Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« : 01 Temmuz 2010, 09:03:31 » |
|
Tebliğde Usul ve Üslup
Tebliğ sorumluluğu Müslümanların "marufu emir ve münkerden nehiy" görevleri ile birlikte ele alınması gereken bir konudur. Kuran'da buna dikkat çeken pek çok ayet bulunmaktadır. Yine Hz. Peygamber'in ve ashabının güzel örnekliği de konunun nasıl anlaşılması gerektiğine ışık tutmaktadır.
Sahip olduğumuz İslami doğruları geniş kitlelere aktarmanın ve bu kitleler nezdinde bir toplumsal değişimin gerçekleşmesi için çaba göstermenin öncelikli sorumluluklarımızdan olduğunu bilmekteyiz. Bu sorumluluk hayatımızın bütününü kapsar. Şekli farklılık arz etse de, özü aynı kalır. İşte yahut tatilde; evde yahut misafirlikte değişmez. Rabbimizin bizlere bir lütfü olan İslami kimliğimizi her zaman ve mekânda ortaya koymak, bunun gerektirdiği ölçüler içinde tavırlar göstermek ve muhatap olduğumuz insanlara bu doğruları aktarmak vazgeçemeyeceğimiz, erteleyemeyeceğimiz vazifemizdir.
Kuran-ı Kerim'de Rabbimiz Müminlere hayra çağırma, iyiliği emredip, kötülükten sakındırma görevini yüklemektedir. Al-i İmran suresinde Müminlerden bunları yerine getirecek bir topluluk olmaları/oluşturmaları istenmektedir. Burada dikkat çekilen görevin tüm müminlerin üstlenmeleri gereken bir sorumluluk olmayıp, birilerinin yerine getirmesiyle diğerlerinin sorumluluktan kurtulacakları bir vazife olduğuna dair Müslümanlar arasında oldukça yaygın bir kanaat mevcuttur. Yani bazı meallere kadar yansıdığı şekliyle bir nevi "irşat kurumu" oluşturmaktan ibaret farz-ı kifaye türünden bir sorumluluk! Oysa bu görevi Kuran hiç de böyle tanımlamıyor. Evet, "sizden bir topluluk oluşturulsun" diyor ama "kurtuluşa erenler"in de "bunlar" olduğunu açıkça bildiriyor. (Al-i İmran, 3/104).
Yine Araf suresinde Cumartesi (Sebt) günü av yasağıyla imtihan edilen bir topluluğa ilişkin kıssada aktarıldığı şekliyle, tebliğ sorumluluğunun ifasından kaçınmanın helake götüren bir tutum olduğu hatırlatılmaktadır. Öyle ki, sözün fayda vermesinin neredeyse imkânsız hale geldiği bir ortamda dahi Müminlerin, ilahi emirlere aykırı eylemler içinde olan topluluğa karşı uyarı vazifesini yerine getirmeleri kaçınamayacakları bir yükümlülük olarak vurgulanır. (Araf, 7/164–5)
Kısacası, ilahi hakikatlerin aktarımı, yani tebliğ, müminlerin hayat içinde temel bir kulluk vazifesidir. Tebliğ, hakka ve adalete şahitlik yapma misyonuyla yeryüzünde var kılınmış müminlerin ihtiyari, seçimlik bir faaliyeti değil; hayatlarının her safhasında ve kesintisiz biçimde sürdürmeleri gereken bir yükümlülüktür. İmkânlar, taktikler, gündemler değişebilir ama davet ve uyarı sorumluluğu değişmez.
devam edecek
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #1 : 02 Temmuz 2010, 08:23:36 » |
|
Hayatın ve insanların çeşitliliği düşünüldüğünde tüm bu zemini kapsayan bir eylem olarak tebliğin oldukça geniş bir alana yayılan ve çok farklı boyutlarıyla ele alınabilecek bir konu olduğu görülür. Biz ise burada konuyu daraltarak ve Müslümanların pratik zeminde gündemleştirdikleri boyutlarıyla sınırlı bir biçimde ele almaya çalışacağız.
Tebliğ konusuna yaklaşırken ilk elde, ferdi sorumluluk olarak tebliğ ve toplumsal (cemaatsel) boyutuyla tebliğ şeklinde, ikili bir ayrım yapmakta yarar var. Ferdi açıdan tebliğ, diğerine nazaran daha geniş ve şekilsiz bir konudur. Bu yönüyle, her ortamda karşılaşılan muhataplarla sürdürülmesi gereken bir ilişki biçimi ve gündelik hayatın içinde, her zaman sarf edilmesi gereken bir çaba, bir amel olarak görülmeli. Topluluk boyutu söz konusu olduğunda ise ilkinden farklı olarak daha planlı, programlı ve hedefleri önceden belirlenmiş bir çabaya tekabül etmektedir. Tebliğ faaliyeti bu yönüyle dernek, vakıf, sendika vb. örgütlenmelere; dergi, gazete, televizyon vb. yayın etkinliklerine; hatta protesto ve dayanışma gösterileri gibi toplumsal tepkilere kadar oldukça geniş bir alana uzanabilir.
Tebliğ faaliyetine ilişkin olarak gerek asıl, gerekse de ayrıntı düzeyinde pek çok husus üzerinde durulabilir. Bununla birlikte bir tebliğ faaliyetinde gözetilmesi gereken esaslar bağlamında belli başlıklarla konuyu sınırlamakta yarar var. Burada genel bir çerçeve çizebilmek açısından konuyu dört ana soru ve tema etrafında ele almaya çalışacağız:
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #2 : 02 Temmuz 2010, 08:24:15 » |
|
1-Nasıl bir süreç izlenmekte? (Tebliğde usul, yöntem)
Yani, bir tebliğ faaliyetinin anlamlı ve işlevsel olabilmesi için ilk elde cevap aranması gereken soru şu olabilir: Kimi, neye çağırıyoruz ve hangi konudan başlıyoruz?
Bu konuyla ilgili olarak "öncelik" kavramı önem arz etmektedir. Yani kısaca hatırlatmak gerekirse talep eden insanları; fıtraten bozulmamış, karakterini muhafaza eden, insani erdemlere önem veren, azgın ve mütekebbir olmayan insanları öncelemek gibi. Burada ayrıcı vasıflar mal sahipliği, şöhret, cinsiyet, yaş, soyluluk gibi dünyevi kriterler değil; samimiyet, içtenlik ve ciddiyet gibi temel insani vasıflardır. (Nahl, 16/82 ve Yasin, 36/7-11 ayetleri muhataplar konusuna ışık tutmakta.)
Bu noktada önemli bir husus da tebliğ faaliyetinde süreklilik şartıdır. İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmezler, devraldıkları geleneksel kalıpları sorgulamaya pek yanaşmazlar. Hele hele yükümlülük getiren mesajlardan ise hiç hazzetmezler. Bu durumda mesajın süreklilik içinde aktarılması, ısrarlı olunması önem arz eder. Moda kabilinden çabalarla, "takılma" türünden ilgilerle insanların kapsamlı dönüşümlere sevk edilebilmeleri mümkün olamayacağından, tebliğ faaliyetinde düzenli ve sistemli çabalara ağırlık verilmelidir.
devam edecek
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 03 Temmuz 2010, 08:32:28 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #3 : 03 Temmuz 2010, 08:31:37 » |
|
2-Ne tür bir mesaj sunulmakta? (Tebliğde netlik)
Mesaj açık, yalın ve net olmalıdır. Muhatapların neyle muhatap olduklarına dair kafalarında bir tereddüt kalmamalıdır. Resullerin sünnetinin de delalet ettiği şekliyle; açık, kafa karıştırmayan, bilakis berraklaştıran bir mesaj Müslümanların tebliğ faaliyetinin merkezine oturmalıdır. Bunun sonucunda insanlar kendilerine ne iletildiğini ve kendilerinden ne istendiğini hiçbir şüpheye yer kalmadan anlamalı ve tercih noktasında net olabilmelidirler.
Araçlar değişse, konular farklılaşsa da insanlar ancak tevhide çağrılmalıdırlar. Dünyevi kazanımlara, çokluğa, kalabalığa, mala, ganimete ve benzeri şeylere değil; dini birlemeye ve bunun sonucu olarak da ilahi rahmete çağırmak esas olmalıdır. Elbette her konu mesajın aktarımında bir vesile teşkil edebilir. Sosyal siyasi, ekonomik, ahlaki vs. toplumun gündeminde yer alan her konu işlenebilir ve işlenmelidir de ama mutlaka tüm bu başlıkların bütüncül bir mesaj içerisinde ele alınması ve tevhidi bütünlük içinde aktarılması zorunludur.
3-Nasıl bir tarzda sunulmakta? (Tebliğde üslup)
Mesajın netliği ve doğruluğu insanlara iyi bir biçimde ulaşmaya ve verimli bir diyalog oluşturmaya yetmez; üslubun da güzel, kuşatıcı, sevdirici olması şarttır. Gereksiz sertlik ve hiddet içeren, kırıcı bir üslup asla sonuç alamaz. Halk deyişinde dile getirildiği şekliyle "kendisi bal satıyor, ama suratı turşu satıyor" konumuna düşmemek gerekir. Üslup mutlaka kazanıcı olmalıdır. Örneğin İbrahim peygamberin babasını şirkten uzaklaştırmak isterken dahi "ey babacığım" gibi bir ifade kullanması calibi dikkattir. Yine ehli kitaba çağrıda bulunulurken "aramızdaki ortak kelimeye gelin" şeklindeki Kuran'ın kazanıcı ve kuşatıcı üslubu ders çıkarılması gereken bir çağrıdır.
Doğrular muhatapların anlayabilecekleri bir dille sunulmalı; yanlışlara ilişkin olarak da uygun bir üslupla uyarı görevi yerine getirilmelidir. Her halükarda, Kuran'ın "hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" emrine uygun bir hareket tarzı geliştirilmelidir. (Nahl, 16/125)
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #4 : 03 Temmuz 2010, 08:34:02 » |
|
4-Söylem ile eylem arasında tutarlılık var mı? (Tebliğde örneklik)
Söz önemlidir, sözün doğruluğu, gücü önemlidir ama sözü dile getirenler o söze uygun davranmıyorsa bunun hiçbir değeri, anlamı yoktur. Aslolan dile getirileni yaşamak, onun şahitliğini yapmaktır. Bu yüzdendir ki kitapla birlikte Resul vardır. Alemlerin Rabbi olan Allah insanlardan birilerini mesajını iletmek için aracı olarak seçmeye muhtaç değildi. O, vahyini bir kerede ve topluca, bir mushaf biçiminde de indirebilirdi ama böyle yapmadı. Her defasında bir Resul gönderdi ve o Resul kendisine inzal olunan vahyi insanlara safha safha izah etti, beyan etti ve hayata nasıl aktarılacağının bizzat canlı şahitliğini yaptı.
İnsan psikolojisi mesaj ile mesajı getiren, mesajı sunan arasında doğrudan bir irtibat kurma eğilimindedir. Bu yüzdendir ki, mesajı aktaranın sergilediği yanlışlar, tutarsızlıklar mutlaka mesaja yansır ve mesajı aktaranın reddi, çoğu kez mesajın da reddini getirir.
Sözün amelle buluşturulmasının, bütünleştirilmesinin ortaya çıkardığı etkili manzarayı bir örnekle izah edecek olursak; tarih boyunca pek çok tefsirler yazılmıştır. Bunlar arasında bilgi birikimi olarak Seyyid Kutub'un Fizilal adlı tefsirinden çok daha yetkin olanlar hayli fazladır. Ama Şehid Seyyid Kutup'un tefsiri insanları etkileme, onları kuşatma noktasında pek çok tefsiri gölgede bırakmıştır. Niçin? Çünkü o yazdıklarını yaşamıştır; söz söyleyip kenara çekilmemiştir; gerektiğinde kanıyla şahitlik etmiştir. İşte bu örneklik insanları derinden etkilemektedir.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #5 : 05 Temmuz 2010, 08:01:50 » |
|
Tebliğ Çabalarında Başarı Ölçüsü
Müslümanlar geleceğe ilişkin olarak nasıl bir toplum yapısı arzu ettiklerini, nasıl bir sosyal yapı hedeflediklerini kendi pratiklerinde somutlaştıracak, örnekleyecek bir görüntü sunmak durumundadırlar. Aksi halde mesajımız kuru söylemden ibaret kalır, ütopik çağrılar olmaktan öteye gitmez; bu da insanları kuşatmaya, onları ilahi mesaj doğrultusunda dönüştürmeye yetmez.
Güzel örneklikle birlikte ilkelilik, bilgi birikimi, tutarlılık, sabırlı olmak, cesaret, fedakârlık ve benzeri ahlaki nitelikler tebliğ faaliyetinde olmazsa olmaz vasıflar olarak önem arz eder. Ama her şeyden önemlisi hareket noktasıdır. Tüm çabaların merkezine Allah rızasını koymak esastır. En'am suresinde ifade edilen çerçevede hayatı ve ölümü ve her türlü çabayı Âlemlerin Rabbi Allah için kılmak Müminlerin temel düsturudur. Hayat bu genişlikte ve kuşatıcılıkta algılandığında ve her şeyiyle adanmış bir kimlik geliştirildiğinde tebliğ çabaları bereketlenecek, etkin ve verimli neticeler verecektir. Daha önemlisi ise dünyevi planda söz konusu çabaların karşılığının görülüp görülmemesinden öte Allah'ın rızasının asıl hedef olarak belirlenmiş olmasıdır. Bu esastan hareket eden her çaba son tahlilde hedefine varmış, mutlaka kazanmış demektir!
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #6 : 05 Temmuz 2010, 08:03:02 » |
|
NASIL BİR ÜSLUP?
Üslup kavramını bir işi yaparken, ya da biriyle veya birileriyle muhatap olurken seçilen yöntem veya tarz, kendini ifade biçimi olarak görebiliriz. Burada öne çıkan şey dışa yansımadır. Daha doğrusu yansıtmadır, dışa vurumdur. Yani, iletilen mesaja yüklediğimiz anlamı içerik olarak tanımlarsak, mesajın aktarılma, sunulma biçimini de üslup olarak tanımlayabiliriz. Bu durumda içerik ya da muhteva özü teşkil ederken; üslup da çerçeveyi oluşturur.
Müslüman olarak temel vazifemiz dinin yaşanması ve yaşatılması; hem kendi nefsimizde hem de toplumsal bazda İslami esasların hâkim kılınması çabasıdır. Bu çabanın başlıca faaliyet alanını ise tebliğ sorumluluğu oluşturur. Resullerin temel faaliyeti tebliğ idi. Aynı şekilde nebevi misyonun taşıyıcıları olması gereken müminlerin de temel faaliyeti tebliğ olmak durumundadır.
Neyin tebliğ edileceği ve bunun nasıl yapılacağı en başta Kuran'ı Kerim ile sabittir; aynı şekilde Resullerin ve bilhassa da "usvetul hasene' olan Efendimiz (s.)'in hayatı da neyin nasıl yapılması gerektiğini en bariz şekilde ortaya koymaktadır.
Tebliğ görevini ifa ile yükümlü müminlerin bu yükümlülüklerini yerine getirmeleri için gerekli vasıfları bünyelerinde taşıdıkları varsayımından hareketle; tebliğde en önemli unsurun içerik olduğu açığa çıkmaktadır. Yani tebliğ edilen, insanlara ulaştırılan şey gerçekten Allah'ın dininin hakikatleri olmalıdır. Tarihi süreç içinde katıp karıştırma yoluyla dine eklenen, dine sonradan bulaştırılan anlayış ve inançlar, pratikler değil; sahih İslam tebliğ edilmelidir. Üslubun Önemi ve Belirleyiciliği İçerik bu şekilde vurgulandıktan sonra şöyle bir soru sormak gerekir: Acaba mesajın içeriğinin sahih olması, Kuran'a dayanıyor olması ve dine sonradan bulaşmış kirliliklerden uzak olması, doğru bir tarzda aktarılması ve tebliğ sorumluluğunun ifası için yeterli midir?
Şüphesiz mesajın içeriğinin sahihliği mutlak bir gereklilik olmakla birlikte o mesajın nasıl sunulduğu da çok önemli ve belirleyici bir konudur. Sadece anlatılanın doğru olması yetmez, anlatılma biçimi de doğru ve usulüne uygun olmalıdır.
Muhatabın sahip olduğu kültür ve anlayışı göz önünde bulundurmayan; muhtemelen ilk kez karşılaştığı, yeni duyduğu ya da duyacağı fikirler karşısında doğal olarak hissedebileceği endişe, şaşkınlık hatta kızgınlığı hesaba katmayan bir tavır tebliğ sorumluluğu ile çelişir. Aynı şekilde, sonda söylemesi gerekeni başta söyleyerek fikirlerin aktarımında öncelik ve tedricilik usulünü gözetmeyen; tam manasıyla kavrayamadığı ya da hakkında tafsilatlı biçimde bilgi sahibi olmadığı konuları yarım yamalak bir tarzda ortalığa saçarak muhataplarında kafa karışıklığına yol açmaktan çekinmeyen ve daha buna benzer tutarsız, ölçüsüz yaklaşımlar sergilemek tebliğ etmek değildir.
Yine muhatabına gereken saygıyı göstermeyen; onun kişiliğine değer vermeyen; sıcak ve dostane yaklaşım yerine küçümseyen, samimiyetten ve içtenlikten uzak davranışlarla da tebliğ yapılmaz; bu şekilde yapılan şey de tebliğ olmaz. Yumuşak ve kazanıcı bir üslup yerine sert, haşin ve dışlayıcı yaklaşım en mükemmel mesajın dahi muhatap tarafından anlaşılmamasını ve daha baştan reddedilmesini getirir.
Özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendini beğenmiş ve alaycı üsluptan kaçınmaktır. Unutmamalıyız ki sıradan, basit bir hediye bile güzel bir ambalaj içinde gayet sevimli görülebilirken; kötü ve tiksindirici bir şekilde paketlenmiş en nadide bir hediye dahi kerih karşılanacaktır.
Muhatabımız, muhataplarımız insandır. İnsanlar ise sadece et ve kemikten olmadığı gibi, sadece akıldan da ibaret değildir. Duygular da insanların kararlarını, düşüncelerini etkiler. Hatta hayatlarının yönlendirilmesinde belirleyici rol oynar. Bu yüzden insanların sadece akıllarına değil, duygularına da hitap edebilmeliyiz. Dışlayan, yok sayan, kırıcı ve alaycı üslup Müslümanların üslubu değildir. Bu üslupla İslam'ın doğruları anlatılamaz.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #7 : 07 Temmuz 2010, 08:17:57 » |
|
Marufu Emretme Vazifesi Nasıl Yapılır?
Muhataplarımız çeşit çeşittir. Günlük hayatın değişik ortamlarında ve değişik irtibat alanlarında insanlarla karşılaşır ve ilişkiler kurarız. Bunlar iş ilişkisi olabilir; arkadaşlık, komşuluk, akrabalık ilişkisi olabilir; tesadüfî durumlar sonucunda ortaya çıkan ilişkiler olabilir. Her halükarda bizim sorumluluğumuz bellidir: Yapmamız gereken şey İslami kimliğimizin gerektirdiği ölçüler içinde düşünce ve tavırlar sergilemektir. Yine muhataplarımıza anlayacakları dille doğruları aktarmak, yanlışları varsa uygun üslupla uyarmak ve Kuran'ın lisanıyla marufu emretmek vazifemizdir.
Peki, marufun emredilmesi nasıl olur?
Maruf olanın başka insanlara aktarılması, onların bu hususta uyarılmaları ve yanlışlarının tashih edilmesi her şeyden önce güzel örneklikle mümkündür. Elbette söz önemlidir ama amelle desteklenmemiş, amelle sergilenmemiş bir söz, muhataplar üzerinde kalıcı ve dönüştürücü bir etki sağlayamaz.
