aksi seda
La Hukme iLLaLLaH
   
DUÂ: 213
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 1653
Hz. Fatıma gibi olmadan Hz.Ali gibisini bulamazsın
|
 |
« : 11 Temmuz 2010, 19:40:16 » |
|
Risalet Sona Ermiştir, Peki ya Firavunluk?
Bizler Peygambersiz dönemin insanlarıyız, bizim zamanımızda peygamber olmadığı gibi, bizden sonra da artık kıyamet gününe kadar bir peygamber gelmeyecek. Hz. Muhammed Aleyhisselam ile birlikte nübüvvet ve risalet olayı noktalanmıştır. Kur'an-ı Kerim Resûlü Ekrem'in Hatemünnebbiyyin - Nebilerin sonuncusu olduğunu belirtir. (Ahzab: 40) Bunun yanı sıra, Resûlullah (s.a.v) kendisinden sonra gelecek bir resûlden asla söz etmediği gibi, bizim elimizde bugün risaletin sona erdiğine dair sayısız deliller vardır. Ayrıca bütün müminler bu hususta hemfikirdir ve oldukça mutmaindirler.
Böyle olduğu için Rasûlullah (s.a.v) kendisinden sonra ümmetinin ne yapması gerektiği konusu üzerinde dikkatlice durmuş, izleyecekleri yolları bir bir öğütlemiş, "ALLAH'ın Kitabı ve Resûlünün Sünnetini" tutunulacak yegâne yol olarak göstermiştir.
Şahid ümmet olma yükümlülüğümüz.
Aslında bu durum ahir zaman ümmeti olan biz Müslümanlara fazladan bir yükümlülük getirmektedir, fakat nedense çoğumuz bunun farkında değiliz. Bu yükümlülük ‘şahid ümmet’ olma yükümlülüğüdür. Yani, peygambersiz günlerde ve peygambersiz yerlerde peygamberin görevini yüklenmek ve emanetini taşımaktır.
Hani Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde cehenneme atılan insanları tasvir ederken zebanilerle cehennemlikler arasında geçmekte olan şu konuşmayı nakleder:
“Size bir uyarıcı gelmemiş miydi, Rabbinizin ayetlerini okuyan, Rabbinizin ayetlerini anlatan, böyle bir günün varlığını haber veren, böyle bir cehennemin varlığını bildiren bir rasûl gelmemiş miydi?”
Şimdi iyi düşünelim, Hz. Muhammed Aleyhisselam döneminden sonra kıyamet gününe kadar yaşayan ve cehennemi hak eden insanlara nasıl bir soru sorulacak dersiniz?
“Size Rabbinizin ayetlerini, böyle bir cehennemin varlığını haber veren, yaptıklarınızın yanlış olduğunu söyleyen bir şahid ümmet, yani Müslümanlar yok muydu?” şeklinde sorulacağına inanıyorum. Çünkü ALLAH Teâlâ Müslümanlara böyle bir yükümlülük vermiştir.
“İşte böyle sizleri vasat bir ümmet yaptık ki, sizler insanlık üzerine şahidler olasınız, Rasûl de sizin üzerinize şahid olsun…” (Bakara: 143)
“Ey iman edenler! ALLAH için adaleti ayakta tutan hakkın şahidleri olun…”(Nisa: 135, Maide: ve benzer birçok ayet ve hadisi şerifler bu yükümlülüğümüzü pekiştirmektedir.
Bu yükümlülüğü yerine getirememek, şahidlik yapamamak, ahir zaman insanına kötü örnek olmak, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir meseledir.
Ümmetin âlimlerine de farklı bir yükümlülük
Ümmet olarak her bir ferdin bu şekilde bir şahidlik görevinin yanı sıra, bu ümmetin âlimlerine de ayrı bir görev yüklenmektedir.
ALLAH Teâlâ, risaletin sona erişiyle birlikte artık nemrudların, firavunların, ebu cehillerin ve kısacası insanları kendilerine kul ve köle yapmaya yeltenecek tâğûtların da sona erdiğini söylememiştir. Yani firavunlar gelmeye devam edecektir, nemrudlar, zalimler, azgınlar, kısacası hangi boyutta olursa olsun ilahlığa yeltenen tâğûtlar bundan sonra da var olacaklardır.
Modernizmin ve daha sonra postmodernizmin gereği olarak belki bu zalimler her beldede tuğyan eden birer despot olarak ortaya çıkmayacaklar da, küreselleşmenin getireceği karunlar, patronlar ve benzer şekillerde boy göstereceklerdir. Fakat şu gerçek hiç bir zaman değişmeyecek ki, insanları ALLAH Teâlâ'ya değil de kendilerine kul yapmaya çalışacak olan kişiler, kurumlar, efsaneler ve benzer güç odakları bundan sonra da bulunacaktır.
Peki, meydanlarda firavunlar bulunacağı halde onların karşısına dikilecek musalar olmayacaksa, bu, insanlığın aleyhine bir durum değil midir ve bunun mutlaka dengelenmesi gerekmez mi?
"Andolsun ki içlerinden, kendilerine ALLAH'ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine kitabı ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle ALLAH, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Al-i İmran: 164)
İçlerinde bir resûl bulunan, bir Musa bulunan, bir Muhammed bulunan (ALLAH'ın selamı onların üzerine olsun) bir toplum, gerçekten ALLAH'ın büyük bir lütuf ve ihsanda bulunduğu bir toplumdur. Hele bir de o toplum o resûle iman etmişse, onun etrafında kenetlenilmişse.
Ya bir de bunun zıddını düşününüz; yani toplumda insanları ALLAH'a değil de kendilerine kul etmek isteyen güç odakları bulunsun fakat toplumu o güç odaklarının köleliğinden kurtarıp ALLAH'a kul yapmakla görevli resûller bulunmasın...
Toplumların besbelli ki aleyhine olan böylesi bir durumu elbette ALLAH Teâlâ bilmektedir ve bunun içindir ki toplumun âlimlerini resûllerine varis kılmıştır. ALLAH Teâlâ tarih boyunca bu görevi Rabbaniyyûn, Ahbar ve Ulema'nın omuzlarına yüklemiş, bunu kendilerine bildirmiş, bu yükümlülükle orantılı olarak da ecir ve mükâfat vaad etmiştir. Kaynaklara inerek ulemânın dindeki yerini uzun uzun anlatmaya gerek görmüyoruz, çünkü hepimiz biliyoruz bunu.
Şimdi herkes içinde yaşadığı şu resûlsüz toplumlarını ifrat ve tefritten uzak, gerçekçi bir yaklaşımla bir değerlendirsin: Kur'an'da anlatılan ve tevhid mücadelesi verilen toplumlarla örtüştükleri yönleri nelerdir? İnsanları, kendilerini yaratan ve yaşatan ALLAH'a kulluktan alıkoyup kendilerine hizmet ettirmeye, kendilerine kul yapmaya çalışan kişiler, kurumlar veya güç merkezleri var mıdır? Veya insanlık için böyle bir tehlike söz konusu olmadığı halde biz mi abartarak böyle gösteriyoruz? Yani insanlık bugün böylesi bir tehlikeye muhatap değil midir? ALLAH'a kulluktan alınıp O'ndan başkalarına kul yapılma boyutunda değil midir söz konusu tehlike?
Peki, resûllerin yerini kimler doldurabilir? Resûllerin yürüttüğü görevi kimler yürütebilir, aynen onlar gibi kimler başarıyla sonuçlandırabilir? İlahlığa yeltenen güç merkezlerini kim yıkabilir, ellerinde bulundurdukları milyonlarca köleleri kim onlardan alıp ALLAH'a kul yapabilir? Kim insanlara ALLAH'ın ayetlerini tilavet edebilir, kim insanlara kitabı öğretebilir, hikmeti öğretebilir, kim insanların gönüllerini, düşüncelerini, fikirlerini, bedenlerini, evlerini ve yurtlarını her türlü pislikten arındırıp pırıl pırıl edebilir? Bütün bu yükümlülükleri kim üstlenebilir?
İnsanımız nedense âlimleri peygamberlerin varisleri olarak nitelerken, onlara hürmet edilmesi, saygı duyulması, itaat edilmesi gerektiği bağlamında söz konusu ederler.
Hâlbuki âlimlerin peygamberlere varis olmasının en önemli gereği, aynen onlar gibi tağutların karşısına dikilme görevini devralmaları gerekliliğidir.
İnzar Dergisi/Mehmet GÖKTAŞ
|