu da belirtmeliyim, Araplar kız çocuklarını diri diri gömmüşlerdir ama Hz. Ömer için söylenen ve kızını diri olarak gömdüğü rivayeti tamamen asılsızdır. Hiçbir sahih kaynakta yer almaz. Bu, Hz. Ömer’e yapılan bir iftiradır.
   Eski Yunan, Roma, Hint ve cahiliye Arap inancı ve uygulamalarının geleneksel olarak sonraki dönemlerde, özellikle İslam’ın sınırlarının genişlemesiyle sonradan İslam’a sokulan yanlış bir düşüncenin sonucudur.
   Kadın, Kur’an ve Sahih Sünnet bağlamında ele alınmadığından, tamamen toplumdan dışlanmıştır. Oysaki Hz. Peygamber (s), kadının, erkeğin öteki yarısı olduğunu söylemiş, erkeksiz kadın, eksik olduğu kadar, kadınsız erkek de, o nispette eksiktir. Kaldı ki Allah Resulü (s), gazvelerinde mutlaka yanlarına eşlerinden birini alırdı. Nitekim Tebuk seferinde yanına Hz. Aişe annemizi–ki İfk olayı da bu sefer esnasında meydana gelmiştir- almışlardı. Kimi kadınlar da hasta ve yaralıları tedavi etmek için orduya katılırlardı.
   Hatta Hudeybiye’de (h:6; m:627) sahabe, Hz. Peygamberin emrine rağmen sahabenin kurbanlarını kesmede yavaş davranmaları üzerine, Resulüllah (s) Hz. Sevde annemizle istişarede bulunur ve onun, “sen kurbanını kes, ashabın peşinden gelir” tavsiyesiyle hareket etmesi olayı, İslam’da kadının asla dışlanmadığını gösteren birçok örnekten sadece iki tanesidir. Bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür.
   Hz. Hatice’nin, Mekke’de müslümanların üç yıl boyunca muhasara altında kaldıklarında, tüm mal varlığını Allah Resulünün emrine vermesi, İslam kadının ne kadar şuurlu hareket ettiğinin bir başka örneğidir. Yine yüce Allah’ın, “kalk ve uyar” emriyle, yatağından kalkması ve eşi Hz. Hatice’nin, neden kalktığını sorması üzerine, Hz. Peygamberin gelen emri bildirmesi ve: “Kim bana inanır?” demesi üzerine, Hz. Hatice’nin, “Hiç kimse inanmazsa bile, sadece ben sana inanırım” diyerek, eşinin yanında yer alması, İslam kadının ne kadar şuurlu olduğunun bir örneğidir.
   Ayrıca o günün Müslüman erkekleri de, hiçbir zaman, eşinin bu çalışmalarına asla mani olmamışlardır. Tüm İslami çalışmalarda yer almalarına izin vermişlerdir. Hatta bu manada, kadınlar, sadece kendilerine özgü olmak kaydıyla, nasihat etmesi, ilim öğretmesi için Allah Resulünden ayrı bir gün tahsisini bile istemişlerdir. Nitekim Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın oğlu yani Hz. Ömer’in torunu, eşini camiye ve mescide göndermek istememiş, gelini, kayın pederi olan Abdullah b. Ömer’e durumu şikâyet etmiş, o da, izin vermesi için, oğluna baskı yapmıştır. Oğlunun, “bu zamanda kadın mescide gönderilemez” demesi üzerine, babası Abdullah b. Ömer, Allah Resulünün uygulamasını hatırlatmış ve gerekeni yapmaması halinde kendisiyle konuşmayacağını ve hatta bu yüzden uzun bir süre dargın kaldıkları gelen rivayetlerde mevcuttur.
   İşte bu ve benzeri durumları ya bilemediğimizden veya kendimizce birtakım bahaneler uydurarak kadını evlere hapsetmeye çalışmışız ve bu bağlamda da uydurulan mevzu hadisler, bu düşüncede olanlara can simidi gibi erişmiştir. Bir Rus veya Çin Atasözü var, “Kadın, değerli halı gibidir, dövdükçe değer kazanır” ya da “kadının karnından çocuğu, sırtından da sopayı eksik etmeyeceksin” tekerlemeleri, adeta birer hadis haline getirilerek böylece kadın üzerinden hep günden oluşturulmaya çalışılmıştır. Ona, “elinin hamuruyla erkek işine karışma” diyerek, onun doğal olan görevlerini bile engellemişizdir.    “Kadınlara yazı yazmayı öğretmeyin, onlara nur suresini ezberletin ve yün eğirmesini öğretin” diye de Allah Resulüne iftira ederek hadis diye sunmuşuz.  İşin acı tarafı, kimi kadınlar da bunlara çanak tutmuşlardır. Bu gibi hurafeleri ve uydurmaları din kabul ederek, kocalarının esiri ve kölesi haline gelmeyi kabullenmişlerdir. Nitekim kocalarının yaralarını irinlerini bile yalatmaya gitmişlerdir. Usulde bir kural vardır, “Batıl makisun aleyh olamaz” yani batıl olan bir şey bizim için ölçü değildir. Oysa bizler, batılı hep ölçü aldığımızdan bunları sanki İslami ve dini imiş gibi bir kılıfla sunmuşuz.
   Bir de kimi hanım kızlarımız da, “ilim tahsil edeceğim” bahanesiyle, evlilikten imtina ediyorlar, evlenmeleri halinde eşlerinin kendilerinin, dini tebliğ faaliyetlerine engel olabileceği endişesiyle bekâr aklıyorlar. Bu da sünnete aykırıdır. Bundan da kaçınmak gerekir. Aslında burada iç içe geçmiş birçok konular var ki, hepsinin üzerinde ayrıca tek tek durmak lazım gelir.
   Özetlersek, kadın bir meta, bir mal değildir. Bir insandır. Allah Kur’an’da: “Ey iman edenler! Ey İnsanlar!” diye buyururken bu hitapta, erkek ve kadın eşittir. Dolayısıyla bazı istisnalar dışında, kadın da tıpkı erkek gibi İlahi hükümlerin tamamına muhataptır. Erkeğin bu gerçeği anlaması gerekir. Kadın, evinde çocuklarının öğretmeni, hemcinslerinin yardımcısı, eşinin de en büyük destekçisi ve onun öteki yarısıdır. Günümüz sömürü anlayışı bağlamında kadın, satılık bir mal ve bir reklam aracı olarak aşağılandığı halde, bunun bile farkında değildir.
   İslam kadını, model bir kadındır, örnek insandır. Çünkü onun modeli Hz. Meryem’dir, Asiye’dir, Hacer’dir, Sare’dir, Hatice’dir, Aişe’dir, Fatıma’dır. Bunların hangisi, İslam davasının dışında idiler? Günümüz müslümanları bu konularda fikir yormadıklarından, tek düzey bir çalışma içerisinde olduklarından ne yazık ki anlayışları da farklı olmaktadır. Bu nedenle de kadın hep gündemdedir. İşte bu sakat düşüncelerden kurtulmak için şu hususlara dikkat etmeliyiz:
   1- Sağlıklı manada Kitap ve sahih Sünnet bilgisine sahip olmalıyız.
   2- Saadet asrını çok iyi tanımalıyız.
   3- Gerek saadet asrında olsun gerekse farklı dönemlerde olsun Müslüman kadınların neler yaptıklarını, ne türden hizmetler verdiklerini, kürsülerde bir vaize olarak hemcinslerine ve erkeklere nasıl seslendiklerini öğrenmeliyiz.
   4- Medreselerde hocalık yaparak hem erkeklere ve hem kadınlara nasıl ders verdiklerini, bunların en başında da Hz. Aişe annemizin yer aldığını da unutmamalıyız.
   5- Bu nedenle kadın ve erkek olarak da eş seçimini de çok iyi v e yerinde yapmalıyız.
Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #1 : 28 Şubat 2011, 22:37:33 »

ZEYNEPDER: Asrısaadet’e bakınca, görülen net bir kimlik var. Herhangi bir bulanıklık yok. Günümüzde Yaşanan bu bulanıklığın ve kimlik karmaşasının nedeni nedir?

Harun Ünal: Bu sorunuzun cevabı, ikinci soruya verilen cevap içerisinde yerini almıştır. Sadece şu kadarını söyleyebilirim. Sağlıklı bir İslami bilgi, taassuptan uzak bir tebliğ çalışması, hiçbir zaman kendimizi beğenme gibi bir kibir ve gurur hastalığına kapılmama ve bizzat İslam’ı söz ile değil, özellikle eylemlerimizle kanıtlamalıyız. Allah, biz, Kur’an’da “Müslüman” adını vermiştir. Bu nedenle her zaman ve her yerde Müslüman kimliğimi söylemekten huzur duymalıyız, filancı ve falancı gibi damgalardan uzak durmalıyız. Onların varlığı içerisinde kimliğimizi yitirmemeliyiz.

Zeynepder: Uydurma hadisler ile ilgili çalışmanızı biliyor ve istifade ediyoruz. Hocam kadın konusunda uydurulan hadisler  en çok hangi konulara taalluk ediyor?.

Harun Ünal; Hemen her konuda kadınlar hakkında hadisler uydurulmuştur. Özellikle kadının insan olma kimliğini kaybettirmek adına, onun kişiliğini zedeleyen ve onu erkeğin kölesi konuna getiren rivayetler oldukça fazladır. Örneğin, kadın şeytanın askeridir. Sadece bu konuda vereceğim şu örnek, başkaca örneğe gerek bırakmayacak ve konunun da uzamamasını sağlayacaktır:  İşte hadis diye sunulan sözler:
   “Allah’ın, rahmetinden uzaklaştırdığı lanetli şeytan diyor ki; yüce Allah, beni huzurundan kovunca, ben de Rabbim olan Allah’tan niyazda bulundum, dedim ki; “Rabbim! Benim de, senden bazı isteklerim var. Mademki sen, beni huzurundan kovdun, bu dileklerimi yerine getirmeni isterim.” Yüce Allah da lanetli şeytana:
   “Ey lanetli şeytan! Nedir istediğin?” diye buyurdu. O da: “Mademki beni huzurundan kovdun, ben de, senin kullarını yoldan çıkartmak için senden asker isterim, bana asker lazım, bana güç gerekli” dedi. Yüce Allah da lanetli şeytana: “Şu sokaklarda gezip dolaşan kadınları, senin askerlerin kıldım” buyurur.
   Dikkat edilirse yüce Allah’tan gelmiş gibi kesin bir ifade ile yukarıdaki cümleleri okudunuz. Bu, hem Allah’a iftiradır ve hem de Allah’ın kulları arasında gözetmediği bir ayırımı, yazar Allah adına söyleyerek böyle bir cinayet işliyor. Bu türden bir eser de, din adına İslam toplumuna tavsiye ediliyor. Bu, gerçekten büyük bir cinayettir. Eşrefoğlu yine Allah adına söze devam ediyor:
   “Bu defa şeytan diyor ki, tekrar Rabbime dedim ki: “Rabbim! Bana kalacak yer de gereklidir.” Yüce Allah da: “Git, hamamlarla fasıklıkk yuvaları da senin kalacağın yerlerin olsun” buyurdu. Yine şeytan devamla: “Rabbim! Bana öyle bir yer ver ki, benim ailem, yardımcılarım, oralarda toplansınlar, yalan üretsinler, oyun ve eğlenceye dalsınlar, gıybette bulunsunlar, malayani sözler yani kendilerini ilgilendirmeyen sözleri konuşsunlar. Kısaca neler ve ne türden kötülükler yapacaklar ve planlayacaklarsa hep oralarda yapıp etsinler” diyor.
   Yüce Allah da ona: “O halde Pazaryerlerine, ticaret merkezlerine git, oralar senin ailenin ve avenelerinin, yardımcılarının toplantı yerleri olsun” buyurur.”
   Evet, bu satırlar hakkında herhangi bir değerlendirme yapmak istemiyorum. Değerlendirmeyi değerli okurlarıma bırakıyorum. Eşrefoğlu devam ediyor:
   “İşte bunun içindir ki salih kimseler dedikodu yerleri olan, boş sözlerin konuşulduğu, gıybetin yaygın olduğu bu yerlere gidip oturmazlardı. Eğer bir ihtiyaçları olursa çok acil bir şekilde giderler ve orada ihtiyaçlarını sağladıktan sonra fazla eğlenmeden hemen geri dönerlerdi.”

   Örnek olması açısından bir mevzu hadis daha verelim. Güya Resulüllah (s) şöyle buyurmuş:
   “Kadınlarınıza loğusa döneminde hurma yedirin. Çünkü loğusa dönemindeki herhangi bir kadın gıda olarak hurma alır yerse, bu kadının doğacağı çocuğu uysal olarak dünyaya gelir. Zira Meryem, oğlu İsa’yı doğuracağı sırada yiyeceği hurmadan ibaret idi. Eğer Allah katında hurmadan daha değerli bir şey olsaydı, Allah onu, ona yedirirdi.”
   Görüldüğü gibi bu hadis de mevzudur. Zaten mevzu olduğu sözün gelişinden anlaşılmaktadır. “Hurmadan daha üstün gıda bir maddesi olamaz”, demek ne kadar yanlış ise bu, “ gebeliği döneminde hurma yiyen bir kadının çocuğu uysal olur” anlamına da gelmez. Çünkü bu da çok sakat bir ifadedir.
   Eğer bu, gerçek olsaydı, genelde gıdaları ve ürettikleri ürünleri çoğunlukla hurma olan Arapların, uysal bir toplum olmaları gerekirdi. Özellikleri Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi azılı müşriklerin, azılı olmamaları gerekirdi. Bu adamlar ve benzerleri, İslam Peygamberini ortadan kaldırmak için her yola başvurmuşlardı. Ne tuhaftır ki, herhalde bunlar ya hiç hurma yemediler veya yedikleri hurmada bir sıkıntı var demektir. Evet, bu türden sakat rivayetlere itibar olunmamak lazım gelir.
   Bazı toplumlar, ürettikleri ürünleri satabilmek, kumaş ve benzeri şeylere revaç kazandırmak, bazı gıda maddelerine talebi artırmak adına Peygamber’in (s) ağzından hadisler uydurmuşlar ve haliyle bu yaptıklarıyla da büyük bir cinayet işlemişlerdir.
   Kaldı ki bu haberin ravileri arasında Davud b. Süleyman bulunuyor, bu adam hadis rivayetinde çok yalancı biridir, kezzabtır. Ramuz’un kendisinde bu hadisin hemen sonrasında “Bu hadisin ravileri arasında çok yalancı olan Davud b. Süleyman vardır” ifadesi yer almaktadır.
   Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat bunlar bir fikir verir sanırım. Bu arada şunu da gayet rahat olarak söylemek de mümkündür, kadınlarla ilgili olarak hemen her konuda hadis uydurmuştur. Kadın şeytandır, şeytanın askeridir, cehennemi dolduracak olanların çoğu kadındır. Dergimizin Şubat ve Mart sayılarında kadınların eşek ve köpeklere benzetildiğine dair Hz. Aişe’nin tepkisini okumuşuzdur. Dolayısıyla nerede ise kadın, hemen her meselede uydurma hadislere konu olmuştur. Evlenmede, eş seçiminde neredeyse söz sahibi kılınmamakta, kocaya esir duruma getirmede hep mevzu rivayetlerde konu edinilmiştir. 

Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #2 : 28 Şubat 2011, 22:42:58 »

Zeynepder :A: “ Erkeğin, her yanı irin olsa kadın ağzıyla temizlese yine de hakkını ödeyemez”.
      Bu İki rivayet Hadis diye aktarılıyor. Bu konuda bizleri aydınlatır mısnız?.

Harun Ünal: A- Önce konu ile ilgili bir hadis meali vereyim. Daha sonra konunun üzerinde söylenmesi gereken cevabı vermeye çalışayım.
   Enes b. Malik’ten rivayete göre Peygamber (s) şöyle buyurmuş: “Bir insanın bir başka insana secde etmesi doğru değildir. Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesi uygun görülseydi, kocanın hanımı üzerindeki hakkının önemi sebebiyle, kadının eşine secde etmesini emrederdim. Varlığım elinde olan Allah adına yemin olsun ki, kocanın ta ayaklarından itibaren başına dek içinden irin ve sarı su akan bir yarası olsa, sonra da eşi, onu karşılayıp diliyle yalasa yine de kocasının hakkını eda edemez.”
   Hadisi Ahmed b. Hanbel, Müsned adlı eserinde tahric edip zikretmiştir. Bu eser üzerinde çalışma yapan Şuayb el-Arnaut, hadiste yer alan, “Varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki” ibaresinin dışında yer alan ifadeler sahih ligayirihidir, diyor. Burada sadece yemin içeren parantez içindeki cümlenin sahih olmadığını söylemektedir. Sahih ligayrihi demek, doğrudan sahih olan bir rivayet değil, fakat destekleyen farklı yollardan ötürü sahih kabul edilen demektir. Bu, bir başka ifade ile Hasen lizatihi olan bir hadis, demektir. Çünkü benzer farklı bir rivayet varsa veya bu rivayetten daha kuvvetli olan bir rivayet varsa, ona Sahih ligayrihi veya Hasen lizatihi adı verilir.
   Bu rivayeti yapan Bezzar diyor ki, bu hadisin isnadında yer alan rical yani raviler, Sahihin yani Buhari’nin kendisinden hadis aldığı ravilerdir. Bezzar’ın sözkonusu ettiği bu hadis, Ebu Said Hudri’den rivayetle geliyor. Ebu Said’in merfu olarak rivayet ettiği bu hadise göre Hz. Peygamber (s) buyurmuş ki: “Kocanın hanımı üzerindeki hakkı, eğer kocasında herhangi bir yara olsa, kadın onu diliyle yalasa veya iki burun deliğinden kokmuş sarı su veya kan gelse, sonra da hanımı onu yudumlasa, yine de onun hakkını eda edemez.”
   Bezzar bunun bir benzerini de Ebu Hureyre’den rivayet ediyor. Keza Muaz kıssasında geçtiği gibi –ki ileride gelecek-, Bezzar yine aynı konuda içinde Sahihin ricalinin yer aldığı hadisi de tahric etmiştir. Aynı olayı ele alan sözkonusu hadisi, Yine Bezzar ve Taberani farklı bir isnad ile tahric etmişlerdir.
   Bu ve benzeri birçok rivayet bulunmaktadır. Örneğin Şevkani dipnotta adı geçen eserinde, 2816’dan itibaren 2819’a kadar dört hadis rivayet etmektedir. Hemen hepsinde içerik aynıdır.

     B:” Şayet Allah’tan başkasına secde emretseydim kadının kocasına secde etmesini emrederdim.”

Harun Ünal; B) Bu hadis de bir önceki hadis gibi aynı kaynaklarda yer almaktadır. Hadisi, Tirmizi, Rada-süt emzirme bölümünde, 1159 numara ile almış; İbn Mace, 1853 numara ile zikretmiş, Ebu Davud, aynı hadisi 2140 numara ile tahric etmiştir. Heysemi de Mecmauzzevaid adlı eserinde, 4/406-408 sayfalarında 7649 numaralı hadisten itibaren 7656 numaralı hadis dahil, hep aynı konuyu içeren sekiz rivayete yer vermiştir. Ayrıca bu rivayetler yine farklı kaynaklarda da yer almaktadır.
   Ancak buraya aldığım ve kısmen açıkladığım bu rivayetler konusundaki açıklamalara henüz geçmedim. Bu bilgileri verdikten sonra, şimdi konu hakkında ne türden değerlendirmeler yapılmış, onlara bakabiliriz.
   Bu rivayetlerin hiçbiri Sahihayn’da yani Buhari ile Müslim’de yer almamaktadırlar. Ancak belirttiğimiz gibi, Sünenlerde, Bezzar, Heysemi, Taberani ve benzeri ilim adamlarının eserlerinde yer almaktadırlar. Hadisler genelde birbirini takviye eder mahiyettedirler. Farklı ve yaklaşık ifadelerle, ufak-tefek birtakım farklılıklarla rivayet olunmuşlardır.
   Şuayb Arnaut, belirttiğimiz gibi hadisin sahih ligayrihi olduğunu belirtmiştir. Ancak sizin (B) maddesinde yer verdiğiniz rivayetin Ebu Davud’da geçen şekli şöyledir: “Kays b. Sa’d rivayet ediyor ve diyor ki; Hireye gitmiştim. Orada Hiyre halkının liderlerine secde ettiklerini gördüm. Bunun üzerine kendi kendime: “Allah’ın Resulü, kendisine secde olunmaya daha layıktır” diye düşündüm. Sonra döndüğümde Peygambere (s) gittim ve kendisine: “Ben, Hire’ye gittim, halkının liderlerine secde ettiklerini gördüm. Ey Allah’ın Resulü! Bizim sana secde etmemize sen, daha layıksın” dedim. Bunun üzerine Resulüllah (s): “Varsayalım ki sen, benim kabrime uğradın, şimdi sen benim kabrime secde eder misin?” diye sordu. Ben de: “hayır” dedim. Bu defa Resulüllah: “Sakın böyle bir davranışlın içine girmeyin, böyle bir yanlış yapmayın! Eğer ben, birine, bir başkasına secde etmesi için emir verseydim, yüce Allah’ın, kocaların eşleri üzerinde koyduğu haklar sebebiyle, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim” buyurmuştur.
   Elbani bu hadis hakkında diyor ki: “hadiste yer alan kabirle ilgili cümle” dışında gelen kısım sahihtir. Ancak kabirle ilgili cümle sahih değildir.
   Münziri de diyor ki: “Bu hadisin isnadında Şerik b. Abdullah el-Kadi vardır. Bu ravi hakkında, birçok hadis alimleri iyi şeyler söylemiş değillerdir.”
   Bu rivayetin İbn Mace’de yer alan farklı bölümü de şöyledir: “…Eğer bir adam, hanımına kendisini kızıl olan dağdan siyah olan bir dağa, siyah olan dağdan da kızıl olan dağa (tepeye) götürüp getirmesini, taşımasını emretse, o kadının görevi, onu, oraya götürüp getirmesidir.”
   Elbani diyor ki bu hadisin birinci bölümü yani secde ile ilgili olan kısmı sahihtir, fakat ikinci bölümü yani dağlarla ilgili bölümü zayıftır. Bu nedenle bu hadis zayıf olan bir rivayettir.
   Busıri de diyor ki: “ bu ahdisin ravileri arasında, rivayet konusunda zayıf bir ravi olan Ali b. Zeyd b. Ced’an bulunduğundan bu hadis zayıftır. Fakat hadisin başka yönlerden şahitleri bulunmaktadır.”
   Öte taraftan Muaz b. Cebel kıssası ile ilgili rivayet de özetle şöyledir; kendisi Şam’a gitmiş, orada Yahudilerin din adamlarına ve âlimlerine, Hıristiyanların da papazlara ve keşişlere secde ettiklerini görmüş, bunun neden ileri geldiğini sormuş, peygamberlere verilecek selamın böyle olduğunu söylemişler. O da Resulüllah’a niyetini aktarınca, Resulüllah buna izin vermez ve sözkonusu kadının kocasına secde emri, yine burada da sözkonusu edilir.
   Burada birkaç örneğini verdiğimiz rivayetlerin kimisinde ravi olarak Süleyman b. Davud el-Yemami bulunmaktadır. Bu kişi hadis rivayetinde zayıf olan bir kimsedir. Kimisinde de farklı zayıf raviler yer almaktadır.
   Esasen rivayetlerin tenkidinde raviler hakkında yapılan eleştirilerde, en çok şu ifade yer alır: “Bu raviler, aynı zamanda sahihin de, Buhari ve Müslim’in de ricalidir, kendisinden hadis rivayet ettiği kimselerdir” cümlesiyle çokça karşılaşırız. Oysa birinin ak dediğine, ötekisi çok rahatlıkla kara diyebiliyor. Birinin güvenilir olduğunu ileri sürdüğü ravi için, Buhari ya da Müslim, değil, diyebiliyor. Nitekim Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Main gibi otoritelerde de aynı durumu görebiliriz. Aslında burada yanılgı kanaatimce şudur. Hiçbir kimse, Allah’ın kendilerini Masum kıldığı Peygamberler dışında masum gösteremez ve göstermemelidir, hiçbir kimse mutlak manada adil de değildir. Hatta ilim adamları arasında birbirlerini tekfir edebilecek derecede aşırıya gidenler bile olmuştur. Bunlar tarihen sabittir.
   Belki şunu diyebiliriz, mevcut kaynaklar arasında en sağlıklı olanı, Buhari ve Müslim’dir. Fakat bunlar da hatadan salim değillerdir. Bunu bilmeliyiz. Ölçüyü Kur’an ve sahih Sünnet bağlamında değerlendirmek zorundayız. Bu, birincisidir.
   İkinci hususa gelince, burada sözkonusu olan secde hadisesi, özellikle istismar ediliyor. Burada Allah’tan başkasına secde edilmemesi gerektiği ve haram olduğu noktası vurgulanırken, bu arada kadının gündeme getirilmesi, belki de Nisa, 34. Ayet bağlamındadır. Yoksa kadınları, erkeklerin kölesi gibi değerlendirerek ayet ve sahih sünnetin zoraki yorumlarla farklılaşmaya gidilmek olur ki, bu, aynı zamanda dini tahrif anlamını da taşır. Eşler arasındaki karşılıklı hukuk, unutuluyor ve tek taraflı bir baskı aracı olarak hadis, gündeme getiriliyor ki bu, yanlıştır. Secde ile ilgili gelen rivayetler, genelde zayıf olan rivayetlerdir, ama mevzu olarak kabul etmek yanlıştır. Fakat bunu kadınlara bir baskı, bir köleleştirme anlamında anlamak ise, tamamen Kur’an’ın ve sahih sünnetin ruhuna aykırıdır.
   Üçüncüsü: “Kadının, kocasının yaralarını diliyle yalaması” türünden manaları içeren rivayetlere gelince, bu, bir defa akla aykırıdır. Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Bezzar, Taberani ve benzeri zatların eserlerinde yer verdiği bu rivayetlerin isnad zincirinde yer alan ricalin yani ravilerin, Buhari’nin kendilerinden hadis rivayet ettiği raviler olması, mutlaka o hadisin sahih olması için yeter delil değildir. Kur’an, iğrenç olan her şeyi habis olarak değerlendirirken ve habis olan bu şeyleri haram kılarken, Hz. Peygamberin, bu şekilde tiksinti içeren, iğrenç bir durumu yansıtan bir şey söylemesi sözkonusu olamaz. O, rivayetlerin sahih olduğu söylense de –ki, Sünenlerde ve Sahihayn’da bile yok-, mevzu olan, uydurma olan rivayetlerdir. Kur’an, leşi, kanı ve domuz etini yani iğrenç olan şeyleri haram kıldığını kesin olarak ifade etmektedir. Allah, size Tayyibat- helal ve temiz olan şeyleri helal, Habais-iğrenç olan şeyleri de haram kılmıştır. Buna rağmen Allah Resulü, Kur’an’a muhalif olan hiçbir şeyi söyler mi? (Bak: Bakara, 173; Maide, 3; Araf, 7/157; Nahl, 115)

Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #3 : 28 Şubat 2011, 22:44:42 »

Zeynepder:Hadis konusunda çok bilgisi olmayan insanların uydurma hadisleri sahih hadislerden ayırt etmesi oldukça zor ne yazık ki.siz bizlere bu konuda ne gibi tavsiyeler de bulunursunuz?

Harun Ünal:
Bu konuda birtakım ön bilgilere sahip olmak lazımdır. Bu hususta herhangi bir alt yapısı olmayanların özellikle bir hadisin uydurma olup olmadığını şöylece anlamak mümkündür. Ancak bunlar sadece yüzeysel manadadır. Her hadisi bu bağlamda değerlendirebilme imkânı yoktur. Onun için ayrıca hadis konusunda bazı temel eserlerin okunmasında yarar vardır. Kaldı ki, ben, bu hususları, uydurma hadislerin ilk serisinin birinci cildinde örnekleriyle sundum. Bakıldığında detay bilgi öğrenilebilir. Ancak özet halinde de olsa birkaç örnek vereyim. Bu, biri senedde uydurma ve diğeri de metinde uydurma olmak üzere iki kısımda ele alınır. Şöyle ki:

   Senedde uydurma alametleri

         A- Ravinin yalancılıkla tanınmış olması. Güvenilir yani sika raviler, bunlardan rivayet yapmazlar. Ayrıca bunların durumlarını açıklarlar.
        B- Hadis uyduran kimsenin bizzat itirafı. Nitekim surelerin faziletine ait uydurulan hadisler, yine onu uy­duranın itirafı ile sabit olmuştur. Ebû İsmet Nuh b. Ebî Meryem itirafta bulunanlardandır. Ancak bu rivayetleri tefsirlerine alan müfessirlerin işi, sessiz olarak geçiştir­meleri ve uydurma olduklarını bildirmemeleri üzücüdür.
        C- Ravinin kendisinden rivayet yaptığı şeyh yani hoca ile buluşmasının bilinmemesi. Ya da ravinin şeyhin, kendisinde hadis rivayet ettiğini söylediği kişinin ölü­münden sonra dünyaya gelmiş olması veya kendisinden rivayette bulunduğu kimsenin bulunduğu yere gitme­miş olması gibi durumlarla ortaya çıkar.
         Nitekim Memûn b. Ahmed Sühreverdi, Hişam b. Ammar'dan rivayette bulunduğunu, hadis rivayet ettiğini söylemiş. Bunun üzerine İbn-i Hibban da kendisine, ne zaman Şam'a gittiğini sormuş, o da hicri 250 tarihinden diye cevap vermiş. İbn-i Hibban, bunun üzerine Memun b. Ahmed Sühreverdi’ye: “Hâlbuki kendisinden rivayette bulunduğun Hi­şam b. Ammar, h: 245 tarihinde ölmüştü” diyerek bu susturucu cevabını ver­miştir.
          D- Hadis uydurulduğu, kimi zaman ravinin duru­mundan ve nefsanî isteklerinden anlaşılır. Buna en gü­zel örnek, Hâkim’in, Ömer b. Seyf et Temimî'den tahriç ettiği şu hadistir. Bu zat demiş ki: “Biz Sa'd b. Tarifin yanında idik. Bu sırada oğlu, okuldan ağlayarak geldi ve öğretmeninin kendisini dövdüğünü söyledi.”
           Sa'd da bunun üzerine, “Allah'a yemin ederim ki, şimdi ben onları rezil edeceğim” demiş ve şöyle bir riva­yette bulunmuştur:
          Bana İkrime, İbn-i Abbas'tan merfu olarak şu rivayette bulundu:
           “Çocuklarınızın muallimleri yani öğ­retmenleri en kötülerinizdir. Onlar yetime karşı çok az merhametli, miskinlere karşı ise çok katı ve sert tutum­ludurlar.”
   Hadis mevzu yani uydurmadır. Nitekim el-Leali kitabında da Süyuti tarafından bu hadisin uydurma olduğu zikredilmiştir. Hadisin bir farklı lafzı da şöyledir:
   “Çocukların öğretmeni, öğrencileri arasında adil davranmadığı takdirde, kıyamet gününde zalimlerle beraber olacaktır.”
   Bu söz, Şam halkından olup aynı zamanda Tabiinin önde gelenlerinden olan Mekhul’e ait bir sözdür, hadis değildir.
             Bir başka uydurma hadis de un helvası konu­sundadır. Bunu helvacılıkla uğraşan Muhammed b. Haccac en Nehavî uydurmuştur. Bu uydurma hadis şöyle­dir:                               

                                                     “Un helvası bele kuvvet verir.”
   Benzeri bir rivayette de şöyle yer almaktadır: “Cebrail bana, cennetten un helvası getirdi. Ben de ondan yedim. Bundan ötürü bana, cinsel ilişki de kırk erkeğin gücü verildi.”
   Bu tür sözler daha çok doktorculuk oynayanların, kocakarıların ve genelde tekke ve zaviye erbabının ifadelerine daha yakın ve daha çok yaraşır türden olan sözlerdir.

Metinde Uydurma Alametleri

           Bir kaç örnek vermekle yetineceğiz.
          A-Lafızda rekâketin ve telaffuzda güçlüğün bu­lunması. Arapçanın, Beyan ilminin inceliklerini bilen herkes anlar ve bilir ki, böyle bir rekâketin lafızda bu­lunması beliğ ve fasih konuşan her hangi birinden sa­dır olamaz. O halde Fesahat ve Belagatçilerin efendisi olan Hz. Muhammed'den (s), düşük ifadeli bir söz hiç meydana gelmez, gel­mesi de düşünülemez.
        B- Mana bozukluğu: Tevil imkânı olmaksızın, açık olarak akla aykırı düşmesi. Buna misal olarak şu uydurma rivayeti gösterebiliriz.
          “Hz. Nuh'un gemisi Kâbe’yi yedi defa tavaf etmiş ve makamın yanında iki rekât namaz kılmıştır.”
   Ahlâk ve hüküm yönünden genel kurallara aykırı ola­bilir. Meselâ:
            “Arabın adaletinden Türk'ün zulmü daha yeğdir” gibi.
   Bu ifade zahiri manası itibariyle küfürdür. Çünkü bir toplumun zulüm ve haksızlığını, başka bir toplumun adil davranışına tercih etmekte ve adaletten daha üstün görmektedir.

          Uydurma hadis şehvet ve bozgunculuğa davet eder. Meselâ:
            “Yüzü güzel olana bakmak gözün kuvvetini art­tırır” hadisi gibi.
         Uydurma hadis, his ve müşahedeye aykırı olur. Me­selâ:
           “Hicri yüz tarihinden sonra dünyaya gelenlere hiç bir şekilde Allah'ın kendilerine ihtiyacı yoktur.” gibi.
          Tıbbî açıdan üzerinde ittifak edilmiş genel kaide ve kurallara aykırı düşer. Buna en güzel örnek şu uy­durma hadistir:
          50- “Patlıcan her derde ve hastalığa şifadır.”
          Tenzih ve kemal bakımlarından uydurulan hadisin, aklın yüce Allah için kabul ettiği hususlara aykırı düşmesi. Meselâ:
           “Allah kısrağı yarattı, onu koşturdu, bunun üzerine kısrak terledi. Allah (hâşâ) bu terden de kendi nefsini yarattı.” uydurma rivayeti buna en güzel bir örnek teşkil eder.
          Hadis, tarihî gerçeklere ve Sünnetullah'a yani ilahî kanunlara aykırı olur. Buna misal olarak Ûç b. Unuk adına uydurulan hadisi gösterebiliriz.
            Güya bu şahsın boyunun uzunlu­ğu üç bin zira imiş yani yaklaşık olarak 230 ila 270m. uzunluğunda imiş. Hz. Nuh (a), kendisinin tufanda bo­ğulacağını ve gemiye binmesini ikaz edince, o binmemiş. Ancak Tufan sebebiyle yükselen sular, bu şahsın diz ka­pağına dahi erişmemiştir. Bu şahıs, elini denizin dibine daldırıyor, orada balıkları yakalıyor, tuttuğu balıkları kaldırıp güneşe tutuyor ve kızartıyormuş...
           Nitekim Raten el Hindî hadisi de bu kabilden bir ha­distir. Güya bu şahıs, 600 yıl yaşamış, Hz. Peygamber’in (s) devrine yetişmiş. Hâlbuki gerçekte bunların hiç birisinin aslı yoktur.

          Alay konusu olacak, küçük düşürücü ve aklın kabul etmeyeceği rivayetler. Meselâ:
         “Beyaz horoz benim dostumdur, dostum Cebrail'in de dostudur.” Uydurma hadisi gibi.
         Yine: “Güzel güzel öten güvercinler edinin, çünkü onlar, çocuklarınızdan cinleri uzaklaştırır” uydurma hadisi gibi.
        Yukarıda görüldüğü üzere aklın kabul etmediği bir şey, merduttur, kabulümüz değildir, reddi gerekir.
İbn-i Cevzî, şu söz ne güzeldir der:
         “Akla aykırı, usul ile çelişkili, nakle muhalif olarak gördüğün her söz, bilmelisin ki hadis değil, uydurmadır.”
         “el-Mahsûl” isimli kitapta da şöyle yazılıdır: “Bir batıl şüphesi ve kuşkusu uyandıran, tevil kabul etmeyen her haber mutlaka yalandır.”


Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #4 : 28 Şubat 2011, 22:46:24 »

Hadisin Kur’an ile Çelişmesi

            Hadis'in, Kur'an’a muhalefeti, tevil götürmeyecek derecede açık bulunur. Böyle hadisler de uydurma hadis­lerdir. Meselâ:
           “Zinadan olan çocuk ve ondan itibaren yedi batna-soya kadar olanlar cennete giremezler.”
           Bu hadisin de her bakımdan uydurma olduğu aşikârdır. Zira bu ifade Rabbimizin aşağıda göreceğimiz ayetlerine her yönüyle terstir. Bu türden uydurma rivayetler bir hayli vardır. Ancak burada örnek olması bakımından bir tane sunduk. İleride çalışmalarımızda ulaşabildiğimiz bu türden uydurma rivayetleri ele alacağız. Çünkü bu rivayetler Kur’an gerçeğine, Kur’an ayetlerine aykırıdırlar. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
        “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekemez.” (6, En’am, 164)

   Az amele aşırı sevap, basit bir hataya aşırı ceza içeren rivayetler genel olarak uydurmadırlar. Örneğin: “Kim, şu ve şu kadar rekat kuşluk namazı kılarsa, kendisine 70 bin peygamberin sevabı verilir” uydurması böyledir. Mesela: “Cuma gecesi sarımsak yiyen bir kimse, 70 yıl cehennem ateşinde kalır” rivayeti de böyle bir uydurmadır.

   Kur’an nassına veya Sahih Sünnetle çelişen, kesin icmaa da aykırı olan, hiçbir şekilde tevil götürmeyen hadisler böyledir. Örneğin: “Herhangi biriniz bir taş hakkında da olsa, itikat bakımından ona niyetini götürmesi halinde, ondan yardım beklemesi durumunda, o taş kesin olarak ona fayda verir” rivayeti gibi hadisler de batıldırlar. Nitekim türbelere adak adanması, ağaçlara bez bağlanması gibi inançlar buna dayanmaktadırlar.
   Çünkü bu türden bir rivayet tamamen putperestlerin uydurmalarıdır. Kur’an’da tevhidi vurgulayan tüm ayetlere aykırıdır. Sahih Sünnette böyle bir rivayet sözkonusu değildir. İlim adamlarının icmaı ile alakalı böyle bir durum da bulunmamaktadır.
   İşte bir başka örnek: “Benden, hakka uygun olan bir hadis rivayet ettiğiniz zaman, onu tasdik edin ve onu alın. O hadisi ister ben söylemiş olayım, ister olmayayım, önemli değil.”
   Hadis diye sunulan bu uydurma rivayet, Hz. Peygamberin (s): “Kim bilerek kasten, benim adıma yalan uydurursa, o, cehennem ateşindeki yerine hazırlansın” sahih rivayetine terstir.
   Bu türden örnekleri artırmak mümkündür. Gerek daha önce yayımlanan uydurma hadisler adlı kitaplarımda olsun ve gerekse, yakında çıkarmayı düşündüğüm “Mevzuat” adlı kitabım olsun, tüm bu hususlar orada etraflıca ele alınmış ve örnekleriyle belirtilmiştir.

Zeynepder:Hocam, özellikle öğrenmek istediğimiz bir konu da, “iyiliklerin hâkim olması için” Müslüman hanıma düşen rol günümüzde nasıl çerçevelenebilir?..


Harun Ünal: İlk Önce çok iyi bir İslami eğitim ve Tevhidi inanç bilincinin erkek ve kadın, hepimizde oluşması gerekir. İslam anlayışımızın, üç ama kimsenin fili tarif etmesine benzememelidir. Biri kuyruğunu yakalamış, ona göre tanımlamış, biri gövdesine dokunmuş, onu bir depoya benzetmiş, biri hortumuna bakmış, o da, onu kendisine göre bir boru gibi tanımlamıştır. Öncelikle bu kargaşadan sadece hanımlar değil, erkek ve kadın her ikisinin de sağlıklı bir akideye sahip olmaları gerekir ve bunun sağlanması lazım gelir.
   Yoksa Risale okuyarak Risale müslümanı, falan veya filan gurubun ve cemaatin müslümanı, falan efendinin kulu, bendesi olma hastalığından kurtulmamız gerekir.
   Bunun için gerçekten Tevhid inancına bağlı müslümanlar olarak kadın ve erkek neler yapabiliriz, bunun çalışmasını yapmalıyız. Kısaca:
   A- Kendi aramızda mutlaka okullaşmak durumundayız ve çocuklarımızı akidemiz doğrultusunda eğitme yollarını araştırmalıyız. Bunun içinde aynı duygu ve düşüncede olanların mutlaka birbirleriyle olan bağları sağlam olmalı ve sıklıkla bir araya gelinerek, aralarındaki çalışmaları belli periyotlarla sürdürmelidirler.
   B- Saadet sarını, Özellikle dört halifeyi ve dönemlerini, sonradan meydana gelen çekişmeleri, kavgaları çok iyi bilmeli ve çok güzel tahlil etmeliyiz.
   C- Dünyayı ve dünyada olup bitenleri çok iyi bir şekilde değerlendirmek durumundayız.
   D- Eş seçimi ve çocuklarımıza eş olabilecekleri çok iyi değerlendirmeliyiz. Aynı anlayış ve duygulara sahip olmayan aileler ve evliliklerde ileride çok büyük yaraların açılmasına neden olabilmektedir.
   E- Hz. Peygamberin, Hz. Hatice annemize, “kim bana inanır?” dediğinde, Hz. Hatice’nin: “Hiçbir kimse inanmazsa, ben sana inanırım” dediği gibi, eşlerin sağlıklı bir hizmet vermeleri için, bu konuda birbirlerine karşı oldukça saygılı ve anlayış içinde olmaları gerekir.
   İşte istediğimiz bir toplumun oluşması için, kadın ve erkek bu türden çalışma hepimize farz olan bir görevdir. Bu nedenle karşılıklı dayanışma, birbirilerini tanıma, kardeşlerin, kardeş kuruluşların birbirilerini yermek ve dışlamak gibi hastalıklardan uzak kalmaları, Allah için birbirlerini ikaz etmeleri ve bu bağlamda güç birliği yapmaları gerekir.
Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #5 : 28 Şubat 2011, 22:49:45 »

Zeynepder: Müslüman hanım açısından baktığımızda, hem mevcut yasalar açısından ve hem de geleneksel anlayış açısından iki önemli probleminin var olduğunu görüyoruz. Mâlumunuz bir tarafta yasaklar ve diğer tarafta sosyal yaraların sarılması noktasında yapılabilecek işlerden el çektirilen bir anlayış... Hadislerde sosyal dönüşümde “Kadına düşen görevler”  zikredilmiş midir ve nelerdir?. 

Harun Ünal: Bu konu, özellikle birçok hadis rivayetlerinde ele alınmıştır. Kadınların sosyal hayatta, özellikle saadet asrında ne türlü görevler üstlendikleri konusunda kaynaklarımız örneklerle doludur.
   Ancak Türkiye’de kanaatimce, konular hep amacından saptırılıyor ve farklı hedefler gösterilerek “İslami Hizmet” adı altında, hedeften uzaklaştırılma gibi bir hastalık vardır. Elbette Türkiye dışındaki, kardeşlerimiz ve insanlığa hizmet bizim görevimizdir. Ancak Allah, resulü (s), Mekke’de, Yasir ailesine, “Sabren Ya Ale yasir” diyerek, sadece sabır tavsiye etmiş ve müslümanların gücünün dağılmasını engellemişse, bizim de yapmamız gereken bu olmalıdır. Bugün Filistin, Keşmir, Afrika ve benzeri yerlerde elbette kardeşlerim var, el uzatmalıyım, ancak Müslümanların her manadaki potansiyellerini, farklı dernekler, kurum ve kuruluşlar olarak dışarıya yönlendirilmesi, kanaatimce Türkiyeli müslümanlara vurulan en büyük darbedir. Türkiye’deki fakirimi, Türkiye’deki müslümanın akide konusundaki sıkıntılarını çözmeden, çözemeden İslam adına dışarıya yönelmek, fırsatları ve imkanları o taraflara yönlendirmek, bence en basitinden bir ifade ile İslami anlayıştan uzak olmak demektir. Bunu çözemeden, başka şeyleri çözmemiz biraz zor olsa gerek.

Zeynepder : Şu an dünyada olan Kıyam/   yönetimlere isyanlar hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Harun Ünal: Bu tür gelişmeler, aslında geleceğin, sonunda İslam’ın olacağının sinyalleridir. Çünkü Firavunlar, nemrutlar, Belamlar ve Tağuti Rejimler bir bir yıkılıyor ve yıkılacaktır da. Çünkü Allah’ın vadi gerçekleşecektir. Ancak burada dikkat etmemiz gereken nokta, bir başka Tağuti sistem olan “Demokrasi” her fırsatta pompalanmaktadır. Çünkü artık tüm küfür sistemleri altlarındaki koltukların sallandığını ve hatta gittiğini fark etmişlerdir. Bu nedenle bizim, bu dönemi çok iyi değerlendirmemiz, analizlerimizi çok yönlü yapmamız gerekmektedir. Zira işin acı tarafı da, ilim adamı geçinen kimi müslümanların mevcut sistemleri temize çıkarmak adına, İslam ile hiç bağdaşmayan bu sistemleri bir yönüyle İslam’da varmış gibi halkı yanıltmaktadırlar. Bu noktada çok uyanık olmalı ve çok dikkat etmeliyiz.

  Zeynepder: Şubat Ayı Şehadet ayı, Şehadet hakkında  birkaç cümle ile neler söylemek istersiniz.?

Harun Ünal: Şehadet, Müslümanın İslam adına ödediği faturadır. Herkes bu faturaya hazır olduğu gün, işte o ülkelerin de bayram yapacakları gün olacaktır. Bu nedenle, İslami olan birçok kavramlar, ne acıdır ki mevcut sistemler tarafından ya istismar edilmekte veya farklı manalara yüklenmek suretiyle içerisi boşaltılmış olmaktadır. Bu nedenle, halka, gayri meşru bir yeri beklerken ölen bekçi de, şu veya bu manada ölen kimselerin de şahit olarak telkin edilmektedir. Askında onlara, o ölenlerin şehit olmadıkları, olmayacakları ve sadece Niyazi olacakları gerçeği hatırlatılmalıdır. Bu, mutlaka gündeme getirilmelidir.
   Çünkü her ne kadar Şubat ayı, şehadet ayı olarak kabul ediliyorsa da, bunun mana ve kavramı halk tarafından genelde bilinememektedir. Elbette etkinlik yapalım ama başkaları, ölenlerini şehit gösterirken, İslam’ın şehadet kavramı, bu arada kaynayıp gitmektedir. Oysa bir mümin şu gerçeği bilmelidir ve zamanını anneler günü, babalar günü, dedeler günü, nineler, sevgililer günü gibi meşru olmayan etkinliklerin tesirinde kalarak o da kendisince birtakım değerlerini böyle aylara, günlere yaymasının doğru olmayacağı kanaatindeyim. Ben, sadece böyle bir ayda, şehitler ayı diyerek şehadet kutlamalarını yapmakla görevimizi yapmış olduğumuzu sanmalım. Çünkü yılın 12 ayında ve neredeyse her gün ölen bir kimsenin adına düzenlenen şehit cenaze törenleri, asıl şehadeti unutturuyor. Bence günün 24 saatinde, yılın 365 gününde İslami şehadetin ne olduğunu, Allah’ın dini adına ölmeyenlerin şehit olmadıklarını, olmayacaklarını ve bu törenlerin birer aldatmacadan ibaret olduğunu, halkı yanlarına almak ve toplumun o yöndeki şuurunu zinde tutmak için bir oyun ve tuzak olduğunu gündeme sokmak durumundayız. İşte o zaman gerçek şehadet adına toplum, İslam’a yönelme fırsatını belki daha fazla bulabilir.
   Evet, bu etkinlikler iyi olabilir ama geçici etkisi olduğundan, kalıcılığı yoktur. Sizin de: “Hanımların bu toplumda nasıl bir görev üstlenmeleri gerekir?” tarzında geçen sorunuzun aslında cevapları içinde bütün bu görevler, sadece hanımlara ait değil, erkek ve hanımlar olarak hepimize ait görevler olduğunu belirtmek isterim.
Son olarak eklemek istedikleriniz…
   Bilvesile selam ve saygılarımı iletir, hizmetlerinizde Rabbimizin hepimizin yardımcısı olmasını niyaz ederim. İnşaAllah istediğiniz cevapları vermişizdir. Allah’a emanet olun. Esselamu aleykum Ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor saygılar sunuyoruz.
Zeynepder eğitim ekibi…
Kayıtlı
Ebu Yusuf
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 237
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1336



« Yanıtla #6 : 01 Mart 2011, 18:55:00 »

ALLAH  razı olsun kıymetli hocamızdan.Çok güzel cevaplar vermiş. Oldukça istifade eyledik..
Hocamıza sorular sorsak devam  eder mi? Harun Ünal hocamız bir derya. Böylesine bir deryadan istifade edememek bizlerin malesef acı yanı.. Bu güzel insanlar aramızdan ayrılınca ancak değerleri anlaşılıyor..

Rabbim razı kalsın .Müsade ederseniz belirli bölümleri dosyama alıntılamak isterim inşALLAH .
Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #7 : 01 Mart 2011, 19:44:28 »

.
Müsade ederseniz belirli bölümleri dosyama alıntılamak isterim inşALLAH .


tabii ki alintilayabilirsiniz ummetin istifadesine sunulmustur bu röportaj




Kayıtlı
MuSALLi
Süper Moderatör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 259
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1962


*Zervêşayê Pexmêr*


« Yanıtla #8 : 02 Mart 2011, 00:16:23 »

Sorular itina ile seçildi cevaplarda bir o kadar itinalı ve detaylı gelmiş.
Cevaplar  derin,düşündürücü idi tekrar tekrar okudum röportajı,uydurma hadisleri ayırt etmek için verdiği bilgilerde çok yararlı olmuş

Harun Ünal Hocamızdan ve soruları hazırlayan kardeşlerimizden ALLAH RAZI OLSUN
Kayıtlı

Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #9 : 02 Mart 2011, 10:16:29 »

hakkında pek bir bilgimin olmadığı değerli hocamızla yapılan röportaj hakikaten çok güzel ve yerinde oldu. RABBİM razı olsun verdiğiniz cevaplardan dolayı hocam.

Kayıtlı

Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 340
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2772


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« Yanıtla #10 : 02 Mart 2011, 20:45:23 »

bir solukta okudum .Rabbim bu röportajı yapandan ve sebep olanlardan razı olsun çok istifade ettim.
Kayıtlı

Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #11 : 14 Mart 2011, 08:50:37 »

Herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm güzel bir röportaj .
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: