Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kardeşler, ekmek ve İstanbul boğazı  (Okunma Sayısı 308 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 340
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2772


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« : 23 Mayıs 2010, 23:00:52 »


Kırklı yaşlarındaki tıknaz ve güçlü adam, röportajımıza başlamak için koltuğuna oturdu. İstanbul'da, açıklamamak için kendisine söz verdiğim bir mahalledeydik.
Bana; "Ömer İsrailov, bizzat Kadırov'un emriyle öldürüldü" dedi.
Yakın zamanlarda birçok Çeçen direnişçi, Türkiye'nin sokaklarında öldürüldü.
Muhalif Ömer İsrailov da, nisan ayında Avusturya'da öldürüldü. Karşımda oturan adam, İsrailov'un Çeçen cumhurbaşkanı'nın emriyle öldürüldüğünden emindi.
Röportajımın O'nu hayatı için korkutup korkutmadığını sordum.
"Dikkatli olmalı fakat korkmamalısınız. Ölüm, korksanız da korkmasanız da gelecektir." şeklinde cevapladı.
Kardeşler
Mart'taki Moskova Metro saldırılarını üstlenen isim, Dokku Umarov'un kardeşi Vaha Umarov ile konuşuyordum. Pembe bir tişört giyinmişti ve o zaman için tuhaf gözüküyordu.
Resmen kendisinin direnişçilerle bir alakası olmadığı konusunda temin etti. Bir tutam sakal eksik haliyle olağanüstü benzediği kardeşi Dokku, kendisini "Kafkasya İslam Devleti Emiri'' ilan etmişti.

"Dokku'yu son kez, 2000 yılında ayrılırken görmüştüm..." dedi.

Peki kendisi Dokku'yu ve Kafkasya'da Moskova'dan bağımsız ve İslami bir devlet projesini destekliyor muydu?

"Bu savaşı bizler başlatmadık. Ve son bizim olacak. Eğer Dokku öldürülürse cennete gidecektir. Muhakkak ki O, Hak için savaşıyor."

Vaha'nın Dokku'nun altı çocuğuna baktığına ilişkin değişik bilgiler almıştım. O da bunu ve daha fazlasını doğruladı.

Biz röportajı sürdürürken Dokku'nun, yüzü siyah çarşafının içinde babasının simasından desenler taşıyan kızı da apartmandaydı. Karısı da bir üst kattaydı.
Ve Vaha'nın gözünde, gelişigüzel sivilleri hedef alan Moskova saldırıları da haklıydı.

"Eğer Moskova'daki sadece 40 kişinin ölümüne neden olan iki saldırı için adaletten bahsedeceksek, sadece ikinci Çeçen Savaşı esnasında 45000'den fazla çocuk öldürüldü."

Yine Ocak ayında bir gazeteciye verdiği röportajında ortaya attığı bir iddia dikkatimi çekmişti. Orada, Çeçen direnişçilere silah ve nakit yardımın Kadırov hükümetinden geldiğini söylemişti.

Kadırov, yarı otonom Çeçenya'nın başkanı, Rusya'nın güçlü bir müttefiki ve Çeçen direnişçilerle savaş halinde...

"Ben bizzat Ramzan Kadırov'un silah verdiğini söylemedim. Finansmanın nerden sağlandığını sorduklarında bu konu hakkında konuştum. Mesela Dokku'ya göre, finansmanın bir kısmı onlara güç sahibi insanlardan geliyor. Bu, özellikle Kadırov'dan demek değildir" şeklinde açıklık getirdi.

O'na savaşçıların Türkiye'de eğitilip oraya gönderilip gönderilmediğini sordum. Güldü ve "Burada Çeçenler sadece ekmek derdinde!" diye yanıtladı.

Ekmek

İstanbul Ümraniye'de, bir caminin altına sessizce yerleşmiş bu yer, bir Çeçen mülteci kampı...
Üçte ikisi derme çatma, zar zor uydurulmuş odalar, Türkiye'deki yaklaşık 1500 Çeçen'den 125'inin evi durumunda.
Solgun yüzlü çocuklar, Vaha'nın evinde gördüklerimizin yaptıkları gibi, ellerinde plastik tüfekleriyle gülerek birbirlerini "vuruyorlar".
Biz tam da Türk yardım kuruluşu İHH'nın ekmek, pirinç, pasta ve diğer erzakların dağıtımını yaptığı zamanda oradaydık.
Film çekerken buranın sakinleri arasında mutlu bir şekilde erzak kutusunu alan, eski bir Sovyet pilotu ve birinci savaşın muhariplerinden biriyle, Albert Himoy ile karşılaştık.
Bana Sovyet uçaklarıyla uçarken ve daha sonra Sovyetlerin dağılıp Çeçenya'nın bağımsızlığı heyecanıyla Rusya'ya karşı silahları kuşandığı günlerdeki resimlerini göstermekten mutluydu.
Çeçenya'dan, 1999 yılında ikinci savaş patlak vermeden evvel ayrıldığını söyledi.

Albert Temel Reisin kollarına, delici gözlerine sahipti ve temiz traşlıydı. Bana kamera görüntüm için neden tıraş olmadığımı sordu- bu hoşça ironikti çünkü raporumun konusuna emin bir dini uyum veriyordu, biraz kirli sakal bırakmanın yapabileceğin nazik bir şey olduğunu düşündüm.
Araf Hali

Albert, mültecilerin yüzlerinin ziyaretçilerden hoşnutsuz olduklarını ve bir Araf halinde yaşadıklarını iddia etti.
Ve görüldüğü kadarıyla da haklıydı.

Türkiye, onları ülkeye kabul ederek burada yaşamalarına izin vermekle beraber Çeçenler, burada legal olarak çalışamıyor ve çocuklarını okutamıyorlar. Burada resmen mülteci olarak tanımlanmıyorlar.
Türkiye, BM'nin 1951 tarihli Mültecilik Sözleşmesi'nin imzacılardan biriyken; bir coğrafi konum, Türkiye'yi Çeçenlere resmi mültecilik hakkı vermekten alıkoyuyor.

Albert, sadece BM'ye değil Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e de Çeçenlere resmi mültecilik hakkı vermeleri için yalvaran mektuplar yazdıklarını iddia etti.
Sonra tumturaklı bir biçimde dövündü: "Biz kimiz? Bizi boş verdiler. Burada bir statümüz ve geleceğimiz yok!"
Boğaz'ın Bir Görünüşü
Daha sonra, kendimizi Fenerbahçe'de, gerçek yıkıntıların arasında bulduk.
Boğazın büyüleyici, turkuvaz mavisi sularını huşuyla seyre daldık. Arkamızda, yaklaşık 200 kişiyi barındıran Çeçen mülteci kampının derme çatma inşa edilmiş evleri vardı.
Buraya daha fazla ekmek ve ikinci el giysi tarzı şeyler taşındı.
İHH için oldukça hareketli bir haftaydı. Çeçen kadınların bazıları, etrafta hayır dualarını ederlerken kimleri ulaşır ulaşmaz yardımları kapıyorlar ve diğerleri de geçici mutfaklarında koşuşturuyorlardı.

Kamp, kumlu ve derme çatmaydı. Duvarlar, izlerden kalbura dönmüştü. Ve burada insanlar vardı. Tek gözlü ve ayaksız adamlar gördük. Kameraya çekilmekte gönülsüz, bizimle konuşmakta isteksizdiler. Fakat neden?
"Eğer TV'de görünürsek, Çeçenya'daki arkadaş ve akrabalarımızın kaybolmalarına neden olabilir" dediler.

« Son Düzenleme: 23 Mayıs 2010, 23:14:17 Gönderen: Zeynepder. » Kayıtlı

Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 340
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2772


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« Yanıtla #1 : 23 Mayıs 2010, 23:05:15 »

  Paranoya ve Kuşku

Kadırov'dan nefret ediyorlardı. O'nun ismi, burada pis bir kelimeydi. Ondan bahsetmek bile burada paranoya ve kuşku yaratıyordu.
Türkiye'de hukuksuz ve belgesiz olarak bulunmaktan da nefret ediyorlardı.
Bir başka ihtiyar adam, kameradan sıkılarak fakat gözü pek ve açık sözlüce; "Türkiye'de köpeklerin bile tasmalarında kimlik kartları var. Fakat biz Çeçenlerin yok!" diye isyan ediyordu.
Bir de 13 yaşında, yakışıklı ve hareketli, kameradan çekinmeyen Aslanbek Abuyev vardı. Babası,O'nunla röportaj yapılmasına izin verdi.
Aslanbek, 3 yaşından beri Türkiye'de yaşıyordu. Türkçeyi akıcı bir şekilde konuşuyordu ve futbol yıldızı Alex'e ve transferlerinde Brezilya eğilimi olan kulüp Fenerbahçe'ye olan sevgisini anlatıyordu.
O'na; "Aslambek, senin evin neresi? Türkiye mi, Çeçenya mı"diye sordum.
"Tabiî ki Çeçenya!" diyerek beni payladı.
"Büyüdüğünde ne olmak istiyorsun?"

Yaşlı kamp sakinlerine doğru baktı, durakladı, çekindi, başını salladı ve gözlerini bana dikti: "Ben bir mücahid, bir savaşçı olmak istiyorum"dedi.
"Peki ya futbol, ya Alex?" diye sordum.
"Hayır, ben futbolu o kadar sevmiyorum. O sadece bir eğlence. Ben Cevher Dudayev gibi olmak istiyorum."
Dudayev, Sovyetler Birliği'nin parçalanmasından sonra Çeçenistan'ın ilk ayrılıkçı lideriydi. 1996'da, Rusya'nın bir füze saldırısı sonucu öldü.
 Dullar
İstanbul'da, kamptan fazla uzak olmayan bir yerdeki bir apartmanda, fakat tıpkı Vaha'nın evinde olduğu gibi yerinden bahsetmeme konusunda rica edildiği bir yerde, karşımda Cennet oturuyordu.
"Burada yaşamak güzel elhamdülillah! Fakat Çeçenya'da zor." diyordu.
Tepeden tırnağa Suudi tarzı çarşaf ve pelerin ile örtünmüştü ve narin gözleri dahi kumaşın arkasındaydı.

Cennet'in kocası Musa, Şubat'ta Arştı'da Rus, Çeçen ve İnguş özel birliklerinin düzenlediği bir operasyonda öldürülmüştü.

Bir YouTube videosunda, Dokku Umarov, Moskova metro saldırıları ile onların intikamını aldıklarını iddia ediyordu.
Bir kez daha arka planda çocuklar, oyuncak tüfekleriyle vızıldıyorlardı.
Bu katta toplam 7 kadın ve 15 çocuk vardı. Ve hepsi de bir savaşçının ölümüyle dul ve yetim kalmışlardı.
Burası 5 yıldızlı bir mekan değil di fakat bir mülteci kampı da değildi. Tüm kadınların giyim tarzı, tam tesettürdü ve onları kamplarda kalan, yüzlerini kapatmayan kadınlardan ayırıyordu. Bu da yükselen dindarlığı gösteriyordu ki bu dullar, toplum içinde daha üst bir mevkiye terfi ediyordu.
Direnme Hakkı
Karşılaştığımız Çeçenler, Kuzey Kafkasya'daki iki yıkıcı savaş ve devam eden belirsizliğin ardından büyük acı ve öfkeye maruz kalmışlardı.
Rus düzenine direnmeyi ve Ramzan Kadırov'un yaptığının aksine onları benimsememeyi, kendilerinin dini ve tarihi bir hakları olarak görüyorlardı.
Bu mültecilerle paylaştığımız sayısız bardak çay esnasında bir ziyaretçimiz bize şunu anlattı: "Oturun ve için! Biz düşmanlarımızı dahi çay ikram etmeden bırakmayız."Joseph Stalin'in 2.Dünya Savaşı'ndan sonra tüm Çeçen halkını Sibirya'ya sürüşünü yad etmemizden fazla zaman geçmemişti.

Bu Çeçenler, şimdilik düelloyu dengelemeye çalışan ve çatışmadan kaçınan Türkiye'de kendilerini evlerinde hissediyorlar.
Ülkenin Rusya ile artan ekonomik ve enerji bağları var. Ülke, doğal gazının üçte ikisini oradan temin ediyor ve sınırları içindeki tüm Çeçen grupların etkisiz hale getirilmesi için Moskova'nın baskısı altında.
Fakat Türkiye, yeniden dirilen bir ülke, İslam dünyasında kesin nüfuzu var ve de ezilen Müslümanlara bir liman olarak görülmek istiyor. Bu yolda Çeçen mülteciler (burada mülteci olarak adlandırılmasalar da), kendilerini buluyorlar.
Musa katledildiğinde Cennet hamileymiş ve Türkiye'ye uçmuş. Ve burada bir oğlan doğurmuş: Huzeyfe
O'na Türkiye'de kalmak isteyip istemediğini sordum.
"Burada, oğlum Huzeyfe 15 yaşına gelene kadar yaşayacağım. Sonra O'nu Çeçenya'ya cihada göndereceğim."
İmran Garda
Kaynak: El Cezire
Tercüme: Cüneyt İslam
Kavkaz Center
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: