Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
   
DUÂ: 340
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 2772
ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA
|
 |
« Yanıtla #1 : 27 Mart 2010, 17:46:04 » |
|
Hakikati ortaya koyma iddiasında olan çeşitli ideolojiler, felsefeler, dinî inançlar vardır. Allah insanı mükerrem, şerefli15 , hatta eşref-i mahlûkat 16 olarak yaratmıştır. Onun içindir ki insan, hakikati aramaktadır. Bu arayışta bâtıl, istemediği hâlde kucağına düşüp, gerçek gibi görünebilir. Böyle bir durumda olan insana şefkatle yaklaşıp onu makul düşünmeye davet etmek uygun olur. Gerçeği araştırmasında matlup olan ilmî bir metod uygulaması gereklidir. İmam Gazzali'nin El-Munkiz mine'd-dalal eseri bu hususta pek güzel bir rehberdir. Yapılması gerekenleri o şöyle özetler: 1- Önce kesin bilgilere ulaşıp onlardan, o aksiyomlardan hareket etmek gerekir. Meselâ 10 sayısının 3 sayısından daha büyük olduğunu bilirsem, birisi çıkıp "Hayır! 3 daha büyüktür. Delilim de şu taşı altına çevirmemdir." dese ve gözlerimin önünde bunu yapsa bile, bu benim kesin bilgimi değiştiremez. 2-Taklidi bırakıp, tahkike yönelme. Gerçekleri kişilerle tanıyıp öğrenme yerine gerçeği bizzat tanımaya çalışma. Gerçeği tanıdıktan sonra onu bilen insanları da bulmak zor değildir. 3- Muayyen bilimlerde uzman olan bir kimsenin uzmanlığı kendi alanında geçerlidir. Yoksa başka sahalarda yanlış yapabilir. 4- Doğru ile yanlış yan yana bulunabilir. Yanlış ile beraber bulunması doğruya zarar vermez. Mahir olan tahkik ehli, doğruyu, bâtıllar arasından bulup çıkarmaya çalışır. 5- Matematik, mantık, astronomi, tıp ve diğer tabiat bilimleri, dinî meseleleri ispat veya reddetmez. Din de o bilimlerin delillere dayanan verilerini reddetmez. Fakat bu hususta iki zarar ihtimali vardır. Bazı kimseler bu bilimlerdeki uzmanların, dinî konulardaki görüşlerinin de geçerli olduğunu düşünüp: "Şayet din gerçek olsaydı, öylesine bilgin kişiler bunu görmemiş olamazlardı." diye onların tesiri altında kalmalarıdır. İkincisi: İslâm'ın cahil dostu. Onların dinî inançlarının yanlış olmasına bakarak her türlü görüşlerinin de yanlış olacağını ileri sürerek, kendi uzmanlık alanlarındaki görüşlerini de reddeder. Bu konularda onların maharetini bilenler, İslâm adına onların toptan reddedilmeleri karşısında, onun cehalete ve kesin ilmî verileri inkâra bina edildiğini düşünerek dinden uzaklaşırlar. 6- Hikmet, müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır. Kâfir insanın, bütün davranışları kâfir değildir, küfründen kaynaklanması gerekmez. Kâfirde bazı mümin sıfatlar da bulunabilir. 7- Bâtıl ve yanlış bir görüş iyi bir kimsenin kabulü ile doğru ve makbul bir hâle gelmez. Doğru bir fikir, güzel bir davranış, inancı yanlış olan bir gayrimüslimde de bulunabilir. İnsana düşen, gerçeği, kişilere bağlı olmaksızın alması, yanlış olanı ise, kimden gelirse gelsin reddetmesidir. 8-Yeterli özelliklere sahip olan insan, doğru hükme ulaşmak için, bütün vasıtaları kullanmalı, bulamadığı takdirde içtihad etmelidir. 9- Herhangi bir konuda, son derece geniş bir inceleme yapmadan kesin hüküm vermemeli. O şöyle diyor: "Herhangi bir ilmi, o ilimde en iyi uzman kişi seviyesine ulaşıp onu geçecek derecede bilmeyen kimse, o sahadaki aksak taraflara vâkıf olamaz. 17
Gerçeği araştırmada insanı bekleyen büyük tehlikelerden biri de şudur: "Görüşleri objektif, tarafsız inceleyeyim. Bütün iddiaları eşit seviyede tutayım. Gerçeğin ne tarafta olduğuna sonra karar vereyim." Oysa bu tutum her zaman isabetli değildir. Gerçekten bu noktada insan, tarafsızlık aşkına şeytana aldanabilir. Oysa hakla bâtıl konusunda tamamen tarafsız olmak makul olmaz. Meselâ kâinat vardır ve bunda kudret, ilim, sanat, hikmet, irade her taraftan tezahür etmektedir. Bunlar da bu nizamın bir Yaratıcı'sı olmasını gerektirir. Şimdi en basit bir masanın, bir saatin bile ustasız olamayacağını hayat boyunca tecrübe edip bilirken, bunlar hakkında ustanın varlığı ile yokluğunu eşit durumda düşünmezken, ondan yüzlerce defa daha harika olan kâinat nizamını incelemede, tarafsız muhakeme adına, Yaratıcı'nın varlığı ile yokluğunu müsavi saymak, asla makul olamaz. Şu hâlde, bütün tecrübe ve gözlemlerimiz Yaratıcı'nın varlığı yönünde olduğundan, bu yönde yeni bir delil bulursak, onlar da öbür delillere eklenmelidir. Yokluk tarafına delil ortaya çıkarsa, ancak o durumda o delil bir tarafa kaydedilebilir. Bu da pek varit değildir.
Keza Kur'ân muazzam bir eserdir. Kâinatın Yaratıcısı'na lâyık bir açıklamadır. On dört asırlık tecrübe de bunu göstermiştir. Milyonlarca âlim onun hak ve hakikati gösterdiğini tespit etmiştir. Ona uyanlar manen ve maddeten yükselmişlerdir. Böyle olunca ve bizim ferdî gözlem ve değerlendirmemiz de bu genel kanaate uyuyorsa, bu taraf ağır basmalıdır. Gerekçesi olmaksızın, olumsuz tarafı tutmak menfîliktir, münkirliktir. Faraza ona lâyık olmayan yönler bulunursa, ancak o takdirde, bu delil değerlendirmeye alınabilir. Yoksa, gerekçesi olmaksızın, Allah'ın sözü olup olmaması konusunda, iki tarafı eşit tutma adına, Kur'ân'ı yere indirip ortada bırakma, makul olamaz. Böyle yapınca, göğe layık olan ve gökte bulunan yıldızı yere indirdikten sonra, bütün deliller kuvvetinde bir tek kuvvet lâzımdır ki, onu semaya yerleştirebilsin. Bu da âdeta imkânsız bir şeydir. Objektif davranma düşüncesiyle hiçbir baba, "Çocuğum her şeyi denesin, kararını kendisi versin. Uyuşturucuları da denesin, o konudaki kararını tarafsız versin." demez ve dememelidir. Çünkü buna müptelâ olanın artık dönüşü kolay değildir. İnsan böylesi yanlışlardan çıkmakta zorlanabilir ve gerçeğe ulaşması güçleşir. Böylesi konularda ortak aklın ve tarihi tecrübelerin birikimini değerlendirmek akla en uygun yoldur.18
Misyoner faaliyetlerinden rahatsız olanlar milletin dinî inançlarını, İslâmiyet'e bağlılığını kuvvetlendirmeye çalışmalıdır. Yoksa toplum hayatında İslâm'ın ufak tezahürlerinden bile rahatsız olanların buna hakları yoktur ve onların misyoner çalışmalarından rahatsızlık iddialarında samimi olduklarını kabul etmek zordur. Allah, Peygamber, kutsal değerler, vatan, bayrak, ahlâk, âhirette hesap, kul hakkı, hak hukuk hiçbir değer tanımayan, sırf kendi maddî çıkarı, şehveti, kör hissiyatını tatminden başka düşüncesi olmayan anarşist ve nihilist nesillere milletin istikbalini teslim etmek istemeyen herkes, durum muhasebesi yapmak zorundadır. Fransız İhtilâli sonrası Fransa'da Hıristiyanlığa inanmayanlar, kültür unsuru olarak Hıristiyanlığa taraftar olmuşlardır. Fransa'nın millî menfaatlerini düşünerek Hıristiyanlığa saygı göstermişler, bununla kalmayıp onun yayılmasını da arzu etmişlerdir. Diğer emperyalist Batı ülkeleri de böyle yapmışlardır. Milletimizin, İslâm'ın hesabına yazılan güzelliklerini terk edip milletimizi çıkmaz yollara sürüklemenin ne derece vahim olduğunu, inanç olarak İslâm'dan uzak olanlar bile görüp dile getirmişlerdir. Meseleye Türk milliyetçiliği açısından bakılsa bile, tarihte Müslümanlıkla Türklüğün nasıl ayrılmaz bir şekilde kaynaştığı görülmektedir. Türkler en verimli dönemlerini İslâm'ı benimsemelerinden sonra yaşamış, bütün kabiliyetlerini bu dönemde geliştirip serpilmişlerdir. Öyle ki Müslümanlığı bırakanlar Türklükten de uzaklaşmışlardır (Avrupa Avarları, Tuna Bulgarları ve Hazarlar gibi). Oysa Türkler dışındaki diğer ırklardan (Araplar dâhil) Müslümanlar yanında gayrimüslimler de bulunmaktadır.
Bununla beraber İslâmiyet'in gerektiği tarzda öğretilmesi, lâyıkı veçhile din eğitiminin verilmesi konusunu ciddi olarak ifade eden entelektüel kesim fazla değildir. Kur'ân'ın ve Hz. Peygamber'in değerini lâzım geldiği gibi anlamayanlar, şunu iyice bilmelidirler: Müslüman, diğer din mensuplarından farklıdır. Diğer dinlere sahip olan bir insan, bir başka dine geçebilir. Başka bir Peygamberin rehberliğine girebilir. Peygamberi kabul etmezse de, birtakım erdemlere sahip olabilir, güzel ahlâkını devam ettirebilir. Fakat bir Müslüman yalnız dinî inanç ve ibadetleri Hz. Peygamber'den (asm) öğrenmekle kalmaz, hayatına yön veren bütün değerleri de ondan öğrenir. Anne babaya itaat edip onlara sahip çıkmayı, kul hakkına saygı duymayı, büyüklere saygı küçüklere sevgiyi, vatanını, bayrağını sevmeyi, Yaratan'dan ötürü yaratıklara şefkat göstermeyi, değil insanların hayvanların bile hakkını gözetmeyi, devlete ve topluma karşı görevlerini, bunu yerine getirmek için vakıflar kurmayı, sadakay-ı cariye olarak okul, hastane, yol, aşevi vb. hayırlar yapmayı, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermeyi, dişlerini temizleyip tırnaklarını kesmeye kadar her türlü faydalı işi de Peygamberinden öğrenmiştir. Onun rehberliğini terk ederse, öteki din mensupları gibi sadece din önderini bırakma durumuna düşmez, Peygamberinden öğrendiği bütün güzel hasletleri de bırakmaya mecbur kalır. Çünkü bu güzel hasletler, yaptırım gücünü kaybeder. Bunları üzerinde tutan zemin göçmüş olur. İslâm'ı öğretmeyen ve yeni nesillere Müslümanca yaşamayı tanıtmayanlar, ailelerinin ve vatanlarının istikballerini, vatanına, milletine, ordusuna yabancılaşmış, anne ve babasına, akrabasına ilgisiz; sabır, tevazu, helâl kazanma, vefa, kul hakkı gözetme, yoksulun hakkını verme, borcuna ve diğer sözlerine sadakat, vatan ve millet için fedakârlık etme gibi güzel ahlâk değerlerini ahmaklık sayan canavarlara bıraktıklarını bilmelidir. Bu nankörlüklerinin ilk hedeflerinin bizzat anne, baba ve akrabalar olduğu da, tarihte ve günümüzde yüzlerce örnekle meydandadır.
15. İsra suresi 17/ 70. 16. Tin suresi 95/4. 17. El-Gazzali, el-Munkiz mine'd-dalal, Nşr.Semih Dağim, Beyrut, 1993, s.69-74. (Eser Ahmed Subhi Furat tarafından "Dalaletten Hidayete" (İst.1972) ve Ali Kaya tarfından "Hakikate Giden Yol" (İst.2004) adı ile Türkçeye çevrilmiştir. 18. Suat Yıldırım, "Bedizzaman'ın Kur'anın İ'cazını İspatta Orijinal Bir Metodu", Yeni Ümit, 7(26), Ekim 1994. B. Said Nursi, Mektubat, 26. Mektup, 1.mebhas
|