Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: BİR GİZLİ MÜSLÜMANIN ÖYKÜSÜ!!  (Okunma Sayısı 140 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 339
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2839


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« : 27 Şubat 2010, 02:15:59 »

21 yaşında Müslüman olmuş bir Fransız genci tarafından Paris’te kurulup geliştirilen ve milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen www.oumma.com adlı internet sitesinde, ünlü ve yüksek rütbeli bir Hıristiyan din adamının kendi elyazısıyla yazdığı, nasıl Müslüman olduğunu anlatan hatıralarının bu zâtın ölümünden sonra ortaya çıktığına dair bir haber vardı. Ve bu hatıralar, ilgili sitede yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. Alışılmadık, son derece heyecan verici anılardı bunlar. Çok kısa ve özlü bir elyazısıyla yazılıp bırakılmış belgede, Batılı bir din adamının İslâm’ı nasıl arayıp bulduğunu ve nasıl hidayete erdiğini görüyor, aramızdan yakın zaman önce ayrılmış olan o mübarek insana rahmetler diliyoruz:
Rahip Jean-Marie Duchemin (1908-1988), Paris havzasının batısında yer alan Sarthe bölgesinde Katolik mezhebinin önemli ve tanınmış bir siması idi. İslâm’a girdiğini herkese ilân etmeye karar vermezden az önce, kendisini böyle bir tercih yapmaya götüren sebepleri yazıya döktü. Nasıl hidayete erdiğini “yaptım, okudum, gördüm” gibi birinci şahıs ifadeleriyle değil de, “okudu, gördü, anladı” gibi üçüncü şahıs ağzından anlattı.

Bu hayat hikayesi, büyük ihtimalle 1983 yılında yazılmış olmalıdır. Rahip Abdülmecid Jean-Marie Duchemin 6 Eylül 1988’de Kazablanka şehrinde Hakk’a yürüdü.1908 YILINDA, İMAN SAHİBİ ve son derece dindar, koyu Katolik bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldi. Daha on yaşındayken Hıristiyanlığın iman, ibadet ve ahlâk esasları konusunda pek çok yetişkin Hıristiyandan daha bilgili ve daha inançlı idi. Kendisi için yaşamak ile inanmak ayrı şeyler değildi; tam aksine, ikisi de bir ve aynı şeydi. Henüz çocuk yaştayken papazlık mesleğine karşı dayanılmaz bir ilgi duydu. Sonraları, diğer meslekler ve kültür faaliyetleri kendisini az çok büyülemiş ve cezbetmişse de, din adamlığından başka bir yola gitmeyi aklından asla geçirmedi. Yetiştiği dönemin dinî anlayışı, ailesinde, devam ettiği Hıristiyan okulunda ve dinlemeye bayıldığı kilise vaazlarında aldığı dinî eğitim sonucu, daha o gencecik yaşında, “Kilise dışında kesinlikle kurtuluş olmadığından (Hıristiyan olunmadıkça cennete girilemeyeceğinden)” kesinkes emindi.
İslâmiyetten bahsedildiğini çok nadiren duymuştu. Duydukları da bu dinin çok-tanrılı ve putperest bir din olduğu iddialarıydı. Hep aleyhte ve hep aşağılayan ifadelerdi bunlar. Derken, on veya onbir yaşına doğru, sınıf öğretmeni hanım, “Katoliklik, Hz. İsa’nın getirdiği tek gerçek dindir ve insanlığı kurtuluşa ancak bu din erdirir” başlığını taşıyan dersin açıklamasını yapmaya başladı. Hocahanım sözlerini desteklemek için diğer dinlerden de söz etmeye koyuldu. Öteki Hıristiyan mezheplerinin mensupları olan bütün Protestanları ve Ortodoksları keyifle cehenneme gönderiyor ve cennete sadece ve sadece Katoliklerin gidebileceğini söylüyordu.

Hıristiyanlık dışındaki dinlere gelince; bu dinlerin müntesiplerini bütün bütün horluyor ve küçümsüyordu. Aşağılık Yahudiler güzelim Hz. İsa’yı haça gerdirmişlerdi; zavallı ve cahil Hindular bir sürü canavar tanrıya tapınıyorlardı; İblis’in teki olan sefih Muhammed—hâşâ—tarafından aldatılan ‘Muhammedîler’ Hıristiyanları katliama tâbi tutmuşlardı ve şanlı Haçlılar ne yazık ki bu kimselerin kökünü kurutamamıştı, ama cesur misyonerler dayanılmaz fedakârlıklar pahasına ve hatta hayatlarını tehlikeye atarak onları Hıristiyanlıştırmak için hâlâ gayret ediyorlardı.
Bu yaman öğretmen, alay etmek bahanesiyle, dinlerini yaymak için mücadele ederken ölümü rahatça göze alabilen bu Muhammedîlerin fanatikliğinden; gülünç küçük bir halı üzerinde namaz kılmak için onca temizlik yapmaya katlandıklarından; bütün gün katı bir oruç tutarken geceleri pisboğazlık ettiklerinden, hem de bunu koca bir ay boyunca yaptıklarından; domuz eti ve şaraptan kendilerini mahrum ettiklerinden, halbuki Allah’ın bunları insanların iyiliği için yaratmış olduğunun herkesçe bilindiğinden bahsetti!... Bu izah tarzı, sonuçta, o genç dinleyicinin üzerinde beklenmedik bir tepkiye yol açtı. Ve yanlış yolda olmalarına rağmen dinlerinin emirlerini hakkıyla yerine getiren, Hıristiyanların pek çoğu böyle şeyleri yapmaya hiç niyetlenmezken cömertlik ve cesaret örneği sergileyen bu zavallı Muhammedîleri şöyle bir düşündü ve onlara acıdı.

İşte o günden itibaren Müslümanlara karşı hem büyük bir merhamet, hem de büyük bir sempati duymaya başladı. Papaz olduğu zaman gidip onları Hıristiyanlaştıracağını ve böylece onlara imanlarına lâyık dünya ve âhiret saadetini sağlayabileceğini ümit ediyordu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları boyunca kâfirler, özellikle de Müslümanlar için dua ediyordu; misyonerlerin elde edebildiği bütün yayınlarını okuyor ve o önemsiz cep harçlığını misyonerlik çalışmaları için harcıyordu.
Onaltı yaşına doğru, ileride İslâm ülkelerinde görev yapabilmek gayesiyle Kapüsenler tarikatına girmeye niyetlendi ve tarikata başvurdu. Doğuşundan beri daha da kararsızlaşan sağlık meselesini gözönüne alan danışmanı kendisine beklemeyi ve rüyasının gerçekleşmesini daha sonraya, sıhhatinin daha elverişli olduğu zamana ertelemeyi tavsiye etti.

Yirmi yaşında rahipliğe hazırlanmak üzere papaz okuluna kaydoldu. Orada, dinleri ve bilhassa da İslâm’ı ele alan birtakım kitapları gözden geçirme fırsatını buldu. O dönemin Katolik yayınlarının yanlı ve az çok yobaz karakterine rağmen, Hz. Muhammed ve İslâm hakkında şahsî bir kanaat edinmeye muvaffak oldu. Onun kanaatince, Hz. Muhammed samimiydi ve ‘Allah’tan korkan’ biriydi; Müslümanlar saygı duyulacak ve imanlarının sağlamlığından ötürü, çoğu zaman da, hayran olunacak insanlardı. Ona göre, İslâm, bütün hakikati kendisinde toplamamakla birlikte, müntesiplerini kurtuluşa erdirecek yeterli bir hakikate de sahip ciddî bir dindi. O devrin anlayışına göre, Müslümanlar Kilise ‘bünyesi’nin dışında kalmakla beraber Kilisenin ruhu içinde yer alıyorlardı, dolayısıyla da âhirette kurtuluşa erebilecek idiler.
1933’te rahip olunca papaz yardımcılığına tayin edildi. Rahip Charles de Foucauld’nun hayatı ve şahsiyeti hakkındaki bilgileri çok seneler öncesinden öğrenmişti. Fas’ta yalnız başına yaşayıp Müslümanlar için dua etmek üzere inzivaya çekilen bu rahip onu heyecanlandırmıştı.

1937’ye doğru, danışmak ve aralarına katılıp katılamayacağını öğrenmek üzere Trapistler Cemaatinin bulunduğu manastırda bir süre inzivaya çekildi. Verilen cevap bir kere daha hayal kırıcı oldu. Kendisine, “Şimdiki bulunduğunuz yerde hayırlı hizmetler ifa ediyorsunuz, ayrıca sizin durumunuz açısından pek uygun olmayan bir hayat şartı ve tarzına sahip cemaatimize girmeniz için sıhhatiniz de elverişli değil” denildi.
On yıl kadar sonra, kendisi bir köy papazı iken, Hıristiyanları birleştirme işiyle uğraşan bir grup tarafından basılmış dinî bir tasvir buldu. Bu tasvirin arkasında Fâtiha sûresinin Fransızcası vardı. İşte o andan itibaren, her gün, Hıristiyanî dualarını yaptıktan sonra bu Fâtiha’yı ezbere okumayı bir alışkanlık hâline getirdi.

1957 yılında, artık Müslüman ülkelere bir seyahat gerçekleştirebilme umudunu yitirince, başkente yapılan toplu bir geziden yararlanarak Paris Camii’ni ziyaret etmek ve Müslümanların cemaatle namaz kıldıkları bu yerde sessizce dua etmek istedi. Aralarına katıldığı turistler rehberin anlattıklarını dinlerken, o, dünya Müslümanlarıyla gönül birliği içinde, bütün ruhuyla sessiz sessiz Allah’a yakardı. Ve çıkışta, cami avlusunda bir Kur’ân meali satın aldı Üç gecede bütün Kur’ân’ı okudu. İnsanı şaşırtan ve Tevrat veya İnciller’deki sunuşa hiç benzemeyen Kur’ân metninin yapısı karşısında fevkalâde etkilendi.
Köy yerinde ne Müslümanlarla, ne de İslâm’ı iyi bilen kimselerle karşılaşma imkânı bulamadığı için, her sene Kur’ân’ı bir veya birkaç defa ya baştan sona, ya da farklı farklı sûrelerden hareketle okudu durdu. Üç sene sonra hastalığına yenik düşerek köyden şehre indi. Derken, oradaki şartlar gereği, işçilerin ve çok yoksul kimselerin yardımına koşan bir faaliyet içinde buldu kendisini. Yanına Mağripli veya Afrikalı işçiler geldikleri zaman, kendilerine ‘göçmen işçiler’ muamelesi yapmıyor, aksine onlara İslâm’dan bahsediyor, Kur’ân âyetlerinden hareketle öğütler veriyordu. Onlarla konuşa konuşa çok çabuk itimatlarını kazandı. Bu arada, toplumdan tecrit edilmiş halde yaşayan ve Fransız ortamının ayartma ve yoldan çıkarmalarına açık bu mü’minlerin bir camiden mahrum olduklarını farketti. Bu hususta piskoposluğun yardımını istirham etti. Birkaç ay sonunda piskoposluk bu iş için bazı salonlar tahsis etti ve buralar mescit hâline getirildi.

Gerçi bütün bunlar hayli sıkıntılar ve düş kırıklıkları olmadan da gerçekleşmedi! Hatta Müslüman otoritelerden veya sözde imamlardan tutun da basit Müslüman halk tabakasından insanlara varıncaya kadar, bu teşebbüsünü baltalayanlar çıktı. Yine de, İslâm’a hürmetini, İslâm inanç ve ahlâkına olan güvenini kaybetmedi. Zaman zaman, kendi kendine, “Kur’ân’daki ve sûfîlerin kitaplarındaki İslâm harikulâde; ama Müslümanların yaşadıkları İslâm içler acısı” diyordu.

Öte yandan, İslâmî inançları ve İslâm’ın dinî kurallarına bağlılıkları sayesinde bizim Avrupa medeniyetimizin saptırmalarından kendilerini inanılmayacak derecede korumuş Mağrip ülkelerinden ve Siyah Afrikalılardan bazı Müslümanları da tanıyordu. Onun için bütün o güçlüklere göğüs gerdi ve caminin iyi kötü hizmete sokulması için var gücüyle çalışmasını sürdürdü. Neredeyse cesaretini kaybettiği ve “Acaba Allah bu caminin olmasını istemiyor mu?” dediği anlar da oldu.

En kritik bir zamanda, bu şehirde bir caminin olduğunu haber alan Tebliğ Cemaati’nden bir grup onun yanına geldi. 6 Ocak 1975 tarihiydi. Aralarında hemencecik karşılıklı bir güven doğdu ve onbeş gün sonra Clichy Camiine gitti. Orada, o kardeşler kendisine birlikte dua etmeyi teklif ettikleri zaman son derecede duygulandı. Kendi başına öğrendiği ve Müslümanlar o şehirdeki evine geldikleri zaman arasıra okuduğu Fâtiha’yı onlarla beraber tekrarladı.

Pakistan’a yolculuk

TEBLİĞ HAREKETİNİN ihvanlarıyla bu temas ona sahih, imanlı, İslâm davasına gönül vermiş ve oldukça dindar birçok Müslümanı tanıma imkânı verdi. 6 Ocak 1976’da, bir Tebliğ grubuyla Allah rızası için yola koyuldu ve kırk günlüğüne Pakistan’a gitti. Bedenen oldukça yorucu ve yıpratıcı olmakla birlikte, bu seyahat, orada da onun titiz ve ateşli Müslüman bir cemaatle uzun süreli ilişkiler kurmasını sağladı. Genellikle ifade edersek, hepsi de onun bir Katolik papazı olduğunu bildiği halde, gerek Fransa’da gerek Pakistan’da bu Müslümanların kendisini bağırlarına basmalarından, Clermont-Ferrand’daki Müslüman üniversite öğrencilerinin de aynı şekilde kendisine kucak açmalarından hayli etkilendi. Üç kere ondan camide konuşma yapması istendi. Bu Müslüman kardeşlerinin kendisinin Müslümanlığa geçmesi için asla baskı yapmayarak gösterdikleri nezaket ve kibarlık da onun gönlünü fethetti. Kısacası, Müslümanların sözde hoşgörüsüzlüğü ve sözde fanatikliği konusunda ne düşünmek gerektiğini bizzat kendi tecrübesiyle öğrendi.

Bütün bu yıllar içinde, ‘öteki’ne saygı duyma kaygısından ve diyalog kurabilme ihtiyacından ötürü, İslâm konusundaki bilgilerini derinleştirdi. Müslüman mü’minlerle kurduğu kardeşlik sebebiyle 1976’dan itibaren (Hıristiyan imanını ve Hıristiyan ibadetlerini koruyup devam ettirmekle beraber) Müslümanların beş vakit namazını da muntazaman, hem de tek başına kılar oldu; domuz eti yemeyi bıraktı ve Ramazan aylarında oruç tuttu. Bu esnada, kendisine Hıristiyanlık hakkında sorular yönelten Müslümanlara en doğru cevapları verebilmek için, Hıristiyan akaidi elkitaplarına yeniden müracaat etmeye başladı. Böylece Hz. İsa’nın öğütlediği ahlâk ile Kur’ân veya hadislerin öğütlediği ahlâkın özü itibarıyla bir ve aynı olduğunu keşfetti. Allah’ın tekliği, yaratılış ve insanlığın kaderi konusundaki inançlara gelince, iki din arasında çok sayıda farklılığın olduğunu gözlemledi.

En büyük güçlük Hz. İsa’nın şahsında ve misyonunda yatıyordu. Bazılarının dediği gibi, Hz. Muhammed’in Allah’a iman esaslarını İnciller öncesi safhaya geri götürdüğü mü söylenmeliydi? Yoksa, başkalarının iddia ettiği gibi, Hz. Muhammed’in, Kilise ve Hıristiyanlar tarafından gerçek tabiatı üzerine ilave edilmiş şeylerin tümünden Hz. İsa’nın kişiliğini temizlemiş olduğu mu? Ayrıca, şu sorular da vardı: Tek Allah mı, yoksa Üçlü Tanrı mı sözkonusu? İncillerde ve Kilise dogmalarında Teslis (üç unsurdan oluşan Tanrı) dogmasının temeli nedir? Şaraplı ekmek, günah çıkarma gibi takdis âyinlerinin menşei nedir? Allah’a ulaşmak için mutlaka Kilisenin aracılığına