Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bazı Dâvetçi Müslümanlardan Referanduma Dair Zaruri Açıklama  (Okunma Sayısı 1441 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
mukarrebun
fani dünya
AllahuEkber
***

DUÂ: 46
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 384


Site
« Yanıtla #30 : 06 Eylül 2010, 03:48:56 »

http://www.haksozhaber.net/ sitesinden 04 Eylül 2010 Cumartesi tarihinde yazdırılmıştır.
Tekfircilik Hastalığı Üzerine Bir Değerlendirme

Tekfircilik İthamını Şiddetle Reddediyorum


Hayatımın hiçbir döneminde tekfirci olmadım, tekfircilerle hep karşı karşıya geldim. Onlar tarafından hâlâ suçlanıyor ve bazılarınca tekfir ediliyorum. Böyle iken, zandan yola çıkıp beni tekfirci zannedenleri, Kur’an’ın yasakladığı sûi zanla hareket ettiklerinden, Rabbimden beni de onları da affetmesini diliyorum. Referanduma oy vermeyi dâva adamı Müslümanlara hiçbir şekilde yakıştıramıyor, özellikle de tevhidî öbeklerin, öncü İslâmî şahsiyet ve kanaat önderlerinin medyatik çağrılarla “evet” kampanyaları açmalarını, hele de bu amelin takva ve ibadet olarak sunulmasını İslamî bulmuyor ve tevhidî mücadeleye, Kur’anî İslâm algısına zarar vereceğine inanıyorum. Bununla birlikte, Haksöz’ün Ağustos sayısında referandum için oy vermeyi şiddetle eleştiren bir yazar kardeşiniz vasfıyla ve “Bazı Davetçi Müslümanlardan Referanduma Dair Zaruri Açıklama” adlı bildiriyi imzalayanlardan biri olarak net şekilde ifade edeyim ki, ben sadece referanduma oy verdiği için kimseyi tekfir etmedim, etmiyorum. Evet, yayınladığımız ortak bildirideki tüm metni onaylıyorum. Tâğutî anayasaya oy vermeyi bir teşrî (yasa yapma) olarak, şirk ameli görüyorum. Ama biliyorum ki her şirk ameli insanı müşrik yapmaz. Mevcut düzeni ve onun İslâm dışı anayasasını kabullenmediği halde, farklı te’villerle oy veren mü’minlerin doğru bir iş yapmadıklarını ifade ediyor, ama onları müşrik veya kâfir olarak görmüyorum. Gerekçesini az sonra açıklayacağım. Herkes kendi hesabını kendisi verecek. Biz sadece uyarma görevimizi yapmakla yetiniriz o kadar. Eğer olaya tekfirci yaklaşımla bakmış olsam, kendimle çelişmiş olurum. Bu arkadaşlarla kardeşlik hukukunu işletemem, dergilerinde istek üzere ara sıra da olsa yazı yazıp derneklerinde konuşma yapamam, onlarla kardeşçe hakkı tavsiyeleşemem. Onları namaz kılmayan öz kardeşime tercih edemem. Hâlbuki dâvâsı Kur’an olan kardeşlerimin hepsinin gönlümde apayrı yeri olduğuna öncelikle Rabbim şahiddir. İnsan sevdiğinin hata yapmasına râzı olmaz önce. Derdimiz bundan ibarettir.

Gelelim altına severek imza attığım bildiriyle ilgili yorumların bu konuyla ilgisine… Haksöz Haber Portalındaki yorumcuların çoğunluğu direkt veya üstü örtülü şekilde bildiride tekfircilik görüşü olduğu, imzası olanların evet diyeceklere tekfirle yaklaştıkları gibi yakışıksız ve vakıamızla örtüşmeyen bir iddia ileri sürüyorlar. Benim tanıdığım kadarıyla bildiriye imza atanların içinde tekfircilik yapan bir tek kardeşimiz bile yok, onların sadece oy verdiği için bir mü’mini tekfir ettiğini hiç sanmıyor ve kabul etmiyorum. Bildiri metninde referanduma oy verenleri kâfir ilan eden, onları tekfir eden tek bir cümlenin olmadığını da kesin bir şekilde ifade ediyorum. Tam tersine bildiriye hâkim olan unsur, tevhidî uyanış sürecinin akamete uğrayacağı, birçok kardeşimizin bu gidişle sistem içi değişime eklemlenme riski altına gireceği endişesidir. Bu tür sistem içine yönelik çağrıların Kur’anî daveti gölgeleyeceği, flulaştıracağı ve uzlaşma görüntüsü veren tutumların tevhidî stratejik mücadelemize zarar vereceği ihtimali bizi düşündürmektedir. İşte bu amaçla sadece tevhidî kesime yönelik olarak “tevhidî duyarlılık çağrısı” yapılmıştır. Çünkü tevhidî uyanış sürecinin tarihinde ilk defa bu boyutta sisteme eklemlenme riski gündeme gelmiş ve en tepeden tabana kadar bütün insanımız yaygın bir biçimde bu kuşatıcı riskin tesir alanına sürüklenmiş bulunmaktadır. Ayrıca bu tür tavizci tutumların, ister-istemez tekfirciliği tetikleyeceğini, tekfir hastalarının bu yaklaşımları tekfir ederek tartışmayı daha rahatsız edici boyutlara taşıyacağı endişesi ile “aman kardeşler, oy vermeden bir kez daha düşünün!” demeye çalışıyorum. 

Lütfen, “Bazı Davetçi Müslümanlardan Referanduma Dair Zaruri Açıklama” adlı bildiriyi eleştirecek kardeşler, tevhidî kesim bu kadar yaygın biçimde sandığa sürüklenirken, bu kadar zor şartlarda, sadece Allah rızası için bir sorumluluğu yerine getirdiğimiz için bizi tekfircilikle suçlama vebaline girmesin. Bu açıklamaya rağmen bir daha bizi tekfircilikle suçlayan kimse, bize hakaret ettiğini ve iftira attığını hesaba katsın. Biz, fikir tartışması yapıyor, Allah için birbirimizi uyardığımızı düşünüyoruz. Derdimiz üzüm yemek, bağcı dövmek değil.

Bildirinin nice arkadaşın imzasına sunulduğu ilk şeklinde ikinci maddenin son cümleleri şu şekilde idi: “Şirk sisteminin, İlâhî vahyi esas almayan anayasa değişiklik tasarısına oy vermenin, akîdeyle bağlantılı bir amel olduğuna inanmakla beraber, herhangi bir kimseyi sadece referanduma oy verdiği için, niyetini, gerekçesini, te’vilini ya da cehaletini hesaba katmadan tekfir etmenin de doğru olmadığını ifade etmek gereğini duyuyoruz.” Bildiri metninin genel istek üzere kısaltılması uygun görüldüğü için bu cümle de zaruri kabul edilmeyip sonradan kısaltılmaya kurban giden ifadelerden oldu. Dolayısıyla bu cümle, bildiriye imza atanların kabul ettiği bir görüştür diyebilirim.

Sırât-ı müstakîm üzere yürümeye çalışan dâvâ adamlarının yürüyüşlerindeki, yöntem ve söylemlerindeki ifrat ve tefritin ümmete ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir. O yüzden her konuda ölçülü, âdil ve itidalli olmak, altın dengeyi elde etmeye çalışmak hepimizin önem vermesi gereken husus olmalıdır. Yanlışlarına karşı çıktığımız kardeşlerimize düşmanca söz ve tavırlar gerçek düşmanlarımızı sevindirecek, gerçek Dost’u gazaplandıracak ve O Dost’a dost olan dostlarımızı derin şekilde yaralayacaktır.   

İtidale İhtiyaç Var

İtidalin yakalanmasında, İslâm ahkâmının maksat ve gayelerini anlamaya mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi (itidali) elde etmede; derinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alışverişini önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak, ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Ama, her şeyden önce Kur’an bütünlüğüne vâkıf ve teslim olmak… Bu konularda ilmî derinliği olan, Kur’an’ı, sosyal ve siyasal yapıyı, dünyayı çok iyi bilen, muttakî ve muvahhid ilim sahiplerine ihtiyaç vardır. Varsa bunların kolektif olarak işbirliğiyle çözüm üretmeleri en önemli görevleridir. Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda olması gereken ilim sahiplerinin ortaya çıkması, vahdet içinde hareket etmesi ve toplum içindeki savrulmaları murâkabe edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koyması, vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Kayıtlı
mukarrebun
fani dünya
AllahuEkber
***

DUÂ: 46
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 384


Site
« Yanıtla #31 : 06 Eylül 2010, 03:50:09 »

Tekfircilik Hastalığı

Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usûlüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Kaçınılmaz olan yorum ve ictihad farklılıkları, bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir, mürcie yaklaşımının dine zarar verdiğine şahit olan, ona aşırı tepki ile çıkan, samimi ama ilimde sığ olan hayat tecrübesi yetersiz, slogancı genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir.

Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük mü hareket ediyorlar, yoksa grup, mezhep taassubu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan birisi için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır. Bunu da daha çok Kur’an’a parçacı şekilde yaklaşıp bir-iki âyet mealinden hüküm çıkarıp o hükmü muhataplarına giydirerek, Kur’an bütünlüğünü ve hikmeti yok sayarak yapmaktadırlar.         

Hâlbuki yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da rüzgârınız/gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (8/Enfâl 46); “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve tefrikaya düşerek birbirinizden ayrılmayın.” Ve unutmayın; “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.” (3/Âl-i İmran 103)

Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.” hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.

Bu vesileyle tekfir konusunda doğru görüp kabul ettiğim bazı temel kuralları özetleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.

1- Mutlak Küfür – Muayyen Küfür

Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan amelleri işleyen, fâili belli olmadan "şunu yapan kâfirdir" veya "şunu söyleyen müşriktir" gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu fiillere şârî’ olan Allah’ın bildirdiği hükümleri genel anlamda vermesine mutlak tekfir diyoruz. Meselâ Allah’ın indirdiklerine muhalif, İlâhî kanunları önemsemeyip ona alternatif hükümler, yasalar koyanları genel olarak mü’min kabul etmeyiz. “Teşrî’ (kanun koyma) yetkisi nihai anlamda parlamenterlerin hakkıdır’ diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz (tekfiri muayyen ve muşahhas hale getirdiğimiz) zaman durum değişir ve aslen müslüman olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması ve hüküm verme yetkisine sahip özel veya tüzel kişilik nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Küfür hükmünü vermek için mutlaka delilin hem sâbit olması ve hem de delâlet yönünden kesin olması gerekir. Dolayısıyla biz “bu bir şirk anayasasıdır, buna oy vermek itikadı ilgilendirir, bir Müslüman teşrî anlamına gelecek şekilde yasa yapamaz, Allah’ın hükmüne ters bir yasayı onaylayamaz” derken, tek tek bunu yapanları tekfir ediyor değiliz. Belli bir şahısla, bir grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır.

2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez.

Te’vilde Hata: Te’vil, nassın delâletini anlamamaktan doğan (hatalı) bir ictihad ya da karıştırma sebebiyle, şer’î delili farklı bir konuma oturtmak, yanlış yorumlamak demektir. Mükellef, küfür amelini işler ve anlamada hataya düştüğü delile dayanarak onu küfür olarak görmez. Öyleyse, bu hatada kasıt şartı ortadan kalkmıştır. Bunun için te’vilde hata yapması, onun tekfirine engel olur.

Bununla birlikte te’vilde yapılan her hata geçerli bir özür sayılıp tekfire engel değildir. Özür sayılan, şer’î delile bakılıp onu anlamada düşülen hatadır. Özür sayılmayan hata ise, şer’î bir delile dayanmaksızın sadece görüş ve hevâdan kaynaklanan hatadır. Te’vilde hata yapılması durumunda, te’vil yapan kimseye hüccet ikame edildiğinde, o delil bir mü’mini kesinlikle bağlayacak kuvvette kat’îlikte ise, te’vil engeli ortadan kalkar.

3- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve ilim sahiplerinin Kur’an’dan yola çıkarak küfür veya şirk olduğunda icmâ etmeyip ihtilâf ettikleri yoruma dayalı hususlarda, biz delili en kuvvetli olan görüş, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz. Ama, bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş, başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeyebilir.

Hakkında farklı ictihad ve ilim ehlinin farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz.

Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad, her yorum zannı içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu bu kapsamdadır. Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir. Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile, bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minlerin imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara, mecbur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara, vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı pislikleri ve imzaları formalite kabul edip şirke bulaşanlara, ya da sadece tarikata bağlı olduğu bilinen, fakat açık bir inkârı, küfrü bilinmeyenlere; bunlarla birlikte “ben Müslümanım” diyen, Kur’an’ın hiçbir hükmünü inkâr etmeyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz namaz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına çıkarılmamalıdır.

Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen kimse nasıl içmezse, Allah’ın azâbından korkan kimsenin de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden sakınması, % 1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının küfür olduğu görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir etmediğini ve ihtilâflı konularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil; tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz olduğunu söylüyoruz.

Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler, istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle İslâmî hükümleri ve akaid esaslarını bilenler, te’vil ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça İslâmî bir hükmü kabul etmeyenler aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.

4- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe ile düşmelidir. Bir kişi, imandan, ancak imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. İhtimaller göz önünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele edilmez. Çünkü tekfir suçlamada nihâî noktadır. Nihâî nokta da İlâhî cezanın son haddini gerektirir. İhtimallerin olduğu bir hususta ise böyle kesin ve ağır hüküm verilmez.

5- Berâet-i zimmet asıldır. İslâm hukukunun genel prensiplerinden biri de budur. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Bu kural, en büyük suç olan şirk ve küfür suçunda elbette öncelikli olarak değerlendirilir. Küfrü ve şirki hükmen ve kesin şekilde ispatlanıncaya kadar bir mü’min tekfir edilerek suçlanamaz. 

6- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.

Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyler, ilim sahibi veya halktan câhil olsun herkesin bildiği hususlardır. Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi kişi bilerek inkâr ederse inkârı sebebiyle o kimse tekfir edilir.

Örneğin haram olduğunu bildiği hâlde içki içmenin helal olduğunu söylemesi gibi.

Zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bilineni inkâr eden kâfir olur, ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:

a-İslâm’a yeni girmiş olması,

b-Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,

c-Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına çok tekrarlanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda olması. Bu durumlardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş olması şartıyla müstesna tutulur ve tekfir edilmez. Aynı şekilde, dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur, tekfir edilmez. Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din anlattığını hesaba katmak gerekiyor.
Kayıtlı
mukarrebun
fani dünya
AllahuEkber
***

DUÂ: 46
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 384


Site
« Yanıtla #32 : 06 Eylül 2010, 03:51:18 »

7- Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü Kur’an’da ve sahih hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali olan kimselere Müslüman muâmelesi yapılması yasaklanmamış, tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlardan (küfrünü kısmen gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.

8- Kâfir zannedilene kâfir demeyeni kâfir kabul etmemek gerekir. İki Müslüman, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan dolayı birbirlerini tekfir etmemelidir.

Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz: Bir insan, toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan ediyor. Bunu yaparken de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin müslüman olduğuna inanıyorsunuz. Yani karşınız­daki kişi, üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşınızdaki kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- "kâfire, kâfir" dememeniz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden hareketle bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Biz, bir kimsenin yanlış kabul ettiğimiz hükmüne değil; Allah’ın hükmüne teslim olmak zorundayız; O’nun kesin bir ifadeyle kâfir dediğini mü’min kabul edemeyiz. Başkalarının kâfir dediği onu bağlar, bizi değil.  

9- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” (4/Nisâ, 94)

10- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Sahih hadis olarak Peygamberimiz’den bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”; “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.”

11- Şüpheli durumlardan sakınmak, her iki hususta ihtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci durum değerlendirilmelidir.  

Muhâtabı tekfir edince “ya kâfir değilse?!” deyip ihtiyatlı olmak ve haksız tekfirde bulununca “kâfir” hükmünün kendine döneceğini değerlendirip bu riske girmemek ihtiyatın bir yönünü gösterir. Bu tavır, bir kimsenin yaptığı veya söylediği şeyin % 99 ihtimalle küfür, % 1 ihtimalle küfür olmama durumunda bile kendini göstermeli, en küçük ihtimali değerlendirip tekfirden kaçınmalıdır. İhtiyatın diğer kısmı da şudur: Küfür ve şirk ihtimali olan hususlardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak lâzımdır. Şüpheli şeylerden kaçınmak, imanın ve takvânın gereğidir.  

12- Tekfir hükmü, şahıslara bırakılmış değildir. Zina konusunda gözüyle bilfiil çirkin işi gören kimse, (bu durum tekfir suçlamasından daha hafif olduğu halde,) şahit olduğu o konuyla ilgili (üç şahid daha yoksa) hüküm veremiyor. Nasıl olur da buna benzer bir durumda birinin kâfirliğine hükmedebilir?

13- "Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir." Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, "bunu ancak kâfir olan yapar, söyler" kanaatini veriyorsa buna "küfr-i lüzûmî" denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini, müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da "küfr-i iltizâmî" denir.  

Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi müslümanlarla tartışmak, kardeşçe uygun üslupla karşı fikir ileri sürmek, uyarmak mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek doğru değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.

Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması için, küfrü bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz, böyle bir kimse tekfir edilemez. Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatalar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü'nün (s.a.s.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Te’vîl, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla aklın ürettiklerini esas alan, hevaya, zanna ve ilhâma dayanan bir dinî kural ve benzeri şey getiriyorsa bu te’vil sahipleri akaidî bir sapma içindedir.

14- Müslümanlığıyla övünen, namaz kılan, Allah ve Rasûlünü sevdiği belli olan, bunlarla birlikte günümüz câhiliyesinin etkisinde kalan bazı insanların hükmü hakkında susmak en doğru yoldur. İctihad ve yorumla tekfir etmenin sakıncasından ötürü, âlimlerin ve Müslümanların icmâya varamayıp ittifak edemedikleri ihtilâflı hususlarda muhâtaplarımızın bizim açımızdan delili çok zayıf olduğundan geçersiz kabul etsek de te’villerini dikkate alıp inkâr etmediklerini hesaba katmak zorunda olarak bazı insanlar hakkında susmanın en ihtiyatlı tavır olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde her şey o kadar karışmış, “ak”la “kara”nın dışında ve bu renklere az-çok benzeyen o kadar “ara ton”lar çıkmıştır ki, insanın ak da diyemeyeceği, kara da diyemeyeceği hususlar çokça oluyor. Ve ad koymada en doğrusu susmak diyorsunuz. Bazı insanların adını koyamıyor; “mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler oluyor. Değişik tevillerle felsefi ve ideolojik boyutuyla demokrasiyi savunan, tâğutlara oy verip meyleden, heykelin karşısında tören denilen âyinlere katılan, Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden tâğutî kurumları veya tâğutları savunan… nice insan var. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki hakla bâtıl karışmış, müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuştur. Bu haksız tekfir ve muvahhid Müslümanlar arasındaki soğukluğa sebep olan grup taassubu kırılıp ümmet gücüne erişince Allah’ın yardımına muhâtap olacak bu topluluk, ilim sahibi muvahhidlerin öncülüğüyle Peygamberî usûlle tevhidi tüm topluma tebliğ edecek, şirk ve putperestlik net şekilde insanlara anlatılacak. Tüm tartışmalar bitecek. Hak ve bâtıl, tevhid ve şirk şeklinde saflar netleşince bu insanlar bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Ve o zaman onların tercihlerine göre onlara isim vermek kolay ve şart olacaktır. O günlerin bir an önce gelmesi dilek ve duâsıyla…

Bütün yukarıdaki maddeler, (cehâlet, ikrâh ve te’vil sözkonusu olmaksızın) Kur’an ve Sünnetin kesin nasslarında açıkça belirtilen herhangi bir küfür inancına sahip olan veya Kur’an ve sahih sünnette açıkça belirtilen insanı kâfir eden davranışlardan birini yapan kimse için geçerli değildir.

Yazının daha fazla uzamaması için bu maddelerin içeriği delilleriyle geniş çapta ele alınamadığı için yanlış anlaşılmalara müsaittir. Dikkat edilmeli.

Selam ve dualarımla…

 

Dipnotlar:

1- Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28
2- Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
3- Buhârî, Edeb 44

Yazar: Ahmed Kalkan
Kayıtlı
Ahmed Kalkan
Bismillah
*

DUÂ: 13
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9


« Yanıtla #33 : 06 Eylül 2010, 07:42:38 »

                  Evet Oyu Verilmesi İstenen Anayasa, İslâm Anayasası mı?  -1-

                                   Ahmed Kalkan


“İslâmî Kuruluşlardan Referanduma Aktif Destek Kararı” başlığıyla 12 Ağustos günü bizim mahallenin muhtarları bir bildiri yayınlayarak referandumda evet oyu verilmesi gerektiğini kamuoyuna açıkladılar. Aralarında kimler yoktu ki… Hormonlu-hormonsuz büyüyen, büyütülen bizim mahallenin iri ve yaşlı muhtarlıklarının hemen tümü evet deme yarışına girmişti. İçlerinde 28 Şubat sürecinden itibaren dökülenler, dökülmemek için Kur’an’a sarılıp tutunmaya çalıştıklarını zannettiğimiz direnenler, çok da zor olmayan bir imtihanı bize göre kaybetmeyle karşı karşıya kaldılar. Akabe Vakfı, Anadolu Platformu, Akdav, Araştırma Kültür Vakfı, Fatih Akıncıları Derneği, Hikmet Vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, İnsan ve Medeniyet Hareketi, Mazlumder ve imzası olmasa da Özgürder. Fethullah Gülen’in ölülere bile evet oyu verdirmesi, Abdullah Büyük’ün evet oyu vermeyi umreden daha sevap olarak ilan etmesi yetmiyordu. Orkestraya İslamoğlu da katılmakta tereddüt etmedi. 13.08.2010 tarihinde Cuma hutbesinde coşmuştu yine. Aynen şunları söylüyordu: “Bu bir referandum değil, seçim değil, bu bir hayat memat meselesidir. Sadece oy vermekle yetinmek, pasifliktir. Allah önünüze bir fırsat çıkardı. Allah rızası için, bu fırsatı kullanın. Allah rızası için, bu milletin tepeden inenlerine ‘artık bize çocuk muamelesi yapmayın, artık bizi aptal yerine koymayın’ deyin ve meselenizi sahiplenin... Devletin imanı, adalettir. Bu referandum, devleti adalete davet ediyor. Devleti kimlerin yönettiği önemli değildir, önemli olan adaletli mi adaletli değil mi, bu önemlidir...” Ve Hamza Türkmen de Hilal TV ekranlarından evet oyu vermenin gereklerini saymaya çalışıyordu.  

Anayasa referandumu, giderek bizim mahalleyi ciddi boyutta sarsacak bir konu haline dönüştü. Güzel istisnâlar dışında kimse, Kur'an'dan yola çıkarak tezini savunmuyor. Kur'an'da hiçbir delil bulamayan tavizci zihniyet, eskiden beri varsa-yoksa “Hudeybiye, Hılfu’l-fudûl ve Hz. Yusuf'un idareciliği”ni Kur'an'a ters yorumlayarak Kur'an'daki muhkem âyetlerin karşısına delil gibi çıkarmaya çabalıyor. Hemen her tavizkâr konu için ve her yönüyle istismar edilip Kur'an bütünlüğüne ters şekilde yorumlanarak bu üç uygulama joker olarak her bâtılın kapısını açan çilingir rolünü üstleniyor. Hılfu’l-fudûl'a neyi nasıl benzetirseniz tamam, delil bulmuş oldunuz, o şey İslâmî oldu. İsterse Kur'an'ın onlarca âyetine ters olsun. Benzemese bile demagoji ile benzetin yeter...

“Hudeybiye, Hılfu’l-fudûl ve Hz. Yusuf'un idareciliği, Rumların kazanmasına sevinmek, maslahat, zaruret, hizmet ve ehven-i şer” Din bu kavramlardan ibaret sayılıyor artık. Tevhid, şirk, tâğut, cihad, imtihan, ahret, cennet-cehennem, velâ ve berâ gibi kavramlar sanki Batılı bir tüketim malzemesi gibi görülüyordu ki, modası geçti kabul ediliyor. Artık bu kavramlar İslâmcı geçinen nice insanı bırakın heyecanlandırmayı, hiç etkilemiyor bile. İnsanımız İslâmî konuları bile artık seküler kavramlarla gündemleştirmeyi tercih ediyor. Kur’an ve Sünnetten delil getirmek yerine, insanlar mantık oyunları ve kâr-zarar hesaplarını tercih ediyor.

Bir genç kızımız “maslahat” icabı başını açıyor, böylece haram helâlaşıveriyor. Bir de üniversitede okuyup “hizmet” amaçlı olarak takdim edilince helâl olmakla kalmıyor, sevap da oluyor. “Eviniz yoksa ‘zaruret’tir, bankadan kredi alabilirsiniz, hiçbir sakıncası yoktur” fetvaları, haram denizinde boğulma durumundakilere can simidi olarak uzatılıyor. Aklınıza ne kadar büyük günah ve hatta şirk eylemi gelirse gelsin, “ehven-i şer” olmadıysa, “hılfu’l-fudûl”, benzemediyse “Hz. Yusuf’un idareciliği” ile örülmüş bir laf salatası; daha tutmadıysa, “oy vermeyin de koyverin mi diyelim” bilimselliği… Efendim, “maslahat icabı”, “ne yani küçük şerri desteklemeyelim de büyük şer mi başımıza belâ olsun?” gerekçesi; tüm tevhidî ve Kur’ânî referansları geçersiz kılacak “tarihselci” anlayış(sızlık)tan beter bir işlev görüyor. “Doğru, âyet öyle diyor, ama…” diye başlayan teslimiyetçi değil kaytarmacı yaklaşım herkesin dilinde. “Düzeni reddediyoruz, anayasayı benimsemiyoruz, ama anayasaya ‘evet’ diyoruz”un ne kadar tutarlı ve mantıklı olduğu seküler ifadelerle, ama gerekli görüldüğü yerlerde “Hılfu’l-Fudûl, maslahat…” gibi kavramlar joker olarak kullanılacak tarzda görüşler oluşturuluyor.

Bu bir savrulmadır. Bu, kimliğini inkârdır. Bu bir ılıman İslâm projesinin belirli oranda tuttuğunun göstergesidir. Bu bir hedef sapmasıdır. Etken olamayanların edilgenliği tercihidir. Bu, baskın halde akan selin önünde çerçöp konumuna düşmektir. Bu cahiliye denizine düşenin şirk yılanına sarılmasıdır. Aynı delikten defalarca ısırılmadır. Bu helâki istemek, intihara niyet etmektir.

Kimi dernek ve vakıflar kimliklerini koruyor, düzene muhalif tavırlarını hâlâ sürdürmeye çalışıyor derken, bakıyorsunuz ki, o da uzlaşmacı kervana katılıvermiş. Demek ki dernek ve vakıflar, sivil toplum kuruluşu olma misyonunu yapıyor, hormonlu şekilde büyütülüyor ve etrafındaki dâvâ insanlarını merkeze yöneltiyor.

Öğrendiklerimiz bizi takvâ sahibi yapması gerekirken, daha tartışmacı, daha uzlaşmacı, daha edilgen yapıyorsa ya okuduklarımızda veya okuma tarzımızda problem var demektir. Zaten artık okuyan insanımız da kalmadı. Bakan insanımız var. Gözüyle düşünen, gözüyle karar veren, gözüyle inanan veya inancını değiştirmeye başlayan…        

Hılfu’l-fudûl hakkında, Rasulullah’ın “Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim” dediğini Ahmed bin Hanbel rivayet ediyor. Buhârî ve Müslim başta olmak üzere diğer kütüb-i Erbaa müellifleri bu hadisi kitaplarına almamışlar. Kütüb-i Sitte’de bulunmaması, hadisin sıhhati konusunda en azından araştırma yapılmasını gerekli kılar. Hadisin sahih olduğunu varsayarak değerlendirme yapalım. Risalet görevi boyunca buna benzer bir oluşum veya girişim olmuş mu? Hayır! İslâm devleti, zaten zulmün her çeşidini, başta en büyük zulüm olan şirki temelden kaldıran ve onunla en güzel şekilde mücadele eden bir sistemdir. Ne Medine’de ve ne de Mekke’de Peygamberimiz ve Müslümanlar hılfu’l-fudûl benzeri bir kurum oluşturmamışlardır. Nebevî metodda böyle bir uygulama yoktur. İslâmî bir yapıda böyle bir kuruluşa ihtiyaç yoktur, gerek duyulmamıştır. Hılfu’l-fudûl, İslâm’ın ortaya çıkarttığı bir kurum değildir. İslâm’ın, toplumu ıslah için Medine dönemindeki kurumu “Câmi” ve ashâb-ı suffenin yetiştiği “Suffe Okulu”; Mekke dönemindeki ıslah kurumu ise “Dâru’l-Erkam”dır. Müslümanların, Nebevî metoda riâyetleri bu kurumlara benzer kurumlarla olacaktır. Peygamberimiz, aynı şartlar olacak olsa, zulmü engelleyecek başka hiçbir kurum, alternatif başka bir çözüm olmayacak olsa, yine câhiliye hüküm sürse, İslâmî kurumlardan hiçbiri olmamış olsa, yani tümüyle aynı şartlar olsa, zulmü engellemenin tek yolu, hılfu’l-fudûl olsa, bugün yine aynı şeyi yapardım, diyor. Mekke’de zulmün başka türlü önlenemediği, başka bir çözüm bulunamadığı bir konumda, zulmün önüne geçip mazlumların haklarını zâlimlerden almak amacıyla bir kuruluş için benzer şartlar her yönüyle mevcut olsa o şekilde de yine mazlumun haklarını savunurdum, demiş oluyor.

Anayasayı kabul etmenin, anayasal düzene evet demenin, sırf zulmü engellemek üzere oluşturulan bir kuruluşla, hılfu’l-fudûl ile ne benzerliği vardır? Hangi zulümleri ortadan kaldıracak zulüm düzeninin zulüm anayasası? Kur’an, şirkin en büyük zulüm olduğunu ifade ediyor (31/Lokman, 13). Kendisi tümüyle şirk olan bir anayasa, şirki nasıl kaldıracak? Hılfu’l-fudûl, insanlara teşrî dayatmıyor, küfrün yasalarını kabul etmelerini halktan istemiyordu. Onun tek görevi vardı; o coğrafyada zâlimleri zulümden alıkoymak. Bu anayasa, hangi zulmü engellemekte ve hangi zâlimleri nasıl ve ne şekilde cezalandırmaktadır? Mevcuduyla ve değişecek olanıyla anayasa, başka türlü zulmün önlenemediği bir durumda mazlumların haklarını savunmak için oluşturulmuş veya tümüyle bu görevi yapacak denilebilir mi? Değişecek ve değişmeyecek maddeleriyle adına Anayasa denilen metin; laik, demokratik, Batılı, beşerî ideolojiler istikametinde Kur’an’ın gündemleştirdiği şekilde kendisinin zulüm kabul edilmesi gereken tâğutî ilkelerdir. Kur’an, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim, dolayısıyla Allah’ın indirdiğinin dışındaki hükümlere zulüm demektedir (Bk. 5/Mâide, 45). Yine, şirkin en büyük zulüm olduğunu belirtir (bk. 31/Lokman, 13). Zulüm, zulmü nasıl önleyecek? Kendisi zulüm olan bir şey, zulmü kaldırmakla görevli bir kuruma (hılfu’l-fudûl’a) nasıl benzer? Anayasa ve anayasal düzen, Mekke’deki kurumlardan birine benzetilecekse, ancak şirk parlamentosu ve onların ilkelerinin adı olan “Dâru’n-Nedve”ye benzer. Çünkü her ikisi de yönetim tarzı, yönetim ilkeleri ve yönetim yeri ile ilgilidir; hem de her ikisi de câhiliyenin kurumudur; İslâm’ın değil. Bilindiği gibi, Dâru’n-Nedve, İslâm'dan önce Cahiliyye döneminde Mekkeli müşriklerin toplantı, hüküm koyma ve karar alma yeri, yasama meclisidir, câhiliyye düzeninin parlamentosudur. İlâhî hükümlerden başkasıyla hükmetmek tuğyan ve zulüm olduğundan; demokrasi, bırakın zulmü kaldırmayı, kendisi bir zulüm düzenidir; T.C. anayasası da bir şirk ve zulüm belgesi.
 
 
« Son Düzenleme: 06 Eylül 2010, 10:55:07 Gönderen: Zeynepder. » Kayıtlı
Ahmed Kalkan
Bismillah
*

DUÂ: 13
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9


« Yanıtla #34 : 06 Eylül 2010, 07:46:55 »

             Evet Oyu Verilmesi İstenen Anayasa, İslâm Anayasası mı? -2-

                                   Ahmed Kalkan
Her şeyden önce bu iki hususun birbirine benzetilmesinde elma ile armudun karşılaştırılması gibi büyük bir yanlışlık var. Biri sadece zulmü engelleme için kurulmuş bir kuruluş, diğeri ise bir yönetimin ilkeleridir, hatta inanç ve yaşama tarzıdır. Parçacı yaklaşım, körlerin fili tanımlaması gibi parçayı bütün sanma gafletidir. İnsanın vücudundan kopmuş bir parmağına “insan” demek, kopuk parmağı insan diye tanımlamak kadar yanlıştır parçacı görüş. Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. Tek bir olayı ya da bir hadis rivâyetini Kur’an ve Sünnetin genel hükümlerinin zıddı istikamette yorumlamak cehalet ve gaflet değilse, ciddi bir hiyânettir.
 
Parçacı yaklaşım, körlerin fili tanımlaması gibi parçayı bütün sanma gafletidir. İnsanın vücudundan kopmuş bir parmağına “insan” demek, kopuk parmağı insan diye tanımlamak kadar yanlıştır. Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. Tek bir olayı ya da bir hadis rivâyetini Kur’an ve Sünnetin genel hükümlerinin zıddı istikamette yorumlamak cehalet ve gaflet değilse, ciddi bir hiyânettir.

“Allah katında gerçek din İslâm’dır.” (3/Âl-i İmrân, 19); “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” (3/Âl-i İmrân, 85); “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum...” (5/Mâide, 3)
 
İslâm, yegâne hak din olduğu, kemâle erdirilip ikmal edilen eksiksiz bir din olduğundan; kendinden başka hiçbir din, ideoloji ve hayat görüşünü kabul etmez. İslâm ayrı bir dindir; şirk ve küfür anayasalarının benimsetmeye çalıştığı ideoloji ayrı bir din!
 
İslâm'la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyamete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücadele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah'ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, içinde bir tek “Allah” lafzı bile olmayan, İslâmî hükümlerden bir tekini bile içermeyen bir anayasayı İslâm’dan kabul etmeye başladılar.  
 
Her önüne gelen kıyas yapmaya kalkıyor. Kıyas yapılacak fer’ hakkında Kur’an’da onu da kapsayan bir yasaklık olsa bile, geçersiz olduğunu bilmeden kıyas yapmaya kalkıyor. Kendisine benzetip aynı hükmü vereceği asıllar da hep “Hudeybiye, Hılfu’l-fudûl, Rumların galibiyetine sevinmek ve Hz. Yusuf'un idareciliği” oluyor. Usûl bilgisine sahip olmayan birisi, kıyasın şartlarına hiç uymadan her nasılsa bir konuyu birazcık benzetmek için mantık oyunlarını becerebiliyorsa kendine göre delil bulmuş, haram bir hususu bu kıyasla helâlaştırmış, hatta sevap haline getirmiş oluveriyor. Dinin ahkâmı, oyuncak ediliyor. Teslimiyet yerine, isyan için gerekçeler aranıyor. Fakîh olmayanların veya kıyasın şartlarına tümüyle uymayanların, şartlarını bile bilmeyenlerin yaptığı kıyas denilen “benzetme”, dinde anarşiyi doğurur. Ancak fukahânın kıyası (kıyâs-ı fukahâ) geçerlidir, avâmın değil. Fukahâ da kıyas yapacağı fer’i ve aslı çok iyi bilmek ve kıyasın şartlarına uyarak kıyas yapmak zorundadır.    

Kıyasla ilgili hükümleri bile yeterince anlamayan ilimsiz kimse, kalkacak, “bu konu, aynen hılfu’l-fudûl gibidir” diye güya kıyas yapmış olacak ve ahkâm kesecek… “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kural kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ, 21)  

“Allah ilmi insanlardan zorla sökerek almaz. Ancak âlimleri kabzetmek sûretiyle alır. Böylelikle hiç âlim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir; cahillere fetva sorulur. Onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler; böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-; Tirmizî; İbn Mâce)

Hılfu’l-fudûl ve benzeri konularda tek bir örnekten hareket ederek, Rasûlullah’ın tutum ve davranışının (sünnetinin) nasıl olabileceğine ilişkin hüküm vermek, isabetli olmayacaktır. Bunun yerine, tebliğ sürecinin tamamına bakmak, siyasî/nebevî çizgiyle bu olayın alâkasını kurmak maksada erdirici olacaktır. Kaldı ki,  Rasûlullah’ın İslâm döneminde hılfu’l-fudûl konusundaki sözü, nihayetinde âhad haberdir, mütevatir değildir ve sübut açısından da zannîlik taşır. Bununla beraber, Rasûlullah’ın hılfu’l-fudûlü, rivayet edildiği tarzda tasvip ettiğini var sayarak, değerlendirmemizi ona göre yapmak durumundayız.

Demokratik kültürde ‘insan hakları’ esastır. İnsan hakları, özgürlük, hümanizm, rasyonalite vb. bölünmez bir bütünü oluştururlar. Demokratik açıdan, Din’in (İslâm’ın) diğer insanlara tebliğ edilmesi gibi bir niyet, bağışlanabilir bir teşebbüs değildir, absürddür. Çünkü tebliğ, davet edilen kişinin kâfir olarak algılandığı anlamını içerir. Bu ise evrensel insan hakları anlayışına aykırıdır ve onları ötekileştirmeye kimsenin hakkı olmadığı iddia edilir! Beşerî anayasalar, ‘öteki’ diye bir şey tanımaz. Kimse ötekileştirilemez. Vatandaşlar anayasa nazarında eşittir. İslâm’da ise insanlar mü’min, müşrik, Müslüman, kâfir, fâsık gibi inanç gruplarına ayrılır. İslâm açısından mü’minler doğru yolda, diğerleri ise bâtıl yoldadır.

Beşerî anayasalarda ise; insanların inanma ya da inanmama özgürlüğü vardır deniyorsa da, aslında tamamen ‘inanmama özgürlüğü’ güvence altına alınmaktadır. Hatta herkes Atatürkçü olmak zorundadır. Okullarda Atatürk’e hiçbir şeyi (Allah’ı bile) şirk koşturmamak ve onu kutsallaştırıp tapınmalar yaptırılmak üzere yasal düzenlemeler yapılır. Bütün resmî kurumlar, laik ve müşrik vatandaş yetiştirilmesi esasına yöneliktir. Şirk ve küfür özendirilir, hatta dayatılır. Demokratik hak ve özgürlük anlayışı denilen şey; inançsızlık, ahlâksızlık, içki, kumar, fâiz, cinsel sapkınlık, çıplaklık ve teşhircilik özgürlüğüdür. Bunlar anayasal hak olarak güvence altına alınır. Bu anayasaların İslâm'la temelden çeliştiği, gayet açıktır.

Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) katıldığı haber verilen Hılfu’l-Fudûl cemiyeti, o dönem için takdire şâyan bir çalışma olarak görülebilir. Fakat hâdisenin şu boyutu dikkatlerden kaçırılmak istenmektedir: Hılfu’l-Fudûl gibi örgütler hiçbir şekilde, o günkü Mekke'nin aristokratik düzenine başkaldırmayı sembolize etmemektedir. Öyle veya böyle, o günkü Mekke yönetimiyle birlikte, onun müsaadesi ve muvâfakatı kapsamında faaliyet yapmaktadır. Aksi takdirde, yeminli üç-beş kişinin Mekke'nin yönetimini ele geçirdiği anlamı çıkar ki bu, tarihî gerçeklere aykırıdır. Yani hılfu’l-fudûl bir tür sivil toplum teşkilatı olarak iş yapmaktadır. Hâlbuki Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Peygamber olarak Allah tarafından görevlendirildiği andan itibaren, hiçbir ‘sivil’ vasfı kalmamıştır. O artık, bütün Mekke halkını ‘öteki’ olarak gören; toplumun akîdevî, ekonomik, ahlakî, siyasî temellerini, kelimenin tam anlamıyla dine dayandıran ve ileri aşamada bu vasıfta bir devlet kurmayı hedefleyen bir siyasî kişidir.

Peygamberimizin, İslâm döneminde “yine çağrılsam yine öyle bir kuruluşa katılırım” sözü, hılfu’l-fudûlün kendi döneminde, kendi şartları içerisinde iyi bir teşebbüs olduğunu teslim etme anlamına gelmektedir. Yani Peygamber (s.a.s.), geçmişte yaptıklarından pişmanlık duymayı gerektirecek bir durum olmadığını ifade etmiş olmalıdır. Yoksa onun bu sözü, Mekke'de kendisi Peygamber iken yine öyle bir teşkilat kurulsaydı, derhal ona katılacağı, ama İslâm'ın tebliği gibi yüzde yüz siyasî, doğrudan Mekke yönetiminin kalbini hedef alan bir topyekün kıyâm hareketini erteleyeceği veya hareketinin siyasî boyutunu öne çıkartmayacağı(!) gibi bir anlama gelemez. Böyle bir anlamın var olduğu iddia edilirse o zaman şu soru akla gelir: Rasûlullah’ın (s.a.s.) etrafında, hılfu’l-fudûl benzeri bir teşkilat oluşturacak kadar insan vardı. Bunu pekâlâ yapabilirdi, neden böyle davranmadı da, tebliğe devam etti?

Hılfu’l-fudûl dönemindeki Muhammed (s.a.s.), İslâmî tebliğle muvazzaf Muhammed (s.a.s.) değildi; hılfu’l-fudûl benzeri bir örgüt yeniden kurulsa bile, Muhammed (s.a.s.) aynı o günkü ‘sivil’ ölçüler içinde kalamazdı. Nitekim Mekke'de Müslümanlara yapılan işkenceler, hakaret ve küfürler, evlerinin yağmalanması, üç yıl süren ekonomik ve sosyal boykot, hılfu’l-fudûl gibi teşkilatların kurulması için gayet olgunlaşmış koşullar değil miydi? Ama artık ‘sivil’ faaliyetlerin zamanı Muhammed (s.a.s.) için çoktan geçmişti. Hılfu’l-fudûl bir hak arama örgütüydü. Peygamberimiz 610 yılı Ramazan ayından itibaren artık bir ‘sivil-hak arayıcı birey/vatandaş’ değil, bir Peygamber, bir siyasî lider, yepyeni bir toplum inşa edici bir dâvâ adamıydı. Onun şimdiki dâvâsı, hak aramaktan çok daha büyük, daha kapsamlı ve daha ciddi bir işti. O, hakkın kaynağını bulmuştu; zulmün de kökünün kurutulmasının yolunu.

İslâm, kendinden başka hiçbir din, düşünce ve hayat görüşünü meşrû saymaz. Bir şey ya İslâm'dır ya da küfürdür. İslâm, başkalarının haklarına saygı; öteki’ne saygı, çoğulculuk, hoşgörü, diyalog, interaktif ilişki gibi sloganlarla, İslâmî akidenin sulandırılmasını, İslâmî siyasî duruşun zaafa uğratılmasını asla kabul etmez.

Allah, elçisine ve mü’minlere, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din tamamen Allah'a has kılınıncaya kadar kâfirlerle savaşmasını emretmektedir. (2/Bakara, 193; 8/Enfal, 39). Kur'an’ın bu çağrısı hiçbir beşerî anayasa doktrinin hiçbir yerinde kendine bir yer edinemeyeceği gibi, hiçbir İslâm dışı düzen bu duruşa râzı olamaz ve hiçbir ‘hılfu’l-fudûl’ tecrübesi bu inanç ve amelle bağdaşamaz. “De ki ey kâfirler!” diye başlayan ve “Ben sizin taptığınız ilâhlara asla tapmam!” diye devam eden, “cehenneme kadar yolunuz var!” anlamına gelecek tarzda, “sizin dininiz size, benim dinim de bana!” ültimatomu ile biten, ayrışmacı, meydan okuyucu çağrının neresinde hılfu’l-fudûl ve hevâdan kaynaklanan anayasal anlayış bulunduğu, izah beklemektedir…

       
     
« Son Düzenleme: 06 Eylül 2010, 10:56:10 Gönderen: Zeynepder. » Kayıtlı
Ahmed Kalkan
Bismillah
*

DUÂ: 13
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9


« Yanıtla #35 : 06 Eylül 2010, 07:48:49 »

            Evet Oyu Verilmesi İstenen Anayasa, İslâm Anayasası mı? -3-

                                   Ahmed Kalkan
İslâm'ın bir “Din” olarak nasıl yaşanacağı, nasıl tebliğ edileceği, İslâm'ın neye tâlip olduğu, neye tâlip olmadığı tamamen onun kendi içinde belirlidir. İslâm başka hiçbir ideolojinin sığıntısı olamaz. Hiçbir ideolojinin kavramları ve kurumlarıyla İslâm açıklanamaz, tanımlanamaz. İslâm hiçbir kâfir ideolojinin dayattığı koşullarla uzlaşmaz. İslâm'ın şerefli peygamberler silsilesi, İslâmî hayatın ve İslâmî tebliğin en mükemmel örnekleridir. İslâm dışı siyasî bir sistemin açık kapılarından girilmek suretiyle nebevî bir tebliğin yapıldığı da hiçbir zaman görülmemiştir.

“Onlar isterler ki, sen taviz verip uzlaşasın da onlar da sana taviz verip uzlaşsınlar.” (68/Kalem, 9) Tâğutlar, verdikleri (taviz olup olmadığı bile tartışılacak) küçücük tavizlere karşılık, büyük tavizler koparıyor. Bırakın düzeni değiştirmeyi, hatta eleştirmeyi, üzerindeki tozları silinip cilalanarak cildi “ak” renge boyanmış içi “kapkara” harflerle yazılmış anayasa sizin evet’inizi bekliyor. Sonra gelsin dünyada huzur, âhirette de tükenmeyen ödül... İslâm ve İslâmcılık adına daha başka ne istiyorsunuz?  

İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-bilinçsiz taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim mahallenin durumu, bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp muhafazakârlaşıyor insanımız; uzlaşmacı, pragmatist, liberal bir çizgiye doğru devamlı bir kırılma yaşanıyor. "Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaati ve olumlu anlamda isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle, anayasalarıyla uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene pasif destek veren mahallemizin insanları, artık düzenin en temel kaynağı ve dayanağı olan anayasayı sahiplenmeye çağrılıyor. İçlerinde tevhid erlerinin de bulunduğunu bildiğimiz bazı büyük kuruluşlar, hormonal büyü(tül)menin gereği olarak, “yetersiz ama evet” mesajlarını kamuoyuyla paylaşmaya başladı bile. Kaçıncı defa, büyük savrulmalar yaşanıyor. Alın size kendi ellerinizle ikinci 28 Şubat. Bir sınavın daha kaybedilmek üzere olduğu uyarısını yapmak durumundayız. Global güçler oyunun nasıl oynanacağını biliyor gerçekten. İnsanları kandırmanın, avlamanın yöntemini de. İyi de, mü’minlerde olması gereken basirete, bir delikten iki defa ısırılmama bilincine ne oldu? Muvahhid mü’minler, özellikle cemaat ve kanaat önderleri ve yılların İslamcıları, İslâmî ilkeler ışığında, çok iyi düşünmeliler. Hayır diyen şer cephesine ve bu değişikliklere bazılarını mecbur eden baskıcı, zorba ve çirkef zihniyete doğal tavır, başka bir bâtılı savunmaya götürmemeli. İlkesiz ya da temel ilkelerimize ters şekilde, konjonktürel kararlar almak, yarınlarda bizi mahcup ve suçlu duruma düşürebilir. Kendimizle, inançlarımızla çelişmemeliyiz. Bir taraftan düzen düşmanlığı, diğer taraftan düzenin en temel sütununu savunur duruma itilmemeliyiz. İskelete kendi kanımızla güç verip canlandırmaya çalışmayalım. Yıkılası düzeni güçlendirme bize yakışmaz. Komünizme düşmanlık, kapitalizm dostluğuna, Sovyetler Birliğine tavır, Amerika safında yer almaya sürükledi; insanlarımız 60’lı yıllardan 80’li yıllara kadar böyle kandırıldı. Solcu kâfirler öcü gösterilerek sağcı kâfirlerin çobanlığına râzı ettirildi insanımız. Ölüm gösterildi, sıtma tercih ettirildi. Belki on defa, belki yirmi defa, aynı delikten yılana ısırtılan insanımız yine içinde yılan bulunan sandığa elini uzatıyor. Oyla besleme sandıktaki yılanı, seni ve çocuklarını sokmasın.

Tâğut, velâ ve berâ, hâkimiyet, hüküm koyma, ilâhlığa yeltenme, tevhidî ilkeler, şirkten sakınma, beşerî ideolojileri red, haramda ve küfürde yardımlaşma gibi kavramları güncel siyasi çıkarımlarıyla bilen bir mü’min nasıl “evet” veya “hayır” demeyi, nasıl olur da aklının ucundan bile geçirebilir? Kendini yalanlama yanında, Kitabın da bir kısmını red anlamı taşımaz mı bu tavır? İslâmcı kimliklerini inkâr edip mânen intihar edercesine şirk anayasasına evet kampanyası başlatanlara şâhit oluyor insanımız.

Bu tavırlar, şirki izâle ve tevhidi ikame etme görevini üstlenen İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarı muvahhid gençleri daha bileyecek, kendilerine daha çok iş düştüğü bilinciyle onlar maratona devam edecek. Ama bu mürcie benzeri tavırlar, aynı zamanda bunun karşıtı olan hâricî zihniyetini de besleyecek, bu ılıman İslâm anlayışı, radikalliği ve “tekfirciliği” de körükleyecek, bölünmeler ve sertlikler daha artacaktır.    

Bizim gönlümüzdeki anayasamızın ilk maddesi olan kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğutlara ve onların İslâm dışı düzenlerine isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan önderlerdir. “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36)  

Muvahhid mü’minler olarak biz, bugünkü yapay kamplaşmanın tarafı olmamalıyız. Biz bu anayasa değişikliği cephesinde ne “evetçi” ne “hayırcı” olabiliriz. Hayırcı olmak; içinde despotizmle, askerî ve yargısal oligarşiyle, her iki cepheden ırkçı şovenizmle aynı kategoriye girmek ve hayırcı hayırsız koalisyona katılmak olarak damgalandırılabilir; “evetçi” olmak ise, düzeni güçlendirmek demek. Biz hakkın şâhitleri olmaya çalışan Hak taraftarı olmalıyız. Mevcuduyla ve değişecek şekliyle bu anayasaya evet demeyenleri nasıl ve hangi İslâmî ölçülere göre suçlayabilirsiniz? Veya yine, vahyi reddeden, hiçbir ilkesi Kur’an’dan referans alınmayan, anayasaya hangi şer’î gerekçeyle evet diyebilirsiniz? Biz hak-bâtıl farklılaşmasından, İslâm-küfür kategorisinden, tevhid-şirk eksenli bir ayrışmadan yanayız. Böyle bir ayrışma olduğunu da görmüyoruz.

“Anayasa değişikliğine evet demek, değişen maddeleriyle birlikte değişmeyen ilkeleriyle şirk anayasasını kabul etmek değil midir?” diye sorulsa, iknâ edici cevabımız var mıdır? “Evet oyu vermek; uzlaşmacılığı seçmek, demokrasiyi kabullenmek, kendisinin ya da bazı insanların, İlâhî kanunlara ters ana kanun koyabileceğini, bunların onaylanabileceğini kabul etmek demektir” dese birisi, ne cevap verilecektir? Anayasaya evet demek, mevcut anayasal düzene de evet demek anlamına gelmez mi?  Evet diyenlerin düzeni, anayasayı eleştirmeye ne kadar hakları olabilir?

“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'ndan başkasını dostlar edinip peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/A’râf, 3)

“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah'ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratıp belâlarını vermek istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır. Yoksa cahiliye hükmünü mü arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (5/Mâide, 49-50)

 “(Allah’ın indirdikleriyle hükmetmediği veya İlâhî yasalarla hükmedilmek istemediği için) zâlim olan kimse, o gün (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke Peygamber’in gösterdiği yolu izlemiş olsaydım! Yazıklar olsun bana, ne olurdu filancayı kendime dost edinmeseydim! Kur’an bana ulaşmışken, beni (nasıl da ondan) saptırdı.’ Şeytan insanı yapayalnız ve çaresiz bırakır. Peygamber (şikâyet ederek) diyecek ki: ‘Ey Rabbim! Benim halkım (onların içinde, Müslüman olduğunu iddia eden bazı kimseler) bu Kur’an’ı (anlamını öğrenip hayatlarına geçirmek istemediklerinden) terk ettiler.” (25/Furkan, 27-30)
  
Gündeminde Kur’an ve Onun gündemleştirdiği temel kulluk görevleri olmayan edilgen ve yönlendirilmeye müsait insanımız eski “anayasa”  ile yatıyor, yeni anayasa, daha doğrusu kısmî “anayasa değişikliği” ile kalkıyor. Gündemleştirilmesi yönüyle onunla yatıp onunla kalkıyor dediğimiz anayasa, geceden sabaha kolaylıkla değişmese bile, sık sık yenilenme ve değiştirilme ihtiyacı duyulan bir belge. 14 Asırdır hiçbir kelimesi değişmeden bize ulaşan İslâm Anayasasının temel kurallarını içeren Kur’an ise, aynı tazelikle duruyor, eskimediği için hiçbir hükmünün değiştirilmesi düşünülmeyecek şekilde çağlara meydan okuyor. Câhiliye yasa ve anayasaları ise, palyaço Erbil’in şarkı yarıştırmasındaki “değiştir”ine benziyor. Bir gün önce suç olan şey, ertesi gün hak olabiliyor. Çocukların yapboz oyunu gibi egemen güçlerin isteği doğrultusunda veya izin verdikleri oranda, anıtkabir çarpmasın diye tabu olan kurallara uygun şekilde oynanıyor. İnsan bu; “putunu kendi yapar, kendi tapar” misali, kendi üzerine zindanlar örüyor.

Daha bir asırlık bir devlet bile olmayan T.C. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarıyla üç ayrı temel anayasayla yönetildi. Özellikle darbe dönemlerinde kendilerinden önceki ihtilalciler tarafından yapılan anayasalar rafa kaldırılıp geçici anayasa uygulamalarına muhatap olunup bazı maddeleri arada sırada değiştirilirken, Atatürk ilkeleriyle ilgili  maddeleri nass gibi kabul edilerek, daha doğrusu dogmatik bir şekilde tabulaştırılarak değiştirilmesi teklif bile edilemez olarak başlangıç maddelerinde yer aldı.

Yapılan anayasalar, üç-beş yıl geçmeden destekleyenler tarafından bile eleştirilip değiştirilmek istenir. Dün yapılan anayasalar nasıl yetersiz kalmışsa, bu gün de yapılmaya çalışılan anayasa insanı mutlu etmeye yetmeyecek, yarın yine değiştirilmek istenecektir.

Kendi kendisini idare etmesini tam beceremeyen insanoğlu, kendi kafasından hükümler koyarak ülkesinde yaşayan tüm vatandaşları yönetmeye cür’et ediyor. İşte burada “tanrılaşma”ya kalkmak konusu devreye giriyor. İnsanlar üzerinde tahakküm, onları yönlendirme, onları inşâ etme, yönetip terbiye etme, yani “rableşme” iddiası sözkonusu oluyor. “Yöneten râzı, yönetilen râzı, kim ne diyebilir ki?” denilse, bir mü’min olarak; “Allah râzı değil bu efendilik-kölelik ilişkisinden” deriz. Allah, kullarına zerre kadar zulmetmediği, tümüyle ve mutlak şekilde âdil hükümler, anayasa kabilinden temel ilkeler ve yasalar koyduğu gibi, insanların birbirlerine zulmetmesine de râzı değildir. O, Kur’an adlı kitabını hem hidâyet, ibâdet, ilim, şifa ve rahmet kaynağı olarak, hem de anayasa ve yasaların temel referansı olarak insanlığa göndermiştir. Bir olan Rabbimiz, tek ilâhımız, yegâne hüküm sahibi Allah, gerçek anlamıyla hüküm koyma, yani anayasa ilkelerini tespit etme hakkı ve gücü olan tek zâttır. “Yoksa onlar câhiliye hükmünü mü (anayasa ve yasalarını mı) arayıp istiyorlar? İyi anlayan bir toplum için hüküm (kanun koyma, yasa ve anayasa yapma) yönüyle Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50); “Hâkimiyet (kanun koyma ve yönetme hakkı) sadece Allah’a aittir.” (12/Yusuf, 40) Yani, egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır. Mü’minler olarak böyle inanır ve bu inancımızı hayata tatbik etmeye çalışırız.

         
 
« Son Düzenleme: 06 Eylül 2010, 10:57:12 Gönderen: Zeynepder. » Kayıtlı
Ahmed Kalkan
Bismillah
*

DUÂ: 13
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9


« Yanıtla #36 : 06 Eylül 2010, 07:50:08 »

                Evet Oyu Verilmesi İstenen Anayasa, İslâm Anayasası mı? -4-

                                   Ahmed Kalkan
Bütün bu Kur’anî gerçeklere rağmen “müslümanım” diyen halk, Allah’ın hakkını, kendisi gibi insan olduğu halde, ilahlaştırdığı kimselere vermeyi fazilet sanıyor. İbâdet coşkusu ile yarın anayasa oylamalarına katılacak, tutsaklık zincirlerinin birazcık gevşetilmesini özgürlük sanarak kabul edecek. Allah’ın indirdiğiyle değil, birilerinin hevâsından kaynaklanan hükümleri, ana hükümleri onaylayarak zulme sadece rızâ göstermekle kalmayıp ortak da olacak. Bununla birlikte, halk açısından durum kısmen anlaşılacak şekildedir: Sıkıyönetimlerle, birçok hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan, ihtilal yapan askerlerin yaptığı anayasalarla huzur bulamayan halk, “darbe anayasası” yerine “sivil anayasa”yı tercih etme şansına kavuştuğunu düşünüyor. Dar çerçeveli de olsa göreceli bir özgürlük isteğini, ehven-i şer veya kısmî ıslahat olarak görüyor ve tercihini olumlu gördüğü değişimden yana kullanıyor. Tevhidden koparılmış halk için şerrin ehveni, kötünün iyisi gibi tercihler sürpriz sayılmaz, ama muvahhid mü’minlerin hele böylesine siyasal ve sosyal düzenlemeleri içeren temel konuda tercihi, çok farklıdır, farklı olmalıdır. Onlar, temel yapıyı değiştirmeyen sistem içi basit değişiklikleri değil, köklü değişimi savunur. Temeli tümüyle beşerî görüşlere, Kemalizme ve dolayısıyla şirke dayanan câhiliye hükümlerini onaylayamaz.  Allah’a teslim olmuş tevhid eri bir mü’min; Allah’la, O’nun kitabıyla, O’nun emir ve yasaklarıyla zerre kadar ilgisi olmayan bir hüküm kaynağını kabul edemez. “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman, hiçbir mü’min erkek ve kadının bu konuda farklı bir görüşü tercih hakkı yoktur/olamaz. Bu hakkı kendisinde görerek Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen kimse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüştür.” (33/Ahzâb, 36)      

Referandumda hayır demek mevcut anayasaya, anayasa ile korunan cahilî düzene evet anlamına geliyor. “AKP iktidarının Anayasada yaptıkları değişiklikleri istemiyorum, Eski Anayasa değişmesin, eskisini onaylıyorum” demiş oluyor “Hayır” diyenler. “Evet” diyenler de değişecek maddelerle birlikte, 82 Anayasasının değişmeyen maddelerini de, anayasanın üzerine bina edildiği zulüm düzenini de onaylamış olmuyorlar mı? “Ben değişen bazı maddeleri ve değişmeyen çokça maddeleri ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyen ilkeleriyle bir bütün olarak, hiçbir maddesi İslâm’dan, Kur’an’dan referans almayan anayasayı kabul ediyorum” anlamına gelmiyor mu bu “evet”? AKP iktidarda değil, muhalefette olsaydı, meselâ CHP-MHP koalisyon hükümeti iktidarda olsa ve aynı değişiklikleri referanduma sunsaydı, evetçi Müslümanların tavrı şimdiki gibi mi olurdu dersiniz? O zaman da benzer gerekçelerle “evet” derler miydi bu zevat? İlkelere bağlı düşünmüyor artık insanımız, konjonktürel düşünüyor. Uzlaşmacı ve ehven-i şerci bir anlayış hâkim. Rüzgâr hangi yönden kuvvetli esiyorsa, önüne katıp savurarak götürüyor insanımızı. Kemalist oligarşiyi geriletecek adımları destekliyorum derken, aynı zamanda Kemalist anayasa ve Kemalist düzeni de desteklemiş olup olmadıklarını Kur’an ilkelerinden yola çıkarak düşünmüyorlar mı Müslümanlar? İnkâr etmeleri, reddetmeleri gerektiği “Allah’ın indirmediği” ve o indirilenlere zıt hükümleri onaylarken hangi âyetten yola çıkıyorlar? Kur’an’ın genel uyarı ve ahkâmını, İlâhî hükümleri nereye koyuyorlar? Ölülere bile “evet” dedirtmeye çalışanlar, unutmayalım 82 Anayasasına da “Din Kültürü ve Ahlak Dersi liselerde zorunlu olacak” maddesinden yola çıkarak “evet” oyu verilmesini teşvik ediyorlardı. Şimdi 12 Eylül’ü ve 82 anayasasını eleştirdiklerine bakıp da zulme (en büyük zulüm olan şirke) karşı olduklarını sanmayın. Ramazan’da dini istismar ederek vahyi tümüyle reddeden anayasaya destek vermek için dinin ilkelerini tahrif etmekten çekinmeyen insanları nasıl uyaracağız?  

Yeşil elbise giyip ak saçlı başını örtmüş, makyajla kendisine genç kız görüntüsü vermiş “düzen” adlı 87 yaşındaki cadı karı, dışı güzel mi güzel, içi zehirli kıpkırmızı yarım elma veriyor vatandaşın eline: Yersen... “Yarım elma gönül alma” cinsinden; insanın içindekini, gönlünü/ruhunu çıkarıp almak için. Sandık şeklindeki sepetteki ortadan ikiye kesilmiş elmaların yarısı “evet”, diğer yarısı “hayır” damgalı. Her ikisi aynı ağacın, aynı bütünün parçaları, yarımları. Omurgasını yitirip pamuk gibi yumuşamış saf prenses, cadıya kanacak yine. Elmaların bulunduğu sandıktaki yılana ısırsın diye kimbilir kaçıncı defa elini uzatacak. “Siz, üzerinde ak benekleri olan yeşil yılanın ağzına elinizi uzatın, tamam mı, diğer yılan çok tehlikeli!” diyen cazgırlara uyacak, uyuyacak. Aynı sandığın deliğine kaçıncı defa elini uzatıp ısırılacak, lekelenen parmaklarından bünyesine ölümcül zehir karışacak yine. Yiyecek zehirli yarım elmayı; ayvayı yemiş olacak. Kim öper böyle ölümcül bir tercihi yapan insanı alnından, ki tekrar canlansın bu elmayı/ayvayı yiyip zehirlenerek sanal ölüm içinde olan. Kıyametin veya ölümün onları öpmesini mi bekleyeceğiz yoksa?
  
Aklî yorumları, pragmatist yaklaşımları öne çıkaran “ehven-i şer” ve “yetersiz ama evet” yaklaşımını savunanlar tarafından unutulan ve görmezlikten gelinen gerçek şu: Mevcuduyla ve değişmesi istenen şekliyle T.C. anayasası, bir şirk anayasasıdır. Değiştirilen maddeler Allah’ın hükmü doğrultusunda değişmiyor. Kur’an’ın emrettiği veya yasakladığı tek bir hüküm yok, değişmeyeni ve değiştirilmesi isteneniyle câhiliyye anayasasında. Eski anayasa, bir müslümana göre kabul edilemeyecek anayasa da; yenisi Kur’an ilkelerine göre oluşturulan müslümanın kabul edebileceği bir anayasa mı? Değiştirileni bâtıl da yenisi hak ise, biri beşerî diğeri İlâhî ise, biri câhiliyye diğeri İslâm ise, böyle bir değişikliğe kim karşı çıkar?

Hakkın ve bâtılın ortaya çıkacağı şekilde bir referandum gelsin, o zaman bizden “evet” dememizi istesinler. Düzen gerçekten demokrat ise, insanları kandırmıyorsa, yönetimi gerçekten halk belirliyorsa; referandum yapsınlar, insanlara sorsunlar bakalım: Kur’an-ı Kerim’in hükümleriyle mi yönetilmek istiyorsun, yoksa kendini tanrı yerine koyan senin gibi insanların koyduğu hükümlerle mi? Allah’ın indirdiği hükümler mi anayasa olsun, Atatürk ilkeleri istikametinde tâğutî uydurmalar mı?

   
« Son Düzenleme: 06 Eylül 2010, 10:57:57 Gönderen: Zeynepder. » Kayıtlı
Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 340
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2772


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« Yanıtla #37 : 06 Eylül 2010, 10:59:01 »

hocam hakkınızı helal ediniz,yazınızın daha iyi okunması açısından büyütüp renklendirdik.
Kayıtlı

mukarrebun
fani dünya
AllahuEkber
***

DUÂ: 46
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 384


Site
« Yanıtla #38 : 06 Eylül 2010, 11:44:54 »

Rabbim razı kalsın hocam.Ciddi şekilde istifade ettik.
Şahsi fikrim odurki islami yapılanmalarda evet diyende, sandığa gitmeyende kardeşimizdir.Dün nasıl kardeşsek,nasıl omuzlarımız aynı safta kırılmadan dökülmeden sımsıkı duruyorsa bugünde aynısı olacaktır.Kardeşliğimize halel getirecek her tutum ve davranıştan uzak kalacağız ve kalmalıyız.
Sıkıntılarımızı yazacağız,soracağız,kafa patlatacağız ama asla kardeşimizi sıkıntıya,hakkını gasbetmeye,kafa patlatmaya gitmeyeceğiz.Ümmet yeteri kadar derde düşmüş bu sorunun bir parçasıda biz asla olmayacağız.

Bu ümmet ne badirelikler atlattı.Ne zulumler gördü, ne baskılardan geçti.Fakat bugünkü kadar kendi mahellemize inmedi.Kendi çocuklarımızı fikri zeminde kırdıramadı.

İslami harekete dünkünden daha fazla ihtiyaç vardır.Gevşek ve kaygan zeminde ellerimizi kenetlemeli, bir adım daha ileriye birbirimizi taşımalıyız.

Kendi fikrimizde inadi ve sertlikten kaçarak olayı dertlenmekten öteye geçirip ümmete derin sorunlar oluşturmaktan kaçınmalıyız.Nefsi engellere dikkat edelim.SÖZ BİZE AĞIRDA GELSE KABUL ETMELİ.SÖZÜN AĞIRLIĞINDAN ZİYADE DOĞRUNUN AĞIRLIĞINI TAŞIMALIYIZ.

Bu kardeşliğimiz ve uhuvvetimiz için kesinlikle şart olandır..

selam ve dua ile
Kayıtlı
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 7465



« Yanıtla #39 : 06 Eylül 2010, 13:53:25 »


Gece, sadece İlhami Tuna kardeşimizin 4 adet açılımı olan sorularına cevap vermeye çalıştım. Kapsamlı cevap verilmesi gereken sorular sormuş kardeşimiz. İster istemez gerekli ayrıntılara inilmiş oldu.
Diğer sorulara inşaAllah şimdi cevap vermeye çalışacağım.


HABEŞİSTAN’A HİCRET İLE REFERANDUM ARASINDA BENZERLİK(!)

Müslüman Genç:
Efendimiz s.a.s Müslümanlara işkenceler arttığında çıkış kapısı olarak onlara Habeeşistanı gösteriyor ve orada adil bir hükümdar var o size sahip çıkar buyuruyordu.Habeşistana hicret eden müminler islam devletine değil, adalet ile yönetilen bir ülkeye hicret ediyorlardı.Bu gün refaranduma katılacak olan müslümanlarda şeri devletin olmadığı bir yerde en azından adil bir devlette yaşayalım demiş olmuyorlarmı? Ayrıca Rum' ların dahi galip gelmesine sevinen sahabeleri biliyoruzda neden ülkemizde Rumlar ile kıyaslanamayacak insanların kazanmasına sevinmeyelim.( Seviniriz diyorsak bu açıklama sevinmemizin önünde bir engel değilmi?)


CEVAP: Rumların galip gelmesiyle mü’minlerin sevinip sevinmediği konusunu daha önce cevapladım. Gelelim Habeşistan’a hicret konusuna ve hicretle referandum arasında olmayan bağlantıya…

Hicret, Allah’ın dinini yaşamanın aşırı derecede zorlaştığı bir yerden Allah’ın dinini daha rahat yaşayacağı bir başka yere (ülkeye) göç etmektir. İlk Müslümanlar, Mekke’de Allah’ın dinini bireysel ve aile olarak tüm kapsamıyla yaşayamadıkları ve din özgürlüğü bulunmadığı için, birçok zorluğu göze alarak, kendi ülkelerini terk edip Müslümanlığı daha rahat ve daha kapsamlı yaşayabilecekleri bir özgürlük ülkesine, Habeşistan’a göç ettiler. Günümüze bunu yansıtırsak; Türkiye’de başörtülü (tesettürlü) şekilde üniversitede okuyamayan bazı kızlarımız günümüzün Habeşistan’ı sayılabilecek (aynen Habeşistan gibi Hıristiyan olan) Batı ülkelerinden Avusturya’ya gidiyorlar, orada Türkiye’dekine göre çok daha rahat şekilde İslâm’ın bazı hükümlerini yaşıyorlar ve kimse müdahale etmeden başörtüleriyle okullarına gidiyorlar. Ya da Türkiye gibi bir ülkede İslâmî davet ve tebliğ çalışmalarından dolayı hakkında soruşturma, kovuşturma açılan ve büyük ihtimalle uzun yıllar hapislerde çürüme ihtimali olan bir mü’minin Batı ülkelerinden birine hicret etmesi, oralara iltica etmesi gibi hususları Habeşistan hicretine benzetebiliriz.
 
İyi de, Anayasaya oy vermeye nasıl benzetebiliriz? Kıyasda illet birliği olacak? Habeşistan’a hicret ile bir şirk anayasasına oy vermenin neresi nasıl benziyor? 

‘Hicret’, imanın, Allah’a ve Rasûlüne bağlılığın, Allah yolunda fedâkârlık yapmanın, dünyalıklardan vazgeçmenin, yalnızca Allah rızasını seçmenin bir göstergesi; küfre ve onların azgın temsilcilerinin hükmüne boyun eğmemenin, iman uğruna her zorluğu göze almanın destansı ifade edilişidir.

Hicret’ sözlükte, kişi veya kişilerin bulundukları yerden göç yoluyla ayrılmaları anlamına gelir. Bu ayrılma beden ile olabileceği gibi, dil veya kalp ile de olabilir (73/Müzzemmil 10; 4/Nisâ, 34). Bir âyette ise kalbi Allah’ın dışındaki şeylerden ayırıp yine O’na yönelmek anlamında kullanılmaktadır ki bu, Allah’a hicret (yönelme) ibâdetidir (29/Ankebût, 26). ‘Hicret’ terim olarak Peygamberimizin ve Mekkeli müslümanların milâdî 622 yılında, peygamberliğin on üçüncü yılında Mekke’den Medine’ye göç etmeleridir.

Habeşistan'a Hicret: İslâm'ın ilk yıllarında, sahâbîlerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri nedeniyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahâbîye Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine Habeşistan'a iki defa hicret edildi.

Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartları bulunan bir ortamdı. Habeşistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi, ama en azından orada dinî özgürlük vardı ve zulüm yoktu. Diğer taraftan İslâm ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi. Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şart ve imkânlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Allah ve Rasûlü tarafından böyle bir ülkeye göç etmelerine izin veriliyordu. Peygamberin talimatıyla insanlar bu hicreti gerçekleştirdiler. Anayasaya oy verenler böyle bir tâlimatla mı, yoksa ehven de olsa küfrün ve şirkin hükümlerini onaylama gibi Allah ve Rasûlü’nün izin vermeyeceği kesin olan bir iş mi yapıyorlar? Yasak olan bir eylemi, Allah ve Rasûlünün onayladığı bir eylemle (hicretle) nasıl benzetebiliriz? Anayasa zulmetmeyen âdil bir Habeşistan gibi midir? Öyle bile kabul edilse, Müslümanlar Habeşistan yönetiminin İslâm’ın müsaade etmediği emirlerini ve hükümlerini kabul ediyorlar mıydı? Bırakın Habeş kralının gayrı İslâmî anayasasına oy verip kabul etmek, herkesin devamlı uyguladığı kralın önünde eğilme davranışını bile mü’minler yerine getirmemişlerdi. Yani sığındıkları (destekledikleri değil) ülkenin kurallarına, anayasa ve yasalarına onay vermek, destek olmak bir tarafa, uymadılar, itaat etmediler, kralın önünde eğilmediler. Bâtıl anayasaya oy vermek, İslâm’ın faziletli saydığı Allah için fedâkârlığın zirvesi olan Hicret’e nasıl benzetilebilir? Anayasaya oy vermek küfürle uzlaşmadır. Habeşistan’a hicret eden mü’minler ise küfürle uzlaşmamak için ülkelerini terk ettiler, gittikleri ülkede de küfürle uzlaşmayıp krala saygı duruşunda bile bulunmadılar.   

Kur'an'da hicret, cihaddan sonra en önemli eylem olarak değerlendirilir. Bunun nedeni açıktır. Bir mümin için en önemli şey imanı ve imanının gereklerini yerine getirerek Allah'ın rızasını kazanmaktır. Gerçek bir mü’min kendi ülkesinde, yaşadığı çevrede bu amacına ulaşamıyorsa, yurdunun, işinin-gücünün, malının mülkünün, akraba ve dostlarının hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Bunlarla imanı arasında seçim yapmak zorunda kalan insan, imanı seçiyorsa, ancak o zaman gerçek bir mü’mindir. Bu nedenle Mekke'de, müminler müşriklerin baskı ve işkenceleri yüzünden böyle bir seçim yapma noktasına doğru gelince, Kur'an onları, hicretin anlam ve önemini bildiren ayetlerle muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı. Bu konudaki bir ayette, "De ki: Ey iman eden kullarım, Rabbinizden korkun. Bu dünya hayatında güzel davrananlara güzellik var. Allah'ın arzı geniştir. Ancak, sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir" (39/Zümer, 10) buyrularak bir hicretin gerekebileceği ima edilir. "Kendilerine zulmedildikten sonra Allah uğrunda hicret edenleri dünyada güzelce yerleştireceğiz; ahiret mükâfatı ise daha büyüktür" (16/Nahl, 41) âyeti ise müminleri hicrete açıkça teşvik eder.

Kendi ifadeleriyle, dinlerini yaşama konusunda tam bir özgürlük ve güven içindeydiler. Allah'a istedikleri gibi ibâdet ediyorlar ve kimse tarafından rahatsız edilmiyorlardı. Ne eziyet görüyor, ne de kötü laflar işitiyorlardı.

“Anayasa değişikliğine oy verecekler de 13 Eylül’den itibaren müslümanca yaşayabilecekler, en büyük zulüm olan şirke ve Allah’a isyana hiç zorlanıp bulaştırılmayacaklar, Referanduma evet oyu verenler, artık müslümanca rahat bir ortamda yaşayabilecekler” diyebilir misiniz sevgili kardeşim? Hangi haram artık devreden çıkacak, hangi farz daha rahat yerine getirilecek, hangi şirk ve küfür 13 Eylül itibarıyla okuldaki çocuklarımıza dayatılmayacak? Faiz mi, fuhuş mu, sokaklarda haramlara gözü takılmadan müslümanca yürüme özgürlüğü bile olmayan erkeklerin durumu mu, helal ve faizsiz kazancın yollarının tıkalı olması mı çözüme kavuşacak? Allah için söyleyin, müslümanca yaşama konusunda Müslüman olmayan Habeşistan yönetiminin tanıdığı Müslümanlara kolaylık ve özgürlüğün hangisini bu yönetimler Müslümanlara 13 Eylülden itibaren tanıyacak? Allah’tan korkmak lâzım böyle bir benzetme için. Biz Allah’a ve Rasülüne isyan etmeyelim, küfrün anayasasına oy vererek diyoruz, birileri de çıkıyor, Allah’ın ve Rasûlünün emriyle yapılan bir uygulamaya benzetiyor? Allah’a ve Rasülüne isyan, nasıl Onların emirleriyle yapılan bir şeye benzetilebilir? Oy verince Habeşistan’daki Müslümanlara verilen hürriyetler gelecek diye düşünen varsa, Türkiye gerçeğini de, şirkin mahiyetini de, anayasada değişecek maddelerin içeriğini de bilmiyor, ama bilmediğini de bilmiyor demektir. İslâm adına, Müslümanların düzenle ilgili zulümleri adına 13 Eylül itibarıyla evet çıkınca değişecek hiçbir şey, ama hiçbir şey olmayacaktır. Zaten değişiklik maddeleri de İslâmî hiçbir içeriğe sahip değildir.

Hicret, şirkten ve zulümden uzaklaşmaktır. Unutmayalım; şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Şirk anayasasına sığınmak nasıl hicret olabilir? Allah’tan korkmak lazım; tâğutların hükmünü kabul etmeyle hicret gibi mübarek bir tercih arasında benzetme kurmaya…

Hicret’e mi talipsiniz? Gerçekten hicreti istiyor musunuz? Öyleyse bulunduğumuz câhiliye ortamındaki ve şirk düzeni içindeki yanlışları terk edip hicretin güzel kapılarından girelim: Düzenden, tâğutların tümünden ve hükümlerinden kopuşu yaşayın, onların isteklerinden ayrılıp uzaklaşın. 

Hicret, zulüm sistemlerinin her türlü baskısına rağmen inancına şirk karıştırmayan tevhid mensuplarının şanlı eylemidir. Kur'an, insanın bilinç ve ruh dünyasına sunduğu hicret kavramıyla, şirke bağlı değerlerin ve sistemlerin çağlar süren saltanatını yıkmış, onun yerine yeni bir adâlet anlayışı ve kardeşlik idealini getirmiştir. Kur'an, İslâm'ın sunduğu kardeşlik idealini gerçekleştirmek için çalışanları, gerçek mü'min tanımının içine yerleştirir ve onlar için tam bir bağışlanma ve bol bir rızık olduğu müjdesini verir (bkz. 8/Enfâl, 74).

Olumsuz Hicret:
Her hicret güzel değildir. Olumlu hicretler yanında bir de olumsuz hicretler vardır; Peygamberimizin ümmetinden bazılarına şikâyetçi olacağını ifade eden âyette olduğu gibi: “Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim bu Kur’an’ı mehcûr (hicret edilip terk edilen bir şey yerinde) tuttular.” (25/Furkan, 30). Kur’an’dan, Allah’tan uzaklaşmak, önceliği başka şeylere vermek, hayatın merkezine başka şeyleri yerleştirmek, tersine bir hicrettir.   

Hicrandır, sürgündür olumsuz hicretler. Peygamber tâbiriyle "…Kim elde etmek istediği dünya malı, ya da evleneceği kadın için hicret ederse onun hicretinin karşılığı da hicret ettiği şey olur." (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâret 33)

Doğudan/doğrudan Batıya/bâtıla yapılan hicret; “hicret”i ters çevirip yanlış bir “tercih”tir. “Allah ve Rasûlünün koyduğu hükme karşı mü’min bir kadın ve erkeğin o işi kendi isteklerine göre seçme/tercih hakkı yoktur…” (33/Ahzâb, 36)

Temel tevhidî sâbiteleri terk edip olumsuz anlamda değişim ve dönüşüm yaşayanlar, muhâcir değil; olsa olsa tükürdüğünü yalayan döneklerdir. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık ancak O’dur. Allah, dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir mahlûk getirir.” (35/Fâtır, 15-16) “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisine seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir.” (5/Mâide, 54)
 

Ahmed Kalkan
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: