aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
   
DUÂ: 214
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 1653
Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın
|
 |
« : 07 Ekim 2010, 21:11:18 » |
|
AYIRICI BIR ÇİZGİ
Seyyid KUTUB Kur'an-ı Kerim, hakkı açıklayıp ortaya koymaktadır. Bundan tek maksat, mü'min ve salih kimselerin yolunu belirlemek değildir. Çünkü Kur'an, bu metoduyla bâtılı da açıklayıp ortaya koymaktadır. Sapık ve mücrimlerin de yolunu belirlemek içindir bu açıklama. Mücrimlerin yolunu belirlemek; mü'minlerin yolunu belirlemenin bir zorunluluğudur. Bu, tıpkı yol ayrımında bulunan ayırıcı bir çizgi gibidir:
"(Kur'an) ayetlerini (hakkın izharı) ve mücrimlerin yolunun belirlenmesi için açıklıyoruz." (6 En'am/55)
Bu, Allah (Subhabehu ve Tealâ)'nın tayin ettiği bir metodtur. Maksat beşerî nefisleri tanıtmaktır. Allah (Subhabehu ve Tealâ), hak ve hayra ilişkin kesinleşmiş bir inanç oluşturmanın, meselenin diğer yüzünü; yani bâtıl ve şerri tanımayı da gerektirdiğini elbette ki, bilmektedir. Çünkü insanın "şu, tam anlamıyla şer ve bâtıldır, şu da tam anlamıyla hak ve hayırdır" diye kesin bir karara varmasının yolu budur. Şu da var. Hakla ortaya atılmanın güç kaynağı, hak sahibinin elindekinin hak olduğunu bilmesinden ibaret değildir. Çünkü karşıdaki düşmanın; davası uğrunda savaşan bâtıl ehli olduğunu ve bu kimselerin mücrimlerin yolunu izlediğini bilmek de hak sahibine güç verir. Nitekim Allah (Subhabehu ve Tealâ), her peygambere mücrimlerden bir düşman verdiğini bildirdiği başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
"Her peygamber'e mücrimlerden bir düşman da verdik." (25 Furkan/31)
Bundan da maksat, gerek Rasulullah (sallALLAH u aleyhi ve sellem) ve gerekse mü'minlerin; mücrim kimselerin düşmanlıklarıyla karşı karşıya olduklarını kuşkuya yer vermez bir kesinlik ve açıklıkta bilmeleridir. Şerrin, mücrimliğin ve küfrün hakla savaşması kaçınılmazdır. İmanın, ıslahın ve hayrın belli olması, bir de mücrimlerin yolunun ortaya çıkması için bu, zorunludur. Bu, Rabbanî ayetlerin açıkça ortaya koyduğu bir hedeftir. Mücrimlerin tutum ve yollarında söz konusu olabilecek herhangi bir şüphe veya karışıklık; mü'minlerin tavır ve yolunda da bir karmaşa ve şüpheye neden olabilir. Çünkü bunlar iki zıt durum ve birbirinden ayrı iki yoldur. Bu bakımdan çizgi ve renklerin iyice ortaya çıkması gerekir.
Şu halde her İslâmî hareketin ilk görevi, mü'min ve mücrimlerin yollarını tayin etmektir. Önce mü'minlerin, daha sonra da mücrimlerin yolunu tayin etmek gerekir. Mü'minlerin ayırıcı özellikleri yanında, mücrimlerin de ayırıcı özelliklerini tanıtmak gerekir. Ayrıca bu tanımların pratik, yani teorik çerçeveyi aşan bir değeri olacaktır. Ta ki İslâm davetçileri ve hareket adamları, etraflarında bulunan mü'minleri de mücrimleri de tanıyabilsinler. Bunun da çaresi, mü'minlerin metod, yol ve alâmetleri yanında, mücrimlerin de yol ve alâmetlerini hiç bir karışıklığa meydan vermeden belirlemektir. Mü'min ve mücrimlerin belli başlı alâmet, özellik ve ünvanlarının birbirine karışmasına meydan vermemektir. Bu tayin ve tanıtma, İslâm'ın Arabistan yarımadasındaki müşriklere hitap ettiği ilk günden itibaren yapılmaya başlamıştı. Öyle ki salih müslümanların yolu, Rasulullah (sallALLAH u aleyhi ve sellem) ve beraberindeki mü'minlerin yoluydu.
Mücrim müşriklerin yolu ise, bu dini kabul etmeyen kimselerin yoluydu. İşte Kur'an-ı Kerim, böylesine bir açıklık ve belirlilik ortamında iniyordu. Allah (Subhabehu ve Tealâ), mücrimlerin yolunu da tanıtır nitelikte ayetlerini açıklıyordu.
İslâm'ın şirk, putperestlik, dinsizlik ve değişikliğe uğramış veya beşerî zevklere göre değiştirilmiş semavî kökenli farklı diyanetlere hitap ettiği her ortamda mü'minlerin de, kafir ve müşrik mücrimlerin de yolu belirlenmiştir. Birbirine karışmaya meydan verilmeyecek kadar belirlenmiştir. Ne var ki, gerçek bir İslâmî hareketin -bugün için- karşılaştığı en büyük problem, bunların hiç biri değildir. Çünkü günümüzdeki bu en büyük zorluğun nedeni, bir zamanların İslâm yurdu olan ülkelerde yaşayıp müslümanların soyundan gelen insanların varlığıdır, öyle ki günün birinde üzerinde Allah'ın Dini’nin egemen olup şeriatının uygulandığı bu topraklarda, "müslüman" adını kullanan; ama gerçekte İslâm'dan kopmuş, İslâm'ın hem itikadî, hem de pratik değerlerinden uzaklaşmış bir takım insanların varlığı...
Çünkü İslâm, "La ilahe illALLAH , Muhammedun Resulullah" şahitliğine dayalı olarak kainatın yaratıcı ve mutasarrıfının ortaksız bir tek Allah olduğuna inanmaktır. Günlük ibadet ve hayat faaliyetlerini bir tek Allah'a ait kılmaktır. Allah (Subhabehu ve Tealâ)'dan başka hiç bir kimseden hayat kanunlarının alınamayacağına ve tüm hayat işlerinde ilâhî hükümden başkasına boyun eğilemeyeceğine inanmaktır.
|