Kalıcı etki sağlayabilmek ve dönüştürücü olabilmek güzel, sahih ve inandırıcı örneklik gerektirir. Bu örnekliğin oluşturulabilmesi ise birçok şartı gerektirmektedir. En başta birbirleriyle kardeşçe kenetlenmiş bir topluluk oluşturmak veya en azından bu doğrultuda gayret göstermek elzemdir. Ayrıca bunun yanında bilgi, birikim, çaba, cesaret, fedakârlık ve benzeri daha pek çok vasıflara ihtiyaç vardır. Ama öncelikle sağlanması gereken vasıflardan biri iç ilişkilerde sağlıklı, etkili, başkalarının dudak bükmeyeceği bir ilişki tarzına sahip olmaktır.
Yani kısacası, topluma vermeye çalıştığımız şeklin küçük bir örneğini, bir minyatürünü kendi içimizde sergileyebilmektir. İç ilişkilerinde saygı ve sevginin hâkim olmadığı; insanların birbirlerine soğuk, kırıcı, seviyesizce ya da laubali tarzda davrandıkları; belirli bir düzen ve disiplinin görülmediği ilişki tarzlarının görüldüğü topluluklar kimseye örneklik oluşturamazlar. En güzel sözleri, en parlak fikirleri de dile getirseler muhatapları etkileyemez, onlarda bir değişim ya da dönüşüme yol açamazlar.
Şimdi bu tespitten yola çıkarak kendimizi bir kere daha değerlendirelim. Bir nevi özeleştiri ve muhasebe yapalım. Kendimizden kaynaklanan eksikler, zaaflar varsa bunları gidermeye çalışalım. Müslümanlar olarak ilişkilerimizin bütününe teşmil edilebilecek yanlışlar mevcutsa elbirliğiyle bunların nasıl giderilebileceğinin, hangi tedbirleri almamız gerektiğinin üzerinde kafa yoralım. Oturup kalkmamızdan, birbirimize hitap etmeye, birbirimizin sözlerini dinlemeye, onlara değer vermeye kadar ilk bakışta küçük görünen, ayrıntı sanılan hususlara kadar zaman zaman nerelerde ne gibi toyluklar, kabalıklar yapabildiğimizi hatırlayalım.
Yine insan ilişkilerinde öne çıkan eksikliklerden biri olarak iş ve görev paylaşımında ne ölçüde fedakârlık gösterebildiğimizi ve ne ölçüde de bencil ve bireyci davranışlardan kurtulamadığımızı değerlendirelim. Yaptığımız iyi işleri geliştirir, daha tutarlı ve kalıcı bir hale dönüştürmeye çalışırken; bir yandan da kendimizden, nefsimizden başlayarak aksayan hususları düzetmeye, yanlışlarımızı gidermeye çalışalım.
Bakara suresi 44. ayette Rabbimizin "Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" şeklinde uyardıklarından, kınadıklarından olmamak için çok çaba sarf edelim.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #8 : 07 Temmuz 2010, 08:18:50 » |
|
Kardeşlerimizle İlişkilerimizde Üslubumuza Özen Gösteriyor muyuz?İnsan ilişkilerinde her düzeyde çok belirleyici bir nitelik arz eden ve usulüne uygun hareket edilmediğinde çeşitli kırgınlıklara, uzaklaşmalara, hatta kavgalara yol açabilen üslup bozuklukları sadece dışarıya karşı tebliğ vazifesini yerine getirirken önemsenmesi gereken bir konu olmayıp, iç ilişkiler bağlamında da dikkat edilmesi gerekli bir husustur.
Hatta Müslümanların kendi aralarındaki irtibat ve ilişkinin boyutları düşünüldüğünde bu olay çok daha büyük önem arz eder. Şöyle ki, Müslümanlar ve bilhassa da İslam'ın toplumsal hayata hâkim olmadığı coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar, ağır bir sorumluluk altındadırlar. Nedir bu sorumluluk? Her türlü zorluğa ve imkânsızlığa karşı İslam'ı yaşamak ve toplumsal temelde yaşanması için gerekli zeminleri oluşturmak; bunun için gerektiğinde malını, canını seve seve feda edebilmek.
Peki, bu nasıl yapılır? Elbette birliktelikle! Tek başına ne kadar fazla güç ve imkâna sahip olunsa da bu vazifenin hakkıyla gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden Müslümanlar birlikte olmakla, cemaat oluşturmakla yükümlüdürler. Bu cemaatin içyapısı ve dayanışmasının nasıl olması gerektiğini de Saf suresindeki "innALLAH e yuhibbullezine yukatilune fi sebilillahi saffen keennehum bünyanun mersus" ayetinden anlamaktayız. Yani burada buyrulmaktadır ki: "Allah kendi yolunda kaynatılmış binalar gibi saf tutmuş halde çarpışanları sever."
Safların bu şekilde adeta kurşunla kaynatılmışçasına içiçeliğinin nasıl sağlanacağı elbette çeşitli boyutlar içermektedir. Bunun için çeşitli vasıflar, nitelikler gerekir. Bununla birlikte en azından konumuzla ilgili olarak altını çizmemiz gereken bir husus; Müslümanların kendi aralarında ve birbirleriyle olan ilişkilerinde gözetmeleri gereken güzel, kardeşane ve sıcak üslubun bu içiçeliğin sağlanmasında belirleyici hususlardan biri olduğudur. Birbirleriyle selamlaşmalarından oturup sohbet etmelerine, bir faaliyeti birlikte yürütmeye, birbirlerinin fikirlerini dinlemeye, anlamaya ve değer vermeye; bir yanlış söz konusuysa onu da en güzel biçimde ve mutlaka saygı ve içtenlikle dile getirip, uyarmaya Müslümanlar mecburdurlar.
Hatta burada şunun da görülmesi gerekir ki Müslümanlar arasındaki ilişkiler sıradan insani ilişkilerle kıyaslanmamalıdır. Örneğin sıradan insani ilişkilerde karşılıklılık esası hâkimdir. Biri size bir haksızlık yaptıysa siz ister affeder, isterseniz de misliyle cevap verebilirsiniz. Affetmek daha üstün olsa da karşılık vermek de hakkınızdır. Ama Müslümanlar arasındaki ilişkilerde de bu böyle midir? Ya da böyle mi olmalıdır? Hiç sanmıyoruz!
Birbirlerine kardeşlik bağı ile bağlanmış insanlar olarak Müslümanlar birbirlerinin din hususunda olmayan hatalarını, kusurlarını velev ki bunlar direkt kendilerini incitmiş şeyler de olsa, görmezden gelmek durumundadırlar. Yani fedakârlık asıldır. İç ilişkilerde "incinsen de incitme!" ilkesi geçerli kılınmalıdır. Bu şekilde hem fedakârlıkta bulunan kişi yücelir, hem de muhatap yanlışından daha kolay vazgeçer. Kişisel kırgınlıklara, dargınlıklara ya da güvensizliklere açılan kapılar baştan kapatılmış olur. Kişiler karşılıklı ilişkilerde birbirlerini kendilerine karşı önlem almak, pür dikkat kesilmek zorunda olan insanlar olarak değil; bilakis rahatlıkla güvenilebilecek, sırt sırta omuz omuza verilebilecek şahsiyetler olarak algılarlar. Ve ancak bu şekilde kaynatılmış binalar gibi sağlam saflar oluşur.
Kısacası, birbirimizle münasebetlerimizde üslubumuza dikkat etmek zorundayız. Basit gibi görünen ama biriktiğinde insanları farklı düşüncelere sevk edebilecek üslup bozukluklarından kaçınmalıyız. Birbirimize hitap şeklinden; söz almak için karşımızdaki insanın konuşmasını bitirmesini sabırla beklemeye; ifade edilen görüşleri benimsemediğimiz durumlarda bile bunu en güzel biçimde dile getirmeye ve mutlaka karşımızdakinin ne demek istediğini ve bu şekilde düşünmesinin haklı olup olamayacağının tartılmasına; yüz ifadelerimizden oturma biçimimize kadar ilk planda önemsiz görülen, ayrıntı sayılan pek çok hususa özen göstermeliyiz.
Cemaat olmak her şeyden önce fedakârlık demektir. Fedakârlık gösteremeyen, kendi nefsinden, alışkanlıklarından, hatta gerektiğinde düşünce ve anlayışlarından fedakârlıkta bulunamayan insanlar bencil ve çıkarcı kişilerdir. Bencillik ve çıkarcılık ise İslami cemaat ruhunu tahrip eder, öldürür.-- Ömer Faruk Karagüzel
http://www.birlikvakfi.net/forum/viewtopic.php?t=3093
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #9 : 10 Temmuz 2010, 09:07:13 » |
|
TEBLİĞDE ÖNCELİK VE TEDRÎCİLİK
Doç. Dr. Cem ZORLU* Davetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru metotlara başvurmak zorundadır. Kaynaklara ve İslâmî esaslara bağlı olmadan yapılan davet ve tebliğden olumlu bir netice almak zordur; alınsa bile bu netice, kalıcı değil geçici olacaktır.
Bizzat Cenâb-ı Hak, davetçilere bir metot ve usul çerçevesinde hareket etmelerini emretmekte ve onlara yol göstermektedir: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel (metot) hangisi ise onunla yap.”[1] “Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metot) hangisi ise onunla mücadele ediniz.”[2] ve “De ki (Habîbim : ) İşte bu, benim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü körüne değil) bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de, bana tâbi olanlar da (böyleyiz.)”[3]
Rasûlullâh (s.a.v.) de davetinde, yaşayışıyla, davranışlarıyla ve sözleriyle en geçerli metotları uygulamış; çevreye davet için gönderdiği ashabına da “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[4], “Halkın seviyesine ininiz.”[5] demek suretiyle de tebliğ esnasında takip etmeleri gereken metotları tavsiye ederek uymalarını istemiştir.
Davette takip edilecek metot; zaman ve zemine, muhatap kitleye ve muhatabın psikolojisi, kabiliyeti, kültürü, yaşı v.b. durumlarına göre değişmeli ve bunlara uyum sağlayabilecek bazı aşamaları bünyesinde barındırmalı, İslâm’ın müsamaha ölçüleri içerisinde şartlara uygun bir biçimde yenilenmelidir. Şu halde tebliğde başarıya ulaşabilmek için uygulanabilecek metotlar ve şartlara göre hangi metotların takip edileceği önceden tespit edilmeli ve davetçi mutlaka bu çerçevede hareket etmelidir. Bugün yeryüzündeki İslâmî hareketlerden çoğunun başarıya ulaşamaması, hareket metot ve stratejilerini iyi tespit edememiş olmalarından ileri gelmektedir. Bilinmelidir ki çıkış noktasını ve hareket plânını tespit etmemiş, metodunu ortaya koymamış hiç bir hareket gayeye eremeyecek ve haritasız define aramak gibi akamete uğrayacaktır.[6]
Davette tedrîcilik ve öncelik davetin başarıya ulaşması için gerekli olan şartlardan birisidir. Biz, tebliğde öncelik ve tedrîcilik noktalarını üç ana çerçevede ele almayı uygun gördük. İlk olarak metotta tedrîcilik, ikinci olarak muhtevada tedrîcilik ve üçüncü olarak da muhatapta tedrîcilik konularını aktarmaya çalışacağız.
devam edecek
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #10 : 12 Temmuz 2010, 08:30:32 » |
|
A-Metotta Tedrîcilik:
Davetçi davetinde başarılı olabilmesi için muhatabına yönelik aşamalı bir metot takip etmelidir. Hz. Peygamber insanların durum ve konumlarına göre farklı tebliğ metotları uygulamıştır. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin Mekke’de de, Medine’de de davet metodu, tedrîç esasına riâyetle insanlara dinî hükümleri hüsn-i muamele ile, hikmet ve güzel öğütle, yılmadan, usanmadan tebliğ etmek olmuştur. Bunlara karşı anlayışlı davranmayan, inat gösteren, üstelik tebliğe engel olarak Müslümanlara, davetçilere eziyet ve cefâda bulunanlara Mekke devri boyunca sabırla ve afla mukabele etmiştir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın emri böyledir. Medine devrinde ise bunlara verilecek en uygun ceza; Rasûlullâh (s.a.v.) tarafından tespit edilerek tatbike konulmuş, yeri gelince de zecrî tedbirlere müracaat edilmiştir.
Cenâb-ı Hak, “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel yol ve şekille mücadele et.”[7] buyurarak davet esnasında Rasûlünün takip edeceği ve kendi içerisinde de bir tedrîç var olan temel metotları belirlemiştir. Bu metotları şöyle sıralayabiliriz:
1-Hikmetle Davet Bu metot, aklı selîm sahibi ve eşyanın hakikatini öğrenmeye çalışan araştırmacı ilim adamları için geçerlidir. Zira hikmet, delil ve hüccetlere dayanarak akla ve düşünceye hitap etme olup Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerine bahşettiği bir lütuftur. [8] Allahü Teâlâ, şu âyet-i kerime ile bütün peygamberlere hikmet verdiğini beyân etmektedir : “Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.”[9] Ayrıca kendilerine hikmet verilen peygamberlerin isimlerinin tasrîh edildiği âyetler de vardır : “Biz her birine (Dâvûd ve Süleyman’a) hikmet ve ilim vermiştik.”[10]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:26:57 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #11 : 12 Temmuz 2010, 08:31:24 » |
|
2- Güzel Öğüt
Peygamberler tarafından ortaya konulan delil ve hüccetleri, muhatapların değerlendirebilmeleri için yeterli bir kapasite ve anlama yetenekleri olmaları gerekmektedir. Halktan bir kimse, sıralanan deliller karşısında hiç bir şey anlamadan şaşırıp kalabilir; çarpık bir düşünce ve zihniyete ya da şartlı bir kafa yapısına sahip kimselere de söylenilen delillerin tamamı ters gelebilir, kabule şayan görülmeyebilir. İşte o zaman bu insanların anlayabileceği bir lisanla ve ruhlarına hitap ederek nasihatte bulunmak, güzel öğütler vermek gerekli olur. Yerine göre uyarmak (inzâr), yerine göre müjdeler vermek (tebşîr) icap eder. Allahü Teâlâ Hz. Peygamber’in görevini şu şekilde açıklamaktadır: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici (beşîr) ve uyarıcı (nezîr) olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.”[11]
Yumuşak davranış ve güzel söz, insan kalbine etki eden ve onun duygularına hitap ederek harekete geçiren mühim bir psikolojik unsurdur. Davetçinin davasını neşrederken başvuracağı yegâne etkili metotlardan ve aşamalardan biri de, güzellik ve tatlılıkla karşı tarafı ikna etmektir. Bizzat, günümüz hâdiseleri doğrulamıştır ki baskı ve terör, düşünce ve fikirler üzerinde kurulan tahakküm, ancak anarşi ve huzursuzluk doğurmakta, haklı veya haksız bir davanın neşrine imkân tanımamaktadır. Tâ evvelden beri mevcut olagelen bu hakikat ışığında, Hz. Peygamber’in İslâm’a davet esnasında yumuşaklık, tatlı söz ve güzellikle ikna metodunu uyguladığını, bütün insanlara karşı merhamet ve şefkat duygusuyla hareket ettiğini görmekteyiz. Bir ayet-i kerime onun bu yönüne dikkat çekmektedir: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi…”[12]
Hz. Peygamber kendisi insanlara bu şekilde davranırken ashabına ve ümmetine de yumuşak ve şefkatle davranmayı emretmiştir: “Ya Rabbi! Kim ümmetimin herhangi bir işini üzerine alır da onlara yumuşaklık ve güzellikle davranırsa Sen de ona güzellik ve rıfkla muamele et.”[13]
Bu metot sadece Hz. Peygamber tarafından değil diğer peygamberler tarafından da uygulanmıştır. Firavun gibi azılı bir müşrik ve sapığı İslâm’a davetle Hz. Musa ve Harun’u görevlendiren Cenâb’ı Hak, onlara takip edecekleri metodu da peşinen belirlemiştir. “Firavun’a gidin. Çünkü o, hakîkaten azdı. (Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut Allah’tan korkar.”[14] Görüldüğü gibi tanrılık iddiâsına kalkışan bir kişinin nasihat dinleyip Allah’tan korkması ümidi, ancak yumuşak söze bağlıdır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:27:10 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #12 : 12 Temmuz 2010, 08:32:22 » |
|
3- Mücadele ve Münakaşa
Kalplerine Cenâb-ı Hakk’ın mühür vurduğu kişiler, her türlü delil ve açık gerçekleri gördükten sonra da diretebilir ve Allah’ın nurunu söndürmek için çalışabilirler. Bu gibi kimselerle mücadele ve münakaşalarında Hz. Peygamber, “…Onlarla en güzel şekilde mücadele et!...” ayet-i kerimesinin bir gereği olarak en güzel ve en iyi üslûp ve metodu seçmiş, aşırı davranmamış, onların seviyesizliğine asla düşmemiştir.
Münakaşa ve mücadelede dikkat edilecek en önemli husus, Hz. Peygamber’in yolundan giderek onun yaptığı gibi, aşırılık ve seviyesizliklerden kaçınmak, fayda sağlamadığı, muhatap veya duruma şahit olan başkaları nazarında davayı yüceltip, şüpheleri izâle etmediği durumlarda kesinlikle böyle bir şeye girişmemektir. Zaten usûlüne ve metoduna uygun olmayan, güzel yol ve şekillerle yapılmayan, ahlak ve âdap ölçülerine ters düşen mücadele, fayda değil zarar meydana getirir; en azından abesle iştigal olur.
devam edecek
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:27:21 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #13 : 17 Temmuz 2010, 07:58:37 » |
|
4- Sert Davranış
Dik kafalı, iyilik ve güzellikten anlamayan, gözünü dünya ve dünyalık bürümüş tipler vardır. Nasihat edersiniz, anlamaz; deliller getirirsiniz, dinlemez; kendi haline bırakırsınız, size ve etrafına ateş püskürür, durmadan fitne saçar. Acaba böylelerine anlayacakları dilden hafif bir tehdit, küçük bir sert davranış gerekli midir? Evet, davetçi bazı durumlarda bu yola başvurma mecburiyetinde kalabilir.
Hz. Peygamber, insanlara İslâm’ı öğretirken sert tavrını değişik biçimlerde ortaya koymuştur. O, isim ve şahıs belirtmeden, davranışlarında ısrar eden bazı kişileri sert bir şekilde “ya huylarından vazgeçerler ya da gözleri kör olur!”[15] şeklinde ikaz etmiştir. Yine o, Tebük Seferine katılmayan Ka‘b b. Malik’le bütün toplumun ilişkisini kesmesini isteyerek sert bir tavır takınmış; bir başka zaman “Kamçıyı ev halkının göreceği yere asın!”[16] demek suretiyle insanlara göz dağı vermiştir. Hz. Peygamber gerek gördüğü zaman bu tür sert tavırlarının dozunu artırarak tehdit, beddua, hapis, sürgün ve ceza uygulamaya kadar işi vardırmıştır.[17]
Hz. Peygamber tarafından tebliğ esnasında uygulanan bu metotlar, her ne kadar kendi içerisinde bir tedrîcilik içerse de, davetçi muhataba göre gerekli gördüğü ve fayda vereceğine inandığı durumlarda sertlik ve zorlama içeren metotları da öncelikli olarak kullanabilir.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:27:35 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #14 : 17 Temmuz 2010, 08:00:16 » |
|
B-Muhtevada Tedrîcilik:
Davet için muhtevada tedrîce riâyet etmek önemli bir noktadır. Muhatabı ürkütüp korkutmamak için dinin bütün sorumluluklarını ve gereklerini bir anda ona yüklemeksizin önce dinin esasını teşkil eden ana unsurdan teblîğe başlamak gerekir; esastan, kökten hareket ederek nihâî hedefe doğru yol almak icap eder. İşte Rasûlullâh’ın Mekke ve Medine dönemleri, bunun en güzel örneğini bize vermektedir. O, önce hak dinlerin temel özelliği olan tevhitle davetine başladı; Mekke’de şirkle mücadele etti; insanları iman esaslarına çağırdı; her şeyden önce sağlam bir akîde teessüsüne gayret gösterdi. Hem de her türlü fevrîlik ve taşkınlıklardan uzak, neticeye götürmeyen, sırf heyecan dolu davranışlardan tamamen kaçınarak bu mücadelesini ve davetini sürdürdü. O, Kâbe’de gecenin karanlığı ve ıssızlığında Rabbine yönelmiş ibadet ederken kimsenin görmediği bir anda önünde Kâbe’yi dolduran putları yıkıp, yerle bir etmeye hiç kalkışmadı. Zira biliyordu ki bu fevrî hareket, davete hiç bir şey kazandırmayacaktır; ertesi gün daha güzeliyle bir put daha dikilecektir yerine ve inandıkları ma‘bûdun bizzat vücûduna yapılan hakaret, müşrikleri çileden çıkaracak, bunu yapana karşı kalplerini hınç ve kinle dolduracak, intikam hisleriyle onlara karşı harekete geçirecektir. Halbuki yapılması gereken iş, zihinlerden şirki izâle etmek, bataklığı kurutmak, put yapan elleri, hakkı müdâfaa için canını vermeye hazır bilekler hâline getirerek, bizzat onların putları devirmesini sağlamaktır. İşte Rasûlullâh (s.a.v.), Mekke’de öncelikle bunu yapmaya çalıştı.
Artık Medine’ye hicretten sonra İslâm’a samimiyetle bağlanan, verilen her emri anında yerine getirmeye hazır bir cemâat, İslâmî prensiplerin uygulanmasına müsait, fertlerin İslâmî davranışlarını yadırgamayan bir cemiyet ve tatbikatın titizlikle ifâsını sağlayacak bir devlet vardı. Mücmelen verilen ibadet esasları, artık detaylandırılabilir, muamelâtla ilgili hükümler, teşrî olunabilirdi. Nitekim bu esas çerçevesinde zina, içki, kumar, Medine’de yasaklandı. Alış-verişle ilgili kânunlar, nikâh, talâk meseleleriyle ilgili hükümler, hep Medine’de vaz‘ olundu; şerî cezalar getirildi ve böylelikle İslâm ikmâl edildi.[18] Hatta, önce namaz, oruç ve zekat gibi sırf bedenle ya da malla yapılan ibadetler farz kılınmak, sonra da hem beden hem de malla yapılan hac ibadeti farz kılınmak suretiyle temel ibadetlerde de basitten mürekkebe doğru bir yol izlendi. Haramlar konusunda da kendi içerisine bir tedrîç uygulandı: İçki ve faiz belirli aşamalardan[19] sonra tamamen haram kılındı.
Önce imanın gönüllere yerleştirildiğini, sonra da tedrîcen hükümlerin vaz‘ olunduğunu Hz. Aişe de şu sözleri ile ortaya koymaktadır:
devam edecek
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:27:51 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #15 : 20 Temmuz 2010, 08:14:55 » |
|
“…Kur’ân’dan ilk nazil olanlar, cennet ve cehennemin anlatıldığı mufassal surelerdir. İnsanlar İslâm’da toplandıkları zaman helal ve haram konularını içeren sureler inmiştir. Eğer başlangıçta ‘içki içmeyin’ şeklinde vahiy inseydi, ‘biz asla içki içmeyi terk etmeyiz’; ‘zina etmeyin’ şeklinde vahiy inseydi ‘biz asla zinayı terk etmeyiz’ derlerdi…”[20]
Kolaylaştırmanın, Rasûlullâh’ın İslâm’a davetinde temel ilkelerden biri olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Bizzat Cenâb-ı Hakk’ın İslâm ahkâmını 23 senelik bir müddet içinde, kademe kademe, bölüm bölüm tamamlamış olması, kolaylaştırmanın en bariz örneği, ehemmiyet ve lüzumunun en açık delilidir. Esastan işe başlama kaidesini çerçevelemek üzere, Cenâb-ı Hakkın ilâhî prensiplerini koyarken imanî meselelerden, ibadete ait hükümlere, içtimâi ve iktisâdi konulardan kazâî esaslara doğru sırasıyla gelişen bir tedrîç uygulaması da yine kolaylaştırmanın önemli bir misâlidir.
İnsan psikolojisi kolaya meyyaldir ve bir şeye yavaş yavaş alıştıktan sonra onu kabule müsaittir. Karşılaşılan ağır bir teklif, meselenin tamamını inkâra yol açabilir. Bu sebeple ona yapılan teklif ve sunulan tebliğ, kolaydan zora, esastan teferruata, bilinenden bilinmeyene doğru zamanla ilerleyen bir tedrîç metoduna sahip olmalı, muhataptan yapabileceği şey istenmeli, ondan, yerine getirebileceği, altından kalkabileceği şeyler talep olunmalıdır. İstenilenlerle gözü geriliveren, yılan ve ürken muhatap, elbette psikolojik açıdan yenilmiş olarak kendine yüklenilecek sorumluluk ve vazifelerin ağırlığından kaçıp kurtulmaya çalışacaktır. Zira o, Kur’ân’ın ifadesiyle zayıf bir tabiata sahiptir.[21] Bu hâlet-i rûhiyeye sahip insanoğlunu yaratan Cenâb-ı Hak, bu sebeple güçlükleri, zorlukları kaldırmış, İslâm’ı kolaylık dini kılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şöyle dile getirmektedir:
“Cenâb-ı Hak, sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”[22]
“Allah, insanı ancak gücünün yettiği ölçüde sorumlu tutar.”[23]
“Cenab-ı Hak, sizden (yükünüzü) hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[24]
“Allah, dinde size hiç bir güçlük yüklemedi.”[25]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:28:04 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #16 : 20 Temmuz 2010, 08:16:13 » |
|
Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bu konuda gayet açık emir ve uygulamalarını bilmekteyiz. Onun İslâm’a davetle görevli olarak gönderdiği ashabına yegâne talimat ve tavsiyeleri olarak “kolaylaştırmalarını, zorlaştırmamalarını; müjdelemelerini, nefret ettirmemelerini” emretmeleri[26] fevkalâde manidardır.
Bir defasında Necid halkından saçı-başı dağınık bir kimse Rasûlullâh’ın huzuruna gelmişti. İslâm’ın ne olduğunu sordu. Rasûlullâh (s.a.v.) : “Bir gün ve bir gecede beş vakit namaz.” buyurdular. Bu zât : “Bu namazlardan başka yapmam gereken bir şey var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), tedrîce riâyet ve alıştırma metodunu dikkate alarak : “Hayır, şayet nafile olarak kılmak istersen kılarsın.” buyurduktan sonra ekleyiverdiler: “Bir de ramazan orucu var.” Bu garip zât yine sordu : “Üzerimde bundan başkası da olacak mı ?” Cevapta Hz. Peygamber, yine aynı metoda başvuruyordu : “Hayır, istersen nafile oruç tutabilirsin. Yalnız bir de zekât var!” Soru tekrarlanıyordu : “Yapmam gereken daha başka bir şey var mı?” Rasûl-i Ekrem : “Hayır, nafile olarak sadaka vermek istersen verirsin.” buyurdular. Bunun üzerine Necidli kalkıp giderken : “VALLAH i, bundan ne fazla, ne eksik bir şey yaparım!” diyordu. Hz. Peygamber de : “Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu gitti.” buyurdu.[27]
Hz. Peygamber, bu kendi metodunu uygulamalarını davetçilerinden de talep ediyordu. Mu‘âz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken Yemen halkını önce şahâdete, bunu kabul ederlerse beş vakit namaza, bunu da kabul ederlerse zekât vermeye davet etmekle emretmişti.[28] Burada en mühimden itibaren tedrîcî bir sıralama vardı. Hepsi birden bir anda mükellefe yüklenmemiş, böylece daha başlangıçta teklifleri çok görerek onların ürkmemeleri temin edilmişti. Zira Hz. Peygamber, kesinlikle biliyor ve tatbikatıyla gösteriyordu ki tebliğ ederken muhtevada tedrîce riâyet, çok önemli bir husustur.
Hz. Peygamber’in bu konudaki tatbikatını ashâb-ı kirâmdan birisi şöyle anlatmaktadır : “Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bu dini ve Kur’ân-ı Kerîm’i bize bir defada tebliğ etseydi, bu teklif bize çok ağır gelirdi ve biz Müslüman olmazdık. Fakat O, ilk önce bizi tek bir kelimeye: Allah’ın birliğine çağırdı. Biz de kabul ettik. Böylece imanın tadına erdik. Şeriat tamamlanıncaya, dinin ahkâmı bütünleninceye kadar bu, bu kolaylıkla devam etti.”
devam edecek
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:28:16 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #17 : 22 Temmuz 2010, 08:01:33 » |
|
Rivayete göre halîfe Ömer b. Abdülaziz’e bir gün oğlu Abdülmelik, şöyle çıkışmıştı:
-“Ne diye sen, dinin hükümlerinin hepsini birden infaz etmiyorsun ?! Allah’a andolsun ki Hak uğrunda olduktan sonra senin ve benim aleyhimde kazanlar kaynasa aldırmam.” Emîru’l-Muminîn’in cevabı şöyle olmuştu:
- “Hayır, yavrum! Böyle düşünme! Cenâb-ı Hak bile içkiyi önce iki sefer zemmetti; üçüncüde haram kıldı. Ben, insanlara hakkı bir defa toptan yükleverdiğim zaman onların bir çırpıda hakkı reddetmelerinden korkuyorum. Şayet böyle davranırsan fitne çıkarmış olursun.”[29]
Demek ki insanların ruhunda psikolojik infial uyandırmamak, bilâkis dinin kolaylığını anlatarak ve göstererek psikolojik etki sağlayabilmek için tedrîce riâyet ederek kolaylaştırma esasından hareket gerekliydi.
Burada üzerinde durulması gerekli bir nokta bulunmaktadır. Din tamam olup, ahkâm kesinleştikten, haram - helâl kesinlikle tâyin ve tespit edildikten sonra da bu ahkâmın teblîğinde ve uygulamasına davette acaba tedrîç, kolaylaştırma ve bir ileri merhaleye zamanla alıştırarak geçiş, söz konusu mudur? Soruyu müşahhas bir misâlle daha da açarsak; içkisiyle, kumarıyla, zinâsıyla, her türlü ahlaksızlık ve edepsizliğiyle küfrün içinde yüzen bir insana tebliğ sunulup onda biraz meyil görülünce bir kısım gayr-i İslâmî yaşayış ve inanışlarına müsamaha edilip zamanla bunları kendiliğinden telâfisi mi beklenecektir? Yoksa İslâm dâiresine giren bir fert olarak ona Müslümanlar hakkında haram ve helal olan şeyler belirtilip tatbiki istenecek, her hangi bir prensibe muhalif hareketi görülünce de şer'î ceza tatbik edilecek mi ?!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:28:29 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #18 : 22 Temmuz 2010, 08:02:15 » |
|
Bu konuda iki temel görüş vardır :
1- Müslüman olduğunu söyleyen, İslâm dâiresine giren herkesten İslâm ahkâmını aynıyla tatbik istenilir. İslâm, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve prensiplerine teslimiyet anlamına gelmektedir. Allah’ın ahkâmı tamam olduktan sonra bunların tağyiri, tebdili, Müslüman olduğunu söyleyen bir kimseye Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmemesi, hiç kimsenin yetki ve salâhiyetinde değildir.
Eğer bu kapıyı açarsak şeriatı tatbik edecek, helal ve haramları uygulayacak kimse bulamayız. Herkes alışamadığını, henüz ısınamadığını, kendisi için zamanın gelmediğini söyleyecektir. İdareci veya davetçi de, bunun sınırını çizmek, hududunu tespit etmek için hiç bir ölçüye sahip değildir; zaten bu onun görevi ve yetkisi dâhilinde de değildir. Burada mühim olan, kalpte iman nurunun parlayıvermesi, hidâyet kıvılcımının ateşlenivermesidir. Allah’a ve Rasûlüne gerçekten inanan ve bağlanan insan, bu inanç ve bağlılığını göstermek için onların emrettiği her şeye imtisal, nehyettiği her şeyden de ictinap eder. Rasûlullâh’a yeni iman edivermiş Kinde heyetine Hz. Peygamber’in, üzerlerindeki ipekli elbiselerin ne işi olduğunu sorması üzerine derhal onların elbiselerini yırtıp atmaları[30] bunun en güzel misâlidir. İmân eden her şeyi yapar, onun için güçlük yoktur. Bu bakımdan günümüz için geçerli tedrîç, tâlim ve terbiyede olacaktır; kolaylık da, ruhsatlara imtisâlden ibarettir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin İslâm dinini 23 senelik bir müddet içerisinde getirmiş olması, bugün uzun zamanlar içinde, İslâm’ı bilmeyen insanlara yavaş yavaş bu ahkâmın tebliği ve tatbiki anlamını kesinlikle taşımaz. O, dinin yeni getirildiği, şeriatın yeni konduğu devre aitti. İnsanlar hiç bilmedikleri, hiç duymadıkları, tamamen yabancısı oldukları mesele ve hükümlerle karşılaşıyorlardı. Elbette böyle uzun bir zamana ve tedrîce lüzum vardı. Ama bugün artık din tamam olmuş ve şüyu bulmuştur. İslâm’ı duymayan, ana hatlarıyla temel meselelerinden haberdar olmayan hiç kalmamıştır. Artık bu aşmada haramlar ve helaller, dinî vazife ve hükümler için bir tedrîç uygulamak ve merhaleler sıralamak, hak ve salâhiyeti olmadığı halde dinden tâviz verme, hattâ ve hattâ dini tağyir ve ifsat anlamına gelmektedir.
devam edecek
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:28:41 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #19 : 27 Temmuz 2010, 08:22:28 » |
|
2- Herkesin bildiği gibi Hz. Peygamber’in hayatında dönemler ve bu dönemler içerisinde nazil olmuş âyetler ve hükümler vardır. Bunlar zaman ilerledikçe, şartlar imkân verdikçe değişmiş ve gelişmişlerdir. Bu merhalelerin İslâm ümmetinin hayatında ve davetinde tekerrürü mümkündür; insanların ve Müslümanların aynı merhaleleri yeniden yaşaması imkân dâhilinde olabilir. İşte böyle bir durumda Rasûlullâh’ın belirli bir devre için uyguladığı hükümleri uygulamak gerekli olacaktır. Zira İslâm’a davet edilen insanların pratik hayatları, tıpkı o merhalede inen âyetlerin nazil olduğu devredeki gibidir. Yalnız bu uygulama esnasında devamlı göz önünde bulunması ve hatırdan hiç çıkarılmaması gerekli bir husus vardır : Kesinlikle bilinecektir ki önceki bir merhalede uygulanan hükümler, o meseleye ait son hükümler, nihâî prensipler değildir; sadece o merhaleye uygun düşenlerdir. Atılan adımların en son noktası bundan ibaret değildir. Mühim olan, adım adım nihâî hedefe ve asıl maksada ulaşmak üzere harekete geçmek, ihlâs ve samimiyetle gayret göstermektir. Aksi takdirde merhaleleri gözetmeden son kararla hareket etmek, yeni doğmuş bir süt çocuğundan et yemesini, yeni emekleyen bir yavrudan koşmasını istemek gibi olur. O zaman Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin hareket ve davranışlarını, Sünnetini örnek almanın ne anlamı olacaktır?! Tedrîci, yalnız eğitim ve öğretimde görmek de doğru değildir. Davet esnasında İslâm’ı hiç mi hiç tanımayan, onun hakkında tamamen ters fikir ve kanâatlere sahip kimselerle her an karşılaşmak mümkündür. Bunlara her şeyden evvel sağlam bir akide, sıhhatli bir İslâm anlayışı vermek gerekir. Hz. Peygamber’in «kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz» emri her zaman için geçerlidir ve tebliğin selâmeti için de lüzumludur.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:28:58 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #20 : 03 Ağustos 2010, 12:33:51 » |
|
Bu görüşlerden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:
Müslim-gayr-i Müslim, kim olursa olsun muhatabımızdan talep edeceğimiz ilk husus, sahîh bir iman ve sağlam bir İslâmî anlayıştır. Bu temin edildikten sonra ondan inandığıyla amel etmesi istenecek, bunu sağlayabilmek için de en güzel metot ve en geçerli çareler hangisiyse onlara başvurulacaktır. Ürkütme ve dinden döndürme söz konusu ise, belli bir müddet için onun gayr-i İslâmî davranış ve ahlaka mugayir hareketlerine -kesinlikle cevaz vermemek, tasvip etmemek kaydıyla- ses çıkarılmayacak, müdâhale edilmeyecektir. Ama o, dine vâkıf olduktan sonra artık eski anlayış ve yaşayışını icrasına elbette müsâade olunamaz. Elbette davette aslolan, «kolaylaştırmak» tır; ama bu, tâviz ve gevşeklik demek değildir.[31]
C- Muhatapta Tedrîcilik:
Davetçi, mesajını bütün bir beşeriyete ve cihâna duyurabilmek için muhatapta tedrîce riâyet etmek, kendisini çerçeveleyen davet halkalarına birer birer mesajını ulaştırarak ilerlemek zorundadır. Hz. İbrahim (a.s.) bu esas çerçevesinde tebliğine ilk kez babasından başlamış, sonra çevresine hitap etmiştir.[32] Hz. Peygamber de bu şekilde hareket ederek önce ailesine, sonra akrabalarına ve daha sonra da bütün Mekke halkına tebliğde bulunmuştur. Davette tedrîcîlik (azdan çoğa, basitten mürekkebe azar azar, basamak basamak hareket), gerçekten önemli bir unsurdur. Davetçi bütün bir beşeriyete ve âlemlere hitap edebilmek için muhatapta tedrîce riâyet edecek, işe önce kendisini davete hazırlamakla başlayacak, ailesi ve yakın akrabaları ile kadrosunu oluşturarak gayesine doğru ilerleyecektir. Muhatap kitlede tedrîce riayet etmek şu gerekçelerden dolayı davetçinin işini kolaylaştıracaktır:
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:29:08 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #21 : 03 Ağustos 2010, 12:35:47 » |
|
a- Her şeyden önce insanın bizzat içinde bulunduğu muhit, yaşadığı dar çevre, ailesi, yakınları, tanıdık ve akrabaları, komşuları, onu kabule, hiç tanımayanlardan çok daha müsaittirler. Bunlar davaya kazanıldığı zaman bunların da yakınları ve akrabaları vasıtasıyla topluma kısa bir zamanda yayılmak mümkün olacaktır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber, vahyin “Kalk ve (insanları) uyar!”[33], “(Önce) en yakın akrabanı uyar!”[34] emirlerine riayet ederek tebliğe önce ailesi ve akrabasından başlamıştır.
b- İnsanın yakınları, akrabaları kendini desteklemez, yardımcı olmazlarsa, uzak çevre ve diğer muhataplar, güvenip inanamaz, itimat gösterip bağlanamazlar.
c- Kişi, her şeyden önce kendi ailesinden ve yakın çevresinden sorumludur. Önce onlara karşı tebliğ vazifesini îfâ ettikten sonra dışa açılmak ve daveti çevreye taşmak gereklidir.
Bu sebeple davetçi, kendisine en yakın insanlar olarak davetine aile efradından başlamalı, onları ıslâh ve terbiye etmeli, İslâm’ın belirttiği esaslar dâhilinde yaşamalarını sağlamalıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanlara aileleri ile ilgilenmeleri ve onları ateşten korumaları emrini vermektedir.[35] Hz. Peygamber de kişilerin öncelikle ev halkından sorumlu olduklarını ifade etmektedir[36]
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:29:23 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
   
DUÂ: 339
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2839
ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA
|
 |
« Yanıtla #22 : 03 Ağustos 2010, 13:07:01 » |
|
Rabbim razı olsun Zeynepder4 bacım.oldukça mühim bir konu davet etmek,etmeyi bilmek.söz konusu insanların kurtuluşu,ALLAH'ın dini mubini olunca da başka bir boyut kazanıyor.kaş yapayım derken göz çıkarmamak,davet edeyim derken uzaklaştırmamak için oldukça mühim noktalara parmak basılmış.emeğine sağlık.inşALLAH örnek alıp uygulayanlardan olabiliriz.selam ve dua ile
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #23 : 04 Ağustos 2010, 09:16:29 » |
|
amin ecmain. uzun yazı oldugu için okunmuyor diye düşünüyordum ama hergün en az bir misafir konuyu incelediği için devam etmeye karar verdim. bilmek ve bildiğini aktarabilmek için yol ve yöntemleri de öğrenmek gerekir. tebliğin davetin en güzelini yapabilenlerden olabilmemiz duasıyla
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #24 : 07 Ağustos 2010, 08:39:09 » |
|
Her şeyden evvel aile efradı davetçiyi desteklemeli, ona inanmalı ve onlar kadronun ilk elemanları olmalıdır. Aile, cemiyetin nüvesini teşkil etmektedir. Ailede sadece erkeğin, inandığı esaslara göre hareket etmesi yeterli değildir. Kadının toplumda ve ailede muhakkak ki müstesna bir yeri vardır; bu sebeple de davetçi her şeyden evvel davetini ailesine yöneltmeli, aile fertlerini eğitmeli ve davete hazır hale getirmelidir.
Aile içerisinde bulunan büyükler, anne, baba vs. de davete muhataptırlar ve davetçi onlara da mesajı iletmekle sorumludur. Elbette burada, Hz. İbrahim’in babasına davranış ve ifâdesinde olduğu gibi[37] hassasiyet ve nezâketle, hürmet ve muhabbetle, onları kırmadan ve tahkir etmeden, uygun bir dille davet, esastır.
Sonra davetçi, Peygamber Efendimizin gizli davet devresinde uyguladığı metoda uyarak can arkadaşlarına ve samîmi dostlarına davet ve tebliğde bulunacaktır. Özellikle bunlar arasında hakîkati arayan ve hakkı kabule hazır olanlar, öncelikle çağrılmaya müsaittirler.
Daha sonra sıra akrabalara gelecektir. Davetçi, kendisine muhalif olsalar, İslâm’dan tamamen uzakta bulunsalar bile akrabaları ile alâka ve irtibatını kesinlikle koparmayacak, her vesile ile ziyaretlerine gidecek, mesele ve problemleri ile meşgul olacak ve onlarla münasebetini beşerî ölçüler içerisinde devam ettirecektir. Zira ancak böyle yaptığı takdirde onlarla yakınlık sağlayabilir, anlaşabilir; kendini, fikrini ve inancını tanıtarak kabul ettirme imkânı bulabilir. Ama bütün bağlarını haklı veya haksız bir takım sebep ve bahaneler bularak koparıp atanlar, akrabalarını davalarının dışına itmiş demektirler. Bu sebeple İslâm, akrabalarla münasebete gerçekten büyük önem vermiş, “sıla-i rahim” olarak ifâde edilen hısımları ziyaret ve onlarla hemhal olma üzerinde ısrarla durmuştur. Alenî davetine yakın akrabasını inzâr ile başlayan Peygamber Efendimiz, ilk inzârından hemen sonra “her şeye rağmen akrabalık bağlarına riâyet edeceğini” ifâde ederek[38] tatbikatıyla da bu konuda en güzel örneği vermiş, Müslümanları akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmeye teşvik etmiş, ihmalkar davrananları, “Akrabasını ziyaret edip gözetmeyen, Cennet’e giremez.”[39] buyurarak sert bir dille uyarmıştır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:29:44 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #25 : 07 Ağustos 2010, 08:39:55 » |
|
İslâm davetçisi, aynı yakınlığı, kendisini hemen çevreleyen ve devamlı münasebet halinde bulunduğu komşusuna da göstermek zorundadır. Peygamber Efendimiz, Yahûdî komşusu ile bile ilgilenmiş, hastalıklarında gidip onları ziyaret etmiştir.[40] Komşuya iyi muamele, eziyet etmeme, haklarına riâyet hususunda onun kesin emirleri vardır.[41] Hattâ “Cebrail (a.s.) bana komşu haklarına riâyetten o kadar çok bahsetti ki neredeyse komşu komşuya varis olacak zannettim.”[42] buyurmuşlardır.
Buna göre bir takım yanlış düşünceleri ve yaşayışları olsa bile, hattâ dinleri ve inançları tamamen ayrı bile olsa İslâm davetçisi yakın çevresiyle münasebetlerinde Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin metodunu örnek alarak ve onun emirlerine uyarak her türlü yaklaşma vesîlesine müracaat edecek, kendisi imkanlar ve fırsatlar hazırlayarak onlarla devamlı irtibat kuracak ve bu şekilde mesajını sunacaktır. Belki o, yakınları ve akrabaları tarafından defalarca reddedilecek ve belki de azarlanacaktır; fakat davetçi bilmelidir ki, tebliğleri, uyarıları ve davranışlarının onlar üzerinde mutlaka tesiri olacaktır.
Sonuç olarak tebliğe muhatap kitleyi tedrîç esası çerçevesinde şöylece kategorize etmek mümkündür:
1- Kendisi 2- Ailesi 3- Yakın akraba 4- Uzak akraba 5- Dost, ahbap ve arkadaşlar 6- Komşu 7- Hemşeri (Aynı şehir halkı) 8- Vatandaş (millet) 9- Ümmet 10- Beşeriyet 11- Kainat (alem)[43] Metot, muhteva ve muhatap kitle açısından ele aldığımız tebliğde tedrîcilik, davetin başarılı olması için gerekli bir ön şarttır. Davet, bu hususlara riayet edilerek yapılırsa ancak amacına ulaşır. Günümüz Müslümanları, dindaşlarına ve diğer din mensuplarına İslâm’ı anlatırken başarılı bir sonuç almak istiyorlarsa, mutlaka muhataplarının şartlarını ve niteliklerini dikkate alarak aşamalı bir metot takip etmeleri, inanç esaslarından hareket ederek onlara tedrîcen İslâmî bir anlayış ve yaşayış kazandırmaya çalışmaları ve aile fertlerinden başlayarak halkayı basamak basamak genişletip bütün insanlığı kuşatacak bir davet eylemine girişmeleri gereklidir. Ayrıca vazifelerinin tebliğden öte geçmediğini, hidayetin ise sadece ve sadece Allah’ın elinde olduğunu unutmamaları gerekmektedir.
* Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Öğretim Üyesi.
[1] Nahl, 16/125.
[2] Ankebût, 29/46.
[3] Yusuf, 12/108.
[4] Buhârî, Sahîh, İstanbul, 1413/1992, I, 25; Müslim, Sahîh, İstanbul, 1413/1992, II, 1358-1359.
[5] Ebû Dâvûd, Sünen, İstanbul, 1413/1992, V, 173.
[6] Ahmet Önkal, Rasûlullâh’ın İslâm’a Davet Metodu, Konya, 1984, s. 27-28
[7] Nahl, 16/125.
[8] Ali Özek v. dğr., Ku’ân-ı Kerîm ve Türkçe Açıklamalı Meâli, Medine, 1412/1992, s. 280.
[9] Enâm, 6/89.
[10] Enbiyâ, 21/79.
[11] Sebe’, 34/28.
[12] Âl-i Imrân, 3/159.
[13] Müslim, a.g.e., II, 1458; İbn Hanbel, Müsned, İstanbul, 1413/1992, VI, 93.
[14] Hûd, 11/75.
[15] Müslim, a.g.e., I, 321.
[16] Abdurrezzak, Musannef, Beyrut, 1970-1972, IX, 447.
[17] A. Önkal, a.g.e., s. 33-36, 161-180.
[18] A. Önkal, a.g.e., s. 259-260.
[19] İçki haram kılınırken takip edilen aşamalar için bk. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut, 1385/1966, II, 636 v.d.; faiz ile ilgili aşamalar için bk. İsmail Özsoy, “Faiz”, DİA, İstanbul, 1995, XII.
[20] Buhârî, a.g.e., VI, 101.
[21] Nisâ, 4/28.
[22] Bakara, 2/185.
[23] Bakara, 2/286.
[24] Nisâ, 4/28.
[25] Hac, 22/78.
[26] Buhârî, a.g.e., I, 25; Müslim, a.g.e., II, 1586.
[27] Buhârî, a.g.e., I, 17.
[28] Müslim, a.g.e., I, 50; İbn Mâce, Sünen, İstanbul, 1413/1992, I, 568.
[29] Ebu Nuaym el-İsfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut, 1405, V, 354.
[30] Hudarî, Nuru’l-Yakîn, Beyrut, ts., Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, s. 250.
[31] A. Önkal, a.g.e., s. 156-160.
[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, nşr. Ahmed Ebû Mülhim v.dğr., Beyrut, 1407/1987, I, 133.
[33] Müddessir, 74/2.
[34] Şuarâ, 26/214.
[35] Tahrîm, 66/6.
[36] Buhârî, a.g.e., I, 215; Müslim, a.g.e., II, 1459; Tirmizî, Sünen, İstanbul, 1413/1992, IV, 208.
[37] Meryem, 19/42-45.
[38] Tirmizî, a.g.e., V, 338-339; Nesâî, Sünen, İstanbul, 1413/1992, VI, 248-249; İbn Hanbel, a.g.e., II, 360.
[39] Müslim, a.g.e., III, 1981; İbn Hanbel, a.g.e., II, 484, III, 14, 83.
[40] Ebû Dâvûd, a.g.e., III, 474; İbn Hanbel, a.g.e., III, 175.
[41] Müslim, a.g.e., I, 69; Tirmizî, a.g.e., IV, 551.
[42] Buhârî, a.g.e., VII, 78; Müslim, a.g.e., III, 2025; Tirmizî, a.g.e., IV, 333; İbn Mâce, a.g.e., II, 1211.
[43] A. Önkal, a.g.e., s. 74, 227-229.
http://www.cemzorlu.com/arsivdetay.php?konuid=16
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:29:55 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #26 : 10 Ağustos 2010, 10:07:51 » |
|
tebliğ başlıklı yazılara bir yenisini daha ekleyeceğiz inşALLAH .
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #27 : 07 Eylül 2010, 12:00:51 » |
|
DİNî TEBLİĞ ve ÖĞRETİMDE METODUN ÖNEMİ Mehmet ŞANVER*
Her başarının temelinde metodlu çalışmalar vardır. Öyleyse dini insanlara anlatma ve dinin mesajını, emir ve yasaklarını tebliğ etmede metodun ve metodlu çalışmanın yeri ve önemi nedir? İyi bir metod nasıl olmalıdır?
Tebliğ: Anlam ve mahiyeti
Büluğ ve belâğ, zaman, mekân veya belirlenen işler bakımından maksat ve hedefin en son noktasına kadar ulaşmaktır.1 Belâğ, tebliğ yani ulaştırmak anlamına da gelmektedir.2 Tebliğ, "bel-le-ğa" fiilinin masdarı olup, bir şeyi veya işi ulaştırmak, iletmek, bildirmek, yetiştirmek, eriştirmek, nakletmek, götürmek, taşımak; bir bilgiyi ulaştırmak, bir işin bildirilmesini ihtiva eden kitap manalarına gelmektedir.3 Buna göre tebliğ'i, bilgilendirme olarak da ifade edebiliriz. Ayrıca, "tebliğ, başkasına bilgi ulaştırmak ve onunla iletişim kurmaktır"4 şeklinde de belirtilmiştir. İletişim, duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılmasıdır. İletişim sözcüğü Latince communicare kökünden gelmektedir ve dilimizde komünikasyon, haberleşme ve bildirişim sözcükleriyle tanımlanmaktadır.5 Tebliğ; bir yerden bir başka yere iletilmek üzere alınan bir emanetin, gösterilen yere tam olarak teslimini ifade etme noktasında tavsiyeden ayrılmaktadır.6 Belâğ ve tebliğ kelimeleri, Kur'an'da aynı anlamda kullanılmakta ve 10 küsur yerde7 geçmektedir. Bunların hepsinde anlam, vahyin mesajını insana iletmek8 ve insanı bilgilendirmektir. Terim olarak tebliğ, ilâhî vahyi yani "Allah'ın emirlerini kullarına duyurmaktan ibarettir."9 Bir başka ifadeyle peygamberlerin, Cebrail aracılığıyla Allah'tan aldıkları mesajları insanlara iletmelerine tebliğ denilmektedir10. Dolayısıyla tebliğ, duyurma ve bilgilendirmenin ötesinde, zorlama veya baskı kurma gibi bir anlam ve yükümlülük taşımamaktadır. Bunu beyan eden bazı ayetler şöyledir: "Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir duyurmadır."11 "De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz) dir. Eğer O'na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır."12 "Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir."13 "Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır..."14 "O halde öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin."15 Elbette bu durum, sadece Hz. Peygamber için değil, bütün peygamberlerin tebliğ faaliyetlerinde geçerli olan bir özelliktir. Kur'an, daha önceki peygamberlere ait bir olayı naklederken "Bizim görevimiz, açık bir şekilde Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka birşey değildir, dediler."16 ayetiyle bu noktaya temas etmektedir. Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre, insan için tebliğ, daha çok ve özellikle zihinsel muhteva oluşturmaya yönelik ve aklı aksiyona ve iradeyi zorlamaya teşvik eden bir etkileme faaliyetidir. Bir başka ifadeyle tebliğ, muhatabın zihninde, tefekküre uzanan kıpırdanışların oluşması ve yeni ufukların açılması için entellektüel düzeyde bilgisel bir teşebbüstür17. Tebliğ, risaletin kendisine bağlı olduğu bir görevdir. Çünkü, "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun..."18 ayeti bunu ifade etmektedir. Dolayısıyla İbn Arabî de, risâletin, makam değil bir hal olduğunu belirtmiş ve konuşandan dinleyene sözün ulaştırılması olduğunu ifade etmiştir. Bunun zorunlu sonucu da, tebliğ bitince risaletin son bulması ve bu görevin insan için sadece dünyada sözkonusu olmasıdır.19 Bununla beraber, Kur'anî tebliğin hem muhtevası, hem de tebliğ metodunun bilgilendirme ve uyarma gücü, insanı sadece haberdar etmek için değil, nihaî olarak insan mizacını değiştirmek üzere düzenlenmiştir. Dolayısiyle Kur'an ifadelerindeki psikolojik etkinin ve ahlâkî yönlendirmenin rolü, tebliğin etkinliğinde önemli bir faktördür.20
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #28 : 07 Eylül 2010, 12:01:34 » |
|
Allah Teâlâ, Kur'an'ın ilk suresinin ilk ayetlerinde kendisini "âlemlerin terbiyecisi" (Rabbu'l-âlemîn)21 olarak vasıflandırmaktadır. İnsanların bilgilendirilme yolu olan tebliğ de, O'nun Rab (Terbiyeci, yetiştirici) vasfının (veya isminin) bir neticesi ve tezahürüdür. Böylece Kur'an, "terbiye-tebliğ ilişkisi"ni güzel bir şekilde ortaya koymuş olmaktadır. Yani dünyevî hayattaki "ilâhî terbiye", Cenab-ı Hakk'ın bir öğretimi ve bilgilendirme tarzı olan tebliğ ile başlamaktadır. Bir başka ifadeyle, tebliğ, terbiyenin ilk merhalesini, başlangıç safhasını oluşturmaktadır. Nitekim bir ayette, gönderilen Peygamber'in, ayetleri önce okuyarak tebliğ etmesinden, daha sonra da ta'lîminden yani öğretiminden ve terbiyevî diğer görev ve fonksiyonlarından bahsedilmektedir.22 Mübelliğ ise, tebliğci, tebliğ faaliyetini yürüten kimsedir. Yani tebliğ görevini yerine getirmekle yükümlü olandır.
devam edecek inşALLAH
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:30:36 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
DUÂ: 249
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2376
ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...
|
 |
« Yanıtla #29 : 15 Eylül 2010, 10:21:23 » |
|
Metod Kavramı: Fransızca bir kelime olan metod (méthode), usûl, yol, yöntem, tarz, biçim, sistem gibi anlamlara gelmektedir23. Bir eğitim-öğretim kavramı olarak metod; bir amaca veya belli bir sonuca ulaşmak, bir eylemi, bir işi, bir etkinliği sonuca götürmek, bir problemi çözmek, bir işi görmek, bir teşebbüsü sonuçlandırmak için bilinçli bir şekilde, akla uygun olarak, izlenen ya da izlenmesi gereken yol, yöntem, bir şeyi bazı ilkelere ve belli bir düzene göre söyleme, yapma tarzı, usül demektir.24 Veya "metod, belirlenen amaçlara varabilmek için izlenen en kısa, en doğru ve en güvenilir bir yoldur."25 anlamını ihtiva eden ayetler arasında bir çelişki var gibi görünüyorsa da, esasen bir çelişki yoktur. Zira bu ayetler, tebliği kabul eden ve İslâm'a giren insanlara karşı Peygamber'in görev ve fonksiyonlarını dile getirmektedir. Yani Peygamber'in müslümanlara karşı görevi tebliğ, tebyin, ta'lîm ve tatbiktir. İkinci kısım, yani "Peygamber'e düşen sadece tebliğdir" anlamını ifade eden ayetler ise, Peygamber'in inanmamakta direnenlere veya tebliği kabul tavrı göstermemiş olanlara karşı görevini belirtmektedir.(Bu konuda geniş bilgi için bkz. Beyânûnî, Muhammed Ebu'l-Feth, el-Medhal ilâ 'Ilmi'd-Da've, Beyrut 1993, s. 19-20 vd.). Başka bir ifadeyle, Peygamber'e düşen görev, kendisine vahyedileni öncelikle insanlara tebliğ etmektir. Bunu yapmakla O, görevini yapmış olmaktadır. Ancak Peygamber, tebliği kabul eden ve inananlara, yani mü'minlere karşı ayrıca yeni bir görev üstlenmektedir ki, o da ta'lîm ve tatbik, yani tebliğ ettikleriyle onları terbiye sürecine tabi tutmaktır. Uygulanan alan ve ulaşılmak istenen amaca göre, bir değil, birçok metodlar sözkonusu olmakta ve bazan metod, kompleks bir karakter arzedebilmektedir. Hele ruh-beden-akıl üçlüsünden oluşan ve kendi zatında kompleks bir özellik arzeden insanın eğitim-öğretiminde uygulanacak metodlarda bu durum son sınırına varmaktadır. Metodun öğretim ve tebliğe, yani insanların bilgilendirilmesine uyarlanmış şekline öğretim veya tebliğ metodu adı verilebilmektedir. Bu noktadan baktığımızda genel olarak bir tanım yapacak olursak, metod; bir bilgiyi, bir mesajı iletme, tebliğ etme, öğretme konusunda istenilen amaca ulaşmak için, uygulanacak kuralların, takip edilecek yolların, gözetilecek prensiplerin ve kullanılacak vasıtaların tümüdür, diyebiliriz. Tebliğ veya "öğretimde metod, bir konunun öğretiminde veya öğreniminde amaca ulaştıran en kısa, en doğru, en sağlam ve en kolay yoldur."26
Metodun en önemli özelliği değişkenliktir. Zamana ve şartlara göre metod, değişmek mecburiyetindedir. Bu değişkenliği, ya da tekâmülü, dinî kaynaklarımızda da görmek mümkündür. En dikkat çekici olarak, vahyin geliş şekillerinin çeşitliliği göterilebilir.27
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 08:30:47 Gönderen: Zeynepder4 »
|
Kayıtlı
|
|
|
|
|