Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SABİHA ATEŞ ALPAT  (Okunma Sayısı 1872 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« : 03 Temmuz 2010, 12:01:53 »



     Kocaeli Zamanın Zeynebi Duyarlı Hanımlar Sosyal Yardımlaşma Derneği kurucu başkanı ve eğitimci yazar Sabiha Ateş Alpat 1964 yılında kars’ın Digor ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini karst'a tamamlayan yazar seksen ihtilalinden önce,Ülkede  ve özellikle doğuda olan karmaşa nedeniyle ailesi Kocaeli’ne yerleşti.

    Kocaeli'de çalışma hayatına atılan Alpat 18-20 yaşlarında islamın hakikati ile tanışmış, işten ayrılarak İslami ilimleri tahsil etmeye başladı.Usul derslerinin yanında,yabancı dil olarak arpçayı öğrendi...Şiir ve edebiyata merakı,halk şairi olan babası Yemen dede Ateş  (mennani)vesilesiyle oldu...
  
   Okumayı seven ama  İslam'ı tanıyana kadar yanlış şeyler okuduğunu fark eden  yazar, ilk dönüş yaptığı yıllarda  bir çok kimse gibi   çokca roman okumuş,her biri  şekillenmesinde  faydalı da olmuş olsa da daha sonraları Tevhidin mana ve mefhumuna muttali olunca,Okuduğu romanlarda Tevhidin manasına yönelik mesajların yokluğu(ya da alamamış da olabilir) dikkatini çekti...

    Tevhid'in manasını anlayınca yeniden dönüş yaptım diyen yazar,karar verir;Roman yazacak ve romanla başlayanların Tevhidin manasını anlamalarına katkı sağlayacaktır...ilk olarak “Ana Yüreği” adlı romanını yazar.Çok beğenilir ve arkası gelir..1995 yılında  başlar 2000 yılında ilk kitabı piyasaya çıkar...Zor şartlar altında  ilk kitabını üç kez baştan yazma durumunda kalır ama yılmadan devam eder  ve arkası gelir...

   Bir yandan da hanımlara yönelik ders halkalarıyla çalışmalarını yürütürken bir yandan da arkadaşları bir avuç mümine hanım,
Sabiha ateş Alpatın öncülüğünde "Zamanlarını Zeynepleştiremeyenlerin Zamanın Zeynebi olamayacakları farkındalığıyla çıkarlar yola ve 12 nisan 2006 yılında  "Zamanın Zeynebi" derneğini kurarlar...

Ve çalışmalarına ivme kazandırmak için  yola koyulurlar.. Ve hala dernekte kurucu   üye olarak faaliyetlerine devam etmektedir.

Kocaeli ‘de yerel bir radyoda program yapımcılığı ve sunuculuğunu yapmaktadır.

Bir müdddet Özgün İrade,Özgün iradenin Aile eki ve Genç Birikm dergilerinde yazıları yayımlandı...

Evli ve İzmit /kocaeli’nde ikamet eden yazar çalışmalarına devam etmektedir.

 Yazarın yayınlanmış Kitapları Şunlardır;

1.   Ana Yüreği
2.   Ölüm Çiçekleri
3.   Zamanın Zeynebi
4.   Sarsılmadan Uyanmak
5.   Kardeş Kurşunu
6.   Yozlaşmış Duygular
7.   Güneş Doğudan Doğar
8.   Evladımı Geri Verin
9.   Modernizmin Kurbanları
10. Sılaya Hasret
11. Kur'an'ın gölgesinde
12. Zulum yağdı burası ırak


« Son Düzenleme: 03 Temmuz 2010, 12:54:49 Gönderen: Zeynepder4 » Kayıtlı

Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #1 : 20 Temmuz 2010, 08:31:12 »

Sabiha Ateş Alpat'ın ölüm çiçekleri adlı romanından kısa bir bölüm

Akşam yemekten sonra, Sevim kitabının başına otu­rurken, Selma da televizyona, dizinin başına otur­muştu. Dizi bittiğinde, odaya girdi ve Sevimin ağladığı­nı gördü. Merak etti ve sordu:

— Niye ağlıyorsun? Bir şey mi oldu?

— Sevim, niye cevap vermiyorsun, merak ettim, ne oldu?

— Merak ettinse dinle. Peygamber Efendimiz ve ar­ka­daşlarına, sırf müslüman oldukları için, Mekkeli müşrikler üç yıl ambargo koydular. Bu ambargonun maddelerinden bir tanesi de: “Müslümanlardan hiç bir şey alınmayacak, müslümanlara da hiç bir şey satılma­yacaktı.” Bu ambargo­dan ölenlerin içinde çocuklar da vardı. Peki açlık ve susuz­luktan ölenlerin suçu neydi?

Yalnız Allah'a inanmak ve yalnız O'nun kanunlarına göre yaşamayı istemek.

Bu ambargo gecelerinden birinde, bir sahabi ihtiyaç için dışarı çıkmıştı. Karanlıkta ayağına bir şey değen sahabi, merak ederek, o şeyi kaldırıp bakar ve şöyle der: “Bu, top­raklar arasında kurumuş bir deri parçasıydı. Çok se­vindim, he­men götürüp yıkadım, ve günlerce kaynata­rak onun suyu ile açlığımızı giderdik.” Aynı kitabın başka bir bölümünde, “İnsanlar ya Allah yolundadır, ya da Şeytan yolunda. Çünkü üçüncü başka bir yol yoktur, diye yazılı. Beni de ağlatan, Önderimin onca çile çek­mesi ve yine de taviz vermeden İslâm'ı anlatması.

……………..

Bak abla, gencim diye aldanıp, Allah'a itaat et­mi­yorsun. Fakat ihtiyarlayınca öleceksin diye, elinde bir sene­din yok. Hem ihtiyarlayınca yaptığın ibadetler, ne ka­dar geçerli olacak. Gel ilk önce, güzel bir “La ilahe illALLAH ” de.
— Amma da yaptın, diyorum ya?

— Öyle değil. Manasını bir kere oku, sonra karar ver, ya kabul etmeye ya da, etmemeye. İşte, Peygamber ve ashabı “la” dedikleri için, onca çile çektiler. Peygam­ber Efendimizin bizzat kendisi, Mekke'de hayat olmadı­ğı için, içinde akrabalarının da bulunduğu Taif şehrine gitti. İn­sanları Tevhide çağırmak, “la” dedirtmek için.

— O zamanın gavurları da, ne zalim imişler. Şimdi ne güzel, hepimiz “La ilahe illALLAH ” diyoruz, kimse, kim­seye karışmıyor.      

— Peki “la” deyince ne demiş olursun?

Nereden bileyim ben Arap ­değilim ki? — Ama dili arapça olan bir dinin sahibisin.

— Evet öyle!

— Peki o zaman biri sana sövse, hangi dil ile söverse sövsün mahiyet değişir mi?

— Hayır.

— O halde kabul ve inkarın da hangi dilde olduğu önemli midir? Önemli olan ne söylediğinin farkında olmak­tır. Hem dilin (la) demiş ama azaların, hareketlerin seni ya­lanlamış neye yaradı. Söylesene ne anlamı kaldı. Peygam­ber ve ashabı onca çileyi (la) dedikleri için çektiler.

— Tabii, biz şimdi gavurların istediği gibi “la” diyo­ruz da onun için karışmıyorlar. Gavurlar, senin gibi “la” diyene niçin karışsınlar. Yoksa o zamanın gavuru da, şimdinin gavuru da aynı, kalplerinde ki bize, yani Müslümanlara karşı kinleri, yok etme arzulan, gitmiş değil. Fakat bizim “la” dememizin, onlara bir zararı yok ki, neden karışsınlar? Dediğim gibi, Peygamberimiz Ta­if’e gitti de, ordan O'nu taşla, sopayla kovdular. Müba­rek başından inen kan, çarı­ğını doldurdu. Sırf “la” dedi­ği için, yani “Allah'tan başka kanun koyucu yoktur, O'nun koyduğu kanunların dışında ki insan kafasının mahsulü olan kanunlar, geçersiz, ve saç­madır vede kafir ka­nunlarının hepsi, kafirleri bağlayıcıdır de­diği için.

O kadar artistlere özeniyorsun, sanki artistler öl­müyor mu? Şöyle bir gözünde canlandır, nurlu yüzüyle şefkatli kucağını açmış, hoşgeldin sen de bizdensin di­yen Fatıma, Aişe, Hatice gibi annelerimizin yanında mı, yoksa, azap canlarını yaktıkça Allah'ım ne olur, bizi ge­ri gönder’de “la” deyip, güzel amelle gelelim. Ve su de­dikçe, ağzına dökülen, kan ve irin mi daha güzel? İki­sinden birini tercih etmek senin elinde.

— Ne yani, sen cennete mi gideceksin?

— Hayır, öyle bir iddiam yok. Zaten ne kadar ibadet et­sem, nimetlerinin şükrünü eda edemem. Fakat ben bildi­ğim haramlardan sakınırım, Allah'ın affına ve mer­hametine sığınırım.

— Konuşma, daha fazla konuşma beynimi yıkayamaz­sın uğraşma boşuna.

— Bak kendin söylüyorsun, “yıkama” diyorsun, demekki yıkamaya muhtaç, Allah hakkı söyletiyor. İslâm’a dönüş yapan birine “Beyni yıkandı” diyorlar, hiç kimse “Beyni kir­lendi” demiyor.

— Kes, artık kes dedim sana.
Kayıtlı
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #2 : 22 Eylül 2010, 08:38:11 »

SABİHA ATEŞ ALPAT'IN YOZLAŞMIŞ DUYGULAR ADLI ROMANINDAN KISA BİR BÖLÜM

Meryem Hanım ve kızı Ayşen mağaza mağaza dolaşıp kıyafet bakıyorlardı. Ayşen’in beğendiğini Meryem Hanım uygun bulmuyor, Meryem Hanımın beğendiğini de kızı istemiyordu. Ayşen “Arkadaşlarıma gülünç olamam” diyerek kapalı elbiselere itiraz ediyordu. Dekoltelere de annesi itiraz ettikçe sinirden ağlıyordu.

Nihayet başka bir mağazaya girdiler. Bayan kıyafetleri reyonu epey kalabalıktı. Meryem Hanım ceketinin düğmesini açıp, bulduğu boş tabureye oturdu. Mağaza da çalışan tezgahtar sordu:

-Nasıl yardımcı olabilirim?

-Veda gecesi için kıyafet bakacağım... diyerek Ayşen cevap verdi.

Tezgahtar:

-Tamam... dedi ve birkaç kıyafet gösterdikten sonra, mini eteklerden göstermeye başladı... Meryem Hanım:

-Olmaz. Bunlar çok kısa, babası kızar.

Tezgahtar itiraz ederek:

-Teyzeciğim bunun neresi kısa. Hep gelenlere bunlardan verdik. Hem, babasına göstermezsiniz olur biter.

Bu konuşmalar biraz ötede kıyafet bakan genç kızın dikkatini çekmişti. Genç kız yanındaki arkadaşı Eslem’e:

-Eslem, sen bakmaya devam et. Ben karşı tarafa geçiyorum.. dedi ve karşı reyona geçti. Eslem söylendi:

-Halime yine dayanamadı.

Halime, kısa değil diye Meryem Hanıma gösterilen eteğe baktı. En fazla 40 cm uzunluğu vardı. Halime satıcı kıza sordu:

-Buna mı çok kısa değil diyorsunuz?

Tezgahtar:

-Nesi var, uzun mu?

Halime Meryem Hanıma dönerek:

-Affedersiniz teyze ama, bilerek kızını ateşe atıyorsun.

Ayşen hemen cevap verdi:

-Herkes kendi hayatına baksın. Her koyun kendi bacağından asılacak.

-Bacım, herkes kendi bacağından asılmasına asılacak da, koyun kokunca etraftakiler de rahatsız olurlar. Öyle değil mi?

-Sizi ilgilendirmez.

-Müslüman olduğunuzu bildiğim, öyle tahmin ettiğim için konuştum. Zira Müslümanlar birbirini uyarmak zorundadırlar.

Tezgahtar:

-Burası irtica propagandası yapacağınız yer değildir.

Halime:

-O dediğiniz şey nedir?.

-Gericilik, ne olacak başka?

-Gericilikten Allah’a sığınırım. Müslüman gerici değildir, onun için üzerime almıyorum. Benimkisi sadece Müslümanca bir uyarıydı.
Ayşen:

-Sizi ilgilendirmez dedik ya.

-Kardeşim, bacım benim. İlgilendirmez olur mu? Senin gibi güzel bir kızın Allah’ın rızasını kaybetmesini kim ister? Ben de istemem.

-Tanıştığımızı bilmiyordum. Tanışıyor muyuz?

-Ne fark eder. Madem aynı dinin mensuplarıyız.

-Hem ne biliyorsunuz Allah’ın razı olmayacağını?.

-Sizce olur mu? Yani bu yaşantımıza rağmen.

Ayşen susmuştu. Doğru diyordu galiba? Tezgahtar sinirlenmişti. Konuştu:

-Dünyaya bir daha gelinmeyecek ya. Hem, lütfen işime karışmayın.

-Çok doğru. Zaten dünyaya bir daha gelinmeyeceği için dikkatli olunması, iyi değerlendirilmesi gerekmez mi?

Halime, Meryem Hanıma dönerek:

-Kuzunuzu kurtların eline kendi ellerinizle atmayın. Son pişmanlık fayda etmez sonra.

Meryem Hanım kızmıştı. Sert bir ses tonuyla cevap verdi:

-Hadi hadi, herkes kendi yoluna. Hepimiz Müslümanız. Herkes kendi işine baksın.

Halime:

-Şahid ol ya Rabbi... diyerek yanlarından uzaklaştı. Eslem’in yanına vardığında Eslem:

-Hiç de duramazsın bir yerde. Sana ne be kardeşim. Boş versene.

-Bunu sen mi söylüyorsun? Nasıl boş vereyim? Bilmiyor musun? Allah’ın Rasul’ü bizden öncekileri anlatırken: “Onlar kötülüklere mani olmadıkları için, kötülükleri işleyenlerle birlikte mani olmayanlar da gazaba uğradılar” diye haber vermiyor mu?

-Amenna. Ama unuttuğun bir şey var.

-Nedir o?

-Kötülüğe öyle ulu orta mani olunur mu? Tebliğin, anlatımın, davetin bir metodu yok mudur? Doğruyu konuşmak hakkımızdır, ama doğruyu, yanlış zamanda, yanlış bir biçimde söylemeye hakkımız yoktur. Haksız mıyım?

-Galiba haklısın. Hata ettimse Rabbim’den af istiyorum. Amacım ufak bir tanede olsa tohum atmaktı. Üzgünüm, çünkü kıraç topraklarda tohum yeşermez.

-Neden üzülüyorsun? Her çağrıya hemen herkes olumlu cevap vermez ya.

-Sebep o değil.

-O halde ne?

-Acaba diyorum, bizim gibi bir millet daha var mıdır?

-O da ne demek şimdi?

-İnancını ucûbeleştirmiş. O güzelim İslam’a değil de, kafasında şablonlaştırmış olduğu ve de adını İslam dediği dine uymuş. Adı Müslüman, yaşantısı gavur. Dini İslam, yolu Batı. Allah’ım ne günlere kaldık.-Hadi çıkalım. Yine duygulandın.



Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: