Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: HATÂ DÜZELTİMİNİN İLKELERİ  (Okunma Sayısı 269 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« : 30 Aralık 2010, 14:45:10 »

HATÂ DÜZELTİMİNİN İLKELERİ

İnsanların hatâlarını/yanlışlarını düzeltirken şu ilkelere dikkat edilmesi gerekmektedir:

1- ALLAH(cc)’a Karşı Samimiyet

İnsanların hatâlarını düzeltirken, niyetin “ALLAH’ın rızasını kazanmak” olması gerekir. Eğer niyet, üstünlük taslamak, öfke gösterisi veya başkalarını etkilemeye çalışmak ise, asıl amaca ulaşılamayacaktır. Zira bizzat kişinin kendisi bir hatânın içerisindedir.

Ebû Hureyre(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav) buyurdular ki:
“Kıyamet günü ilk çağrılacaklar, Kur’ân’ı ezberleyen biri, ALLAH yolunda öldürülen biri ve çok malı olan biridir. ALLAH Teâlâ, Kur’ân okuyana: “Ben, Resûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?” diye soracak. Adam: “Evet yâ Rabbi!” diyecek. “Bildiklerinle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ tekrar soracak. Adam: “Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum” diyecek. Allâh Teâlâ: “Yalan söylüyorsun!” diyecek. Melekler de ona: “Yalan söylüyorsun!” diye çıkışacaklar. ALLAH Teâlâ ona: “Bilakis sen, ‘Falanca Kur’ân okuyor’ densin diye okudun ve bu da söylendi” der. Sonra, mal sahibi getirilir. ALLAH Teâlâ: “Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki kimseye muhtaç olmadın.” diyecek. Zengin adam, “Evet yâ Rabbi” diyecek. “Sana verdiğimle ne amelde bulundun?” diye Rabb Teâlâ soracak. Adam: “Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim” diyecek. Allâh Teâla: “Bilakis sen, ‘Falanca cömerttir’ desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi” diyecek. Sonra, ALLAH yolunda öldürülen getirilecek. ALLAH Teâlâ: “Niçin öldürüldün?” diye soracak. Adam: “Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım” diyecek. Hakk Teâlâ ona: “Yalan söylüyorsun!” diyecek. Ona melekler de: “Yalan söylüyorsun!” diye çıkışacaklar. ALLAH Teâlâ ona tekrar: “Bilakis sen, ‘Falanca cesurdur’ desinler diye düşündün ve bu da söylendi” buyuracak. Sonra (Resûlullah(sav) Ebû Hureyre’nin dizine vurup): “Ey Ebû Hureyre! Bu üç kimse, Kıyamet günü cehennemin aleyhlerinde kabaracağı ALLAH’ın ilk üç mahlûkudur!” dedi.”

Eğer kişinin öğüt vermekteki niyeti samîmî ise, sevap kazanacak ve ALLAH’ın izniyle öğüdü kabul görüp, tesir edecektir.
Kayıtlı



birgün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabb,ine dönüp,"benim büyük bir derdim var"!deme,derdine dönüp"benim büyük bir Rabbim var!"de 
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #1 : 30 Aralık 2010, 14:46:14 »

- Hatâ İşlemek, İnsan Tabiatının Bir Özelliğidir

Hz.Peygamber(sav) buyurdu ki: “Her Âdemoğlu hatâ yapar. Ancak hatâkârların en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.”

Bu gerçeği benimsemek, insanların hatâlarına karşı uygun bir bakış açısı kazanmayı sağlayacaktır. Böylece eğitimci ve tebliğci, muhataplarının mükemmel ve hatâsız olmasını beklemeyecek; kendi düşüncesine bire-bir uymamaları yüzünden onları yargılamayacaktır. Ayrıca, muhatapları bir yanlışı/günahı sürekli tekrarlıyor olsalar da, onları tamamen kaybettiğini, günahta boğulup helak olduklarını düşünmeyecektir.

Hatâkâr insanlarla, ‘cehâlet’, ‘gaflet’, ‘ihmâlkârlık’, ‘nefsî arzular’ ve ‘unutkanlık’ gibi özellikleri içinde bulunduran insan tabiatının (fıtrat) bilgisine dayalı, gerçekçi bir tutumla ilişki kurulmalıdır.

Bu gerçeğin bilen ve benimseyen eğitimci/tebliğci, ânî hatâlarla karşılaştığında aşırı tepkiler göstermeyecektir. Zira iyiliği emredip kötülükten sakındırma çabası içinde olan kendisi de aynı hatâyı yapabilecek bir insanoğludur. Böylelikle, karşısındaki ile sert bir tavırdan ziyade, merhamet duyguları içinde ilgilenecektir. Çünkü buradaki asıl amaç, ceza vermek değil, ıslah etmek ve eğitmektir.

Fakat bu, “hâtâ eden/kusûrlu/günâhkâr insanlara aldırış etmemeliyiz”, ya da “modern çağ birçok günaha teşvik edici unsurlarla dolu”, “n’olacak beşer işte”, “onlar daha çok genç” vb. yaklaşımlarla, hatâ/günah işleyen insanlar adına bahaneler uydurmalıyız anlamına gelmez. İnsanların hatâlı davranışlarını dile getirmeliyiz; fakat aynı zamanda, davranışlarını İslâmî açıdan da değerlendirmeliyiz.

3- Bir Kimsenin Hatâlı -veya Haksız- Olduğunu Söyleyebilmek İçin Şer’î Bir Delîle veya Tutarlı Bir Mantığa Dayanmak Gerekir. Bilgisiz ve Yersiz Bir Tutuma Değil!

Muhammed b. el-Münkedir(ra) şöyle rivâyet etmiştir: “Câbir, diğer giysilerini askıya astı ve sâdece bir izar(*) giyerek namaz kıldı. Birisi geldi ve dedi ki: “Sen sâdece böyle bir giysiyle mi namaz kılıyorsun?!” O da şöyle dedi: “Bunu, senin gibi ahmak insanlar görsün diye yapıyorum! Resûlullah(sav)’ın zamanında hangimizin iki tane kıyâfeti vardı ki?!”

İbn Hacer(rha) şöyle demektedir: Buradaki ‘ahmak’ kelimesi, aslında ‘câhil’ mânâsındadır. Amaç, “birkaç parçadan oluşan kıyafet giyme serbestisi olmasına rağmen, tek parça kıyafetle de namaz kılınabileceği, ibâdet edilebileceği” ruhsatını açıklamaktır. Yani Câbir(ra) şunu demek istiyor: “Bunu, dinde tek parça kıyafetle ibadet etme izni olduğunu göstermek için kasıtlı olarak yaptım. Böylelikle, bunu bilmeyen biri beni örnek alabilir; ya da benim yanlış olduğumu söylerken, ben de ona bu konuda ruhsat olduğunu söyleme fırsatını elde ederim.” Cevabının neden bu kadar sert olduğuna gelince... O kişiye, âlimleri bu şekilde azarlamaması ve şer’î meseleleri ciddi araştırması gerektiğini öğretmek, diyebiliriz.
Kayıtlı
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #2 : 30 Aralık 2010, 14:47:42 »

4- Hatâ Ne Kadar Ciddiyse, Onu Düzeltebilmek İçin O Denli Çaba Sarf Etmek Gerekir

Îtikâdî hatâları düzeltmek için, mesela görgü kuralları ile ilgili hatâları düzeltmek için harcanan çabadan daha fazlasını ve etkilisini göstermek gerekir. Peygamber(sav), yoğun bir şekilde ‘şirk’in tüm yönleriyle ilgileniyor ve bu yöndeki hatâları düzeltiyordu. Çünkü dönemin en önemli meselesi bu idi.

Konuyla ilgili bazı rivâyetler şöyledir:

Muğire b. Şu’be(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber(sav)’in küçük oğlu İbrâhim’in vefat ettiği günde güneş tutulması oldu. İnsanlar, “İbrâhim’in ölümünden dolayı güneş tutuldu” dediler. Resûlullah(sav) buyurdu ki: “Güneş de, Ay da ALLAH’ın nizamının birer parçasıdır. Onlar, bir insanın ölümü veya doğumu için tutulmazlar. Eğer böyle bir durum (tutulma) görürseniz, geçene kadar ALLAH’tan af dileyin ve namaz kılın.”

Ebû Vâkıd el-Leysî(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav) Mekke’den ayrılıp Huneyn’e çıktığımız zamandı. Kâfirlerin yanında ibâdet ettikleri ve üzerlerine silahlarını astıkları Zât el-Envât adında bir köknar ağacı vardı. Biz de öylesi bir köknar ağacının önünden geçtik. Aramızdan kimileri: “Yâ ResûllALLAH , bizim için de bir Zât el-Envât yapsana” dediler. Hz.Peygamber(sav) şöyle buyurdu: “SübhanALLAH ! Bu, İsrailoğullarının Mûsâ’ya: “Onların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı yap”(7/A’râf, 138) demesi gibidir. Muhakkak siz, sizden öncekilerin yolundan gidiyorsunuz!”

Diğer bir rivâyet göre ise Hz.Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan (ALLAH)a yemin olsun ki, kavminin Mûsâ’ya: “Ey Mûsâ! Onların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı yap” dediği gibi söylediniz. O, şöyle demişti: “Siz gerçekten câhil bir topluluksunuz. Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları yol harâb olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları şey de bâtıldır” (7/A’râf, 138-139).”

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî(ra) rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav) Hudeybiye’de bize, geceleyin yağan yağmurun peşinden sabah namazı kıldırmıştı. Namazını bitirince döndü ve şöyle dedi: “Rabbinizin size ne dediğini biliyor musunuz?” Cemaat: “ALLAH Resûlü daha iyi bilir!” dediler. «ALLAH Teâla şöyle dedi: “Kullarımdan bir kısmı bana mü’min, bir kısmı da kâfir olarak sabahladı. Yağmurun, ALLAH’ın fazlı ve rahmetiyle yağdığını söyleyen Bana mü’min olarak sabaha erdi. ‘Yağmur şu şu yıldızlar sayesinde yağdırıldı’ diyen ise Bana kâfir, yıldıza mü’min olarak sabaha erdi.”»

İbn Abbas(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Bir adam dedi ki: “Ey ALLAH’ın Resûlü! ALLAH ve sen ne dilerseniz olur.” Resûlullah: “Sen beni ALLAH ile bir mi tutuyorsun?! Bunun yerine: ‘ALLAH her şeyi yalnız kendisi diler’, de” dedi.
İbn Ömer(ra) rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav), Ömer(ra)’in, babasının adı üzerine yemin ettiğini işitmişti. “ALLAH Teâla, sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehy etti. Öyleyse, kim yemin edecekse ALLAH’a yemin etsin veya sussun” buyurdu.

Ebû Şureyh Hâni b. Yezîd şöyle rivâyet etmiştir: Bir grup insan Resûlullah(sav)’a geldi. Resûlullah onlardan birinin ‘Abdulhacer’ (taşın kulu) adıyla çağrıldığını duydu. Ona adını sordu. “Abdulhacer” denilince, Resûlullah(sav): “Hayır! Sen Abdullah’sın” buyurdu.
Kayıtlı
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #3 : 30 Aralık 2010, 14:48:45 »

5- Hatâyı Düzeltecek Olanın Kişinin Konumu Önemlidir

Kimi insanların nasihati, kimilerinkinden daha kolay kabul görebilir. Çünkü onlar statü sahibidirler, ya da hatâ işleyen kişinin üzerinde otoriteye sahiptirler. Mesela, çocuğunun üzerinde bir baba, öğrencisinin üzerinde öğretmen, devlet memurunun üzerinde müfettiş vs. Yine; yaşça daha büyük olan, genç olandan; akraba olan, yabancıdan; otorite sahibi bir kişi de otoritesi olmayandan etki açısından farklıdır. Bu farklılıkları anlamak, eğitimciye isâbetli bir bakış açısı kazandıracaktır. Böylelikle, bir îkâz veya azarlama, daha büyük bir kötülüğe yol açmayacaktır. Îkâz eden kişinin durumu ve hatâyı yapan kişinin ona olan güveni, îkâzın sertlik-yumuşaklık derecesini belirleyecektir.

Buradan iki şey öğreniyoruz. Birincisi; ALLAH tarafından kendisine belli bir statü veya otorite verilmiş olan kişi, bunları öncelikle insanları iyiliğe çağırıp kötülüklerden men etmek için kullanılmalıdır. Yüklendiği sorumluluğun büyüklüğünü, her türlü söz ve fiillinin insanları etkileyeceğini bilmelidir. İkincisi; iyiliği emredip kötülükten sakındıran kişi (tebliğci), konumunu yanlış tayin edip de, kendisini olduğundan daha yüksek bir mevkide görmemeli ve sahip olmadığı özellikler sanki kendisinde varmış gibi davranmamalıdır. Bu sâdece insanları kaybetmesine yol açacaktır. Nitekim Hz.Peygamber(sav), insanlara bir şeyler tebliğ ettiği veya kızdığı zaman, ALLAH’ın kendisine verdiği saygınlığın bilincindeydi ve onu muhafaza ediyordu. O, herhangi birisi tarafından yapılan uygunsuz davranışı düzeltirdi. Aşağıdaki misallerde olduğu gibi:

Ya’îş b. Tafha(ra), babasının şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav)’ın evinde misafirdim. Fakir birisi geldi; ona da ev sahipliği yaptı.

Resûlullah(sav) gece boyunca misafirlerinin durumunu kontrol için geliyordu. Beni yüzükoyun yatarken görünce dürttü ve şöyle dedi: “Bu şekilde yatma! Zira bu, ALLAH’ın hoşlanmadığı bir yatıştır.” Diğer bir rivâyete göre ise: “Bu yatış, cehennem ehlinin yatışıdır!” buyurdu.”

Belli bir misyona ve statüye sahip Hz.Peygamber(sav) için uygun olan bu tip bir îkâz (veya azarlama), sıradan insanlar için uygun değildir. Yüzükoyun yatan bir insanı -uyarmak için- dürterek uyandırmak; ve sonra, yanlış yaptığını söyleyip de bunu kabul etmesini, teşekkür etmesini beklemek, sıradan bir kişi için mümkün değildir. Aynı şey, hatâ yapan bir kişiye çakıl taşı fırlatma hâdisesi için de geçerlidir. Seleften bazılarının bunu yapmış olması, onların belli bir konumda olmasına bağlanmaktadır. Aşağıda, bu durumla ilgili bazı hâdiseler kaydedilmiştir:

Süleyman b. Yesar(rha) şöyle rivâyet etmiştir: Sabîg adlı bir adam Medine’ye geldi ve Kur’ân’ın müteşâbih âyetleriyle ilgili sorular sormaya başladı. Ömer(ra) onu dövmek için birkaç sopa hazırladı. Ömer: “Sen kimsin?” diye sordu. Adam: “Ben ALLAH’ın kulu Sabîg’im” dedi. Ömer, sopalardan birini alıp: “Ben de ALLAH’ın kulu Ömer!” diyerek vurdu. Başı kanayıncaya kadar ona vurmaya devam etti. Sonunda adam dedi ki: “Ey mü’minlerin emîri, n’olur yeter! Aklımdaki tüm kötü fikirler gitti, yeter!”
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/islamiyet/348319-hata-duzeltiminin-ilkeleri.html#post2442230
İbn Ebî Leylâ şöyle nakletmiştir: Huzeyfe(ra), Medain’deydi ve bir içecek istedi. Saygın görünümlü bir adam ona gümüş bir kapta içecek sundu.

Huzeyfe, onu adama fırlattı ve şöyle dedi: “Aslında atmayacaktım. Fakat bu hususu açıklamış olmama rağmen devam edildi. Peygamber(sav) bizi ipekli kumaş giymekten ve altın ve gümüş kaplardan yiyip içmekten men etmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: “Bunlar dünyalık yaşayanlar içindir; sizin için ise geçicidir.”.”

Aynı olay İmam Ahmed’in rivâyetine göre şöyle cereyân etmiştir. Abdurrahman b. Ebî Leylâ şöyle rivâyet etmiştir: Huzeyfe(ra) ile birlikte bir yere gittim. İçecek bir şeyler istedi. Görevli saygın birisi, ona gümüşten bir içecek kabı getirdi. Huzeyfe de bunu onun yüzüne fırlattı. Biz: “Sakin ol, sakin ol!” dedik. Bunu niye yaptığını sorarsak bize anlatmayabilirdi. Bu yüzden susmayı tercih ettik. Bir süre sonra Huzeyfe: “Niye kabı onun yüzüne fırlattığımı biliyor musunuz?” dedi. Biz: “Hayır” dedik. Şöyle devam etti: “Ona, yaptığının yanlış olduğu söyledim. Peygamber(sav): “Altın ve gümüş kaplardan içmeyiniz; ipekli giymeyiniz” buyurmuştur. Muaz(ra) da bunu bildirmiştir: “Bunlar bu dünyadakiler içindir; fakat sizin için gelip geçicidir” demiştir.

Musa b. Enes b. Malik(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Sîrîn, Enes’e mükatebe(*) yapma talebinde bulundu. Enes çok zengindi, mükatebe yapmayı reddetti. Sîrîn, Ömer(ra)’e başvurdu. Ömer, Enes(ra)’i çağırarak: “Sîrîn’le mükatebe yap!” diye emretti. Enes(ra) yine kabul etmedi. Ömer, çubuğuyla Enes’e vurdu. Ve şu âyeti okudu: “Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek (mükatebe yapmak) isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermesini kabul edin” (24/Nûr, 33). Bunun üzerine Enes mükatebe yaptı.
Nesâî, Ebû Saîd el-Hudrî(ra)’den rivâyet etmiştir: Ebû Saîd namaz kılarken, Mervan’ın bir oğlu geldi ve onun önüne geçerek kim olduğun baktı. Ebû Saîd, gitmeyince ona vurdu. Çocuk ağlayarak Mervan’a gitti ve olanları anlattı. Mervan, Ebû Saîd’e gelip, niye kardeşinin oğluna vurduğunu sordu. O da şöyle cevap verdi: “Ben ona vurmadım; şeytana vurdum. Ben, Peygamber(sav)’in şöyle söylediğini işittim: “Sizden biri, halka karşı sütre olacak bir şeyin gerisinde namaz kılarken, biri önünden geçmeye kalkarsa ona mâni olsun. (Beriki haddini bilmeyip) ısrar ederse onunla mücâdele etsin. Zira o, (bu hâliyle) şeytandır”.”

Ebû’n-Nadr şöyle rivâyet etmiştir: Ebû Saîd el-Hudrî, bacağındaki yaradan dolayı çok acı çekiyordu. O sırada kardeşi geldi. Onu, bacağını diğer bacağının üstüne atmış uzanırken gördü ve yaralı bacağına vurdu. Öyle ki, bu çok daha büyük bir acı verdi. Ebû Saîd şöyle dedi: “Bacağımın ağrıdığını bilmiyor musun?!” O da: “Tabii biliyorum” dedi. Kardeşi de: “Peki bunu niye yaptın?” diye sordu. O da şöyle cevap verdi: “Peygamber(sav)’in bize bu şekilde oturmayı yasakladığını bilmiyor musun?”

Ebû’z-Zübeyr el-Mekkî şöyle rivâyet etmiştir: Adamın biri, başka bir adamın kız kardeşiyle nikah akdi yaptı. (Gelinin) erkek kardeşi, kız kardeşinin (bir zamanlar) zinâ yaptığını anlattı. Bu haber Ömer(ra)’e ulaşınca, Ömer onu yakalayıp dövdü ve şöyle dedi: “Niye ona söyledin?!”

Ebû İshak(rha) rivâyet ediyor: Esved b. Yezîd’le beraber büyük mescitteydik. eş-Şâbî de bizimle birlikteydi. Bize, (kocası tarafından talâk-ı bâin ile boşanan) Fâtıma b. Kays’dan, Resûlullah’ın ona nafaka öngörmeyişi hakkında neler duyduğunu anlattı.(*) Esved, bir avuç taş alıp onun üzerine fırlattı ve şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana ki bu gibi hadîsleri rivâyet ediyorsun! Halbuki Ömer(ra) bu hususta şöyle demiştir: “Biz, unutup unutmadığını bilmediğimiz bir kadının sözünden dolayı ALLAH’ın Kitabı’nı ve onun Resûlünün Sünneti’ni terk etmeyiz. Onun (bu durumdaki bir kadının) mesken hakkı da vardır, nafaka hakkı da vardır. Çünkü ALLAH Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki açık bir hayasızlık etmiş olalar!” (65/Talak, 1)”

Kinde’nin kapılarında iki adam girdiler. Ebû Mes’ud el-Ensârî bir halka içerisinde oturuyordu. O iki adam şöyle dedi: “Aramızda adâletle hüküm verebilecek birisi var mı?” Halkanın içinden bir adam: “Ben varım!” dedi. Ebû Mes’ud, eline bir avuç taş aldı ve adama doğru fırlatıp şöyle dedi: “Sus! Yargılamak/fetva vermek için böyle acele etmek hiç de hoş bir şey değil!”
Şu hususa da dikkat etmek gerekir ki, Hz.Peygamber’in, yakınındaki bir sahabîsini îkâzı, bir bedevîyi îkâzına nispetle daha serttir. Elbette bunlar olaya göre de değişmektedir. Önemli olan, îkâzın türünü ve dozajını hikmetli bir şekilde belirlemektir.

Kayıtlı
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #4 : 30 Aralık 2010, 14:51:40 »

8- Hatâ Yapan Kişinin Niyetinin İyi Olması, Onun Uyarılıp Azarlanmayacağı Mânâsına Gelmez

Amr b. Yahya şöyle rivâyet etmiştir: Babam, babasından şöyle rivâyet etti: Sabah namazından önce Abdullah b. Mes’ud’un kapısının önünde oturuyorduk. Dışarı çıktığında onunla beraber mescide giderdik. Neyse (bir gün) Ebû Mûsâ el-Eş’arî yanımıza geldi ve: “Ebû Abdirrahman (yani Abdullah b. Mes’ud) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?” dedi. “Hayır, gelmedi” dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihayet (Abdullah) çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebû Mûsâ ona şöyle dedi: “Ebû Abdirrahman! Biraz önce mescidde yadırgadığım bir durum gördüm. Ama yine de ALLAH’a hamd olsun hayırdan başka bir şey görmüş değilim.” (Abdullah) “Nedir o?” diye sordu. O da: “Yaşarsan birazdan göreceksin” dedi (ve) şöyle devam etti: “Mescidde halkalar halinde oturmuş namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada (idâreci) bir adam, (halkadakilerin) ellerinde de çakıl taşları var. (İdâreci): “100 defa Allahu Ekber deyin” diyor, onlar da 100 defa Allahu Ekber diyorlar. (İdâreci): “100 defa Lâ ilahe illALLAH  deyin” diyor, onlar da 100 defa La ilahe illALLAH  diyorlar. “100 defa SübhanALLAH  deyin” diyor, onlar da 100 defa SübhanALLAH  diyorlar. Ebû Abdurrahman (Abdullah b. Mes’ud): “Peki onlara ne dedin?” dedi. “Senin fikrini öğrenene ve ne yapmam gerektiğini söyleyene kadar onlara hiçbir şey söylemedim” dedi. Dedi ki: “Onlara kötülüklerini sayıp (hesab etmelerini) emretseydin ve, (bununla) iyiliklerinden hiçbir şeyin zâyi edilmeyeceğine dâir onlara güvence verseydin ya!” Sonra gitti, biz de onunla beraber gittik. Nihayet o, bu halkalardan birine geldi, başlarında durdu ve şöyle dedi: “Bu yaptığınızı gördüğüm şey nedir?” Dediler ki: “Ebû Abdirrahman! (Bunlar) çakıl taşları. Onlarla Allahu Ekber, Lâ ilâhe illALLAH  ve SübhanALLAH  deyişleri sayıyoruz.” (Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud) dedi ki: “Artık kötülüklerinizi sayıp hesab edin! Ben, iyiliklerinizden hiçbir şeyin zâyi edilmeyeceğinize kefilim. Yazıklar olsun size! Peygamberiniz(sav)’in şu sahâbesi (içinizde hâlâ) bolca bulunmakta. İşte onun elbiseleri (henüz) eskimemiş; kabları (henüz) kırılmamış. Cânım elinde olan ALLAH’a yemin olsun ki, sizler ya Muhammed(sav)’in yolunu takip edeceksiniz ya da sapıklığa düşeceksiniz!” Onlar: “VALLAH i, Ebû Abdirrahman, biz sâdece hayrı (elde etmek) istedik” dediler. (O da) şöyle karşılık verdi: “Hayrı (elde etmek) isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Resûlullah(sav) bize haber vermişti ki; Kur’ân’ı okuyacak olan bir topluluğun (bu okuyuşları sâdece dilde kalacak), boğazlarından (nefislerinden) ileri gitmeyecek. VALLAH i, bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir.” Sonra (Abdullah) onlardan yüz çevirdi.

(Amr b. Yahya’nın dedesi) Amr b. Saleme, bundan sonra şöyle demiştir: “Bu halkalardaki insanların pek çoğunu, Nehrevân olayında(*), Hâricîlerin safında bize karşı vuruşurken gördük.”

9- Adâletli Olmak ve Hatâ Yapan Kişileri Düzeltirken Taraf Tutmamak
ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:“Konuştuğunuz zaman -yakınınız dahi olsa- âdil olun.” (6/En’âm, 152)

“İnsanlar arasında hüküm verecek olursanız adâletle hükmedin.” (4/Nisâ, 58)

Nitekim Resûlullah(sav), bir peygamber âşığı olmasına rağmen Üsâme b. Zeyd(ra)’i, ALLAH’ın çizmiş olduğu hudutları çiğneyen birisine aracılık yaptığı için azarlanmıştır.

Hz.Âişe(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Hırsızlık yapan Mahzumlu kadının durumu Kureyşlileri fazlasıyla üzdü. “Bu kadın hakkında Resûlullah(sav) nezdinde kim müessir bir şefaatte bulunabilir?” diye adam aradılar. “Bu işe sâdece Resûlullah(sav)’ın çok sevdiği Üsâme b. Zeyd(ra) cür’et edebilir” dediler. Üsâme (huzura çıkarak) Resûlullah(sav)’a şefaat talebinde bulundu. Efendimiz: “ALLAH’ın hududundan bir hadd hususunda şefaat mi taleb ediyorsun?!” diye çıkıştı. Sonra kalkıp cemaate şu hitabede bulundu: “Sizden öncekileri helâk eden şey şudur: İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptı mı onu terk edip (ceza vermezlerdi). Aralarında kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca derhal ona hadd tatbik ederlerdi. ALLAH’a yemin olsun, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim!”

Hz.Peygamber’in Üsâme’ye gösterdiği tutum, O’nun ne kadar âdil ve hakkın yanında olduğunu ve O’nun gözünde İslâm’ın, tüm insanların sevgisinden daha önce geldiğini göstermektedir.
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/showthread.php?p=2442230

Herhangi bir kişi, sevdiği kişinin kişisel kusurlarını görmezlikten gelebilir; fakat bu ona, İslâm’ın koymuş olduğu sınırları aşan hatâları görmezlikten gelme hakkını vermez. Bazı zamanlar insanlar yakın akraba ve arkadaşlarının yaptığı hatâyı hoş görürken, başka bir kişinin yaptığı hatâyı sert bir dille eleştirebilmektedir. Bu yüzden, “Eğer bir kişiyle mutluysanız, onun hatâlarını görmezsiniz; ama eğer bir kişiye kızgınsanız, tüm hatâlarını görürsünüz.” denilmiştir.
Kayıtlı
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #5 : 30 Aralık 2010, 14:52:34 »

13- Küçük Hatâlarla Büyük Hatâlar Arasında Ayırım Yapabilmek (İslâm Dini, Büyük Günahlar ile Küçük Günahlar Arasında Ayırım Yapmaktadır)

14- Hatâsının Belirginliğini Az-Çok Örten ve Pek çok İyi Fiiliyatı Olan Bir İnsanla; Kötü Fiillerde Bulunarak Kendisine Karşı Bile Bozulmuş Bir Günahkâr Arasında Ayırım Yapabilmek

Kimi insanların, -başkaları yapsa göz yumulmayacak olan- hareket ve davranışlarına, geçmişte yaptıkları hayırlı, üstün hizmetler sebebiyle göz yumulabilmektedir.

Esmâ b. Ebî Bekr(ra) anlatıyor: Hacc yapmak üzere Peygamber(sav)’le birlikte çıktık. Arc adındaki mevkiye kadar geldik. Orada Resûlullah(sav) konakladı, biz de konakladık. Âişe(ra), Resûllullah(sav)’ın yanına oturdu. Ben de babam Ebû Bekir’in yanına oturdum. Resûlullah ve Ebû Bekir’in binek develeri ortaktı/tekti ve o da Ebû Bekir’e âit bir köle ile birlikte (yolda) idi. Ebû Bekir(ra) oturup kölenin gelmesini beklemeye başladı. Köle geldi ama beraberinde deve yoktu. Ebû Bekir(ra): “Deven nerde?” diye sordu. Köle: “Sabahleyin onu kaybettim!” dedi. Ebû Bekir(ra): “Tek bir deveyi kayıp mı ettin!” deyip köleye vurmaya başladı. Resûlullah bu sırada gülüyor ve şöyle diyordu: “Şu ihramlıya bakın neler de yapıyor!” (İbn Ebî Rizme der ki: Resûlullah: “Şu ihramlıya bakın, neler de yapıyor?” deyip gülüyor (başka bir şey söylemiyor)du.”

15- Sürekli Hatâ Yapan İnsanla, Hayatında İlk Defa Hatâ Yapan İnsan Arasında Ayırım Yapabilmek

16- Nâdiren Hatâ Yapan Bir İnsanla, Sıklıkla Hatâ Yapan İnsan Arasında Ayırım Yapabilmek

17- Alenî Bir Şekilde Hatâ İşleyenle, Hatâlarının Üstünü Örten İnsan Arasındaki Farkı Anlayabilmek

18- İslâm’a Bağlılığı Güçlü Olmayan, Kalbi İslâm’a Isındırılan İnsanlara Karşı Dikkatli Olmak; Onlara Kaba ve Kırıcı Davranmamak

19- Kişinin Statüsünü ve Otoritesini Göz önünde Tutmak
Bu yukarıda saydığımız ilkeler, daha önce vurguladığımız adâletli olmaya engel olmamalıdır.

20- Hatâ Yapan Bir Çocuğu, Yaşına Uygun (Pedagojik Esaslara Aykırı Olmayacak) Bir Şekilde Îkâz Etmek

Ebû Hureyre(ra) rivâyet etmiştir: Hasan b. Ali(ra) zekât hurmasından bir tanesini alıp, hemen ağzına attı. Resûlullah(sav): “Hişt, hişt at onu! Bilmiyor musun biz zekât yemiyoruz!” -veya: “Bize zekât helâl değildir!-” diye müdâhale etti.

Zeynep b. Ebî Seleme(ra) şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullah(sav) gusül abdesti alırken yanına girdim. Bir avuç su aldı ve: “Çabuk git, yaramaz kız!” diyerek yüzüme attı.”

Anlaşılacağı üzere; bir çocuğun küçük olması, onun hatâlarının düzeltilmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü çocuğun bir hatâsının düzeltilmesi, onun hafızasına kazınacak ve ileride kendisine faydalı olacaktır. Birinci hadîste, çocuğa ALLAH korkusunun nasıl verildiği ve kendini nasıl sakındırması gerektiği gösterilmektedir. İkinci hadîs ise, iyi davranışların nasıl öğretildiğini, özel mekânlara girilmeden önce nasıl izin alınması gerektiğini ve başkalarının avret mahalline bakmanın yasak olduğunu göstermektedir.

Çocukların hatâlarının düzeltilmesi konusundaki bir diğer güzel örnek de, genç delikanlı Ömer b. Ebî Seleme(ra)’nin kıssasıdır: Resûlullah(sav)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah(sav) beni îkâz etti: “Evlat! ALLAH’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” O günden sonra hep böyle yedim.”

Dikkat edilirse Hz.Peygamber(sav), elini yemeğin her tarafına sürme hatâsını yapan delikanlıya öğüt verirken, kısa ve açık kelimeleri seçti ki çocuğun hatırlaması ve anlaması kolaylaşsın. Nitekim bunun çocuk kalbinde meydana getirdiği etki bir ömür boyunca sürmüştür: “O günden sonra hep böyle yedim.”
Kayıtlı
aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 214
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1653


Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın


« Yanıtla #6 : 30 Aralık 2010, 14:53:05 »

21- Nâmahrem Kadınlara Tavsiyede Bulunurken Dikkatli Olunmalı, Fitneye Sebebiyet Vermekten Kaçınılmalıdır

Hiçbir genç adam, hatâlarını düzeltmek veya bir şey öğretmek bahânesine sığınarak genç kadınlarla konuşmamalıdır.(*) Bu, o kadar çok kötülüklere yol açmaktadır ki, kadınların hatâlarını düzeltme görevi sâdece, çok geniş ruhsat ehliyeti olan kadı veya bu yönde yardımcı olabilecek yaşlı insanlara verilmiştir.

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak için uğraşan kişi, uyarısının sonunda ne olacağını bilerek ona göre davranmalıdır. Eğer yarar sağlayacağını düşünürse konuşmalı; aksi halde, hatâ yapmakta ısrar eden câhil kadınlarla konuşmaktan sakınmalıdır.

Ayrıca, iyiliği emredip kötülüğü sakındırmak için çabalayan kişinin statüsü, hatâları düzeltirken mesajı doğru aktarabilme ve delil getirebilme başarısı, çok büyük rol oynar. Aşağıdaki hikâye bunun misâlidir.

Ebû Raham’ın azatlı kölesi Ubeyd şöyle rivâyet etmiştir: Ebû Hureyre(ra), koku (parfüm) sürünmüş olarak mescide doğru giden bir kadınla karşılaşır. Şöyle der: “Ey el-Cebbâr’ın [ALLAH’ın] câriye kulu, böyle nereye gidiyorsun?” O da: “Mescide!” der. Ebû Hureyre: “Bunun için mi koku süründün?” Kadın: “Evet!” der. O da der ki: “Ben Hz.Peygamber’in: “Eğer herhangi bir kadın koku sürünür de mescide böyle giderse, ALLAH Teâlâ, gusül abdesti alana kadar o kadının namazını kabul etmeyecektir” dediğini duydum.”
İbn Huzeyme’nin rivâyeti ise şöyledir: Ebû Hureyre’nin yanından, kendisinden parfüm kokusu yayılan bir kadın geçti. Dedi ki: “el-Cebbâr’ın câriyesi, nereye?” Kadın dedi ki: “Mescide.” “Parfüm mü süründün?” “Evet.” (Bunun üzerine Ebû Hureyre şöyle dedi “Dön ve guslet. Zira ben, Resulullah(sav)’ın şöyle dediğini işittim: “ALLAH, kendisinden koku (parfüm) yayılır bir hâlde mescide giden hiçbir kadının namazını, geri dönüp gusledinceye kadar kabul etmez.”

22- Bir Kimsenin Hatâsının Asıl Nedenini Görmeden, Başka Bir Alâmetle Meşgul Olmamalı

23- Yapılan Yanlış Abartılmamalı

24- Olan Hatâyı Kanıtlamak İçin Uç Noktalara Gidilmemeli; veya Hatâ Yapan Kişiyi, Suçunu Kabul Etmesi İçin Zorlamamalı

25- Hatâyı Düzeltmek İçin Yeterli Bir Zaman Geçmeli

26- Hatâyı İşleyen Kişiye Düşmanmış Gibi Davranmamalı. Çünkü Amaç, İnsanların Kalbini Kazanmaktır; Yoksa Skor Elde Etmek Değil.

Alıntı
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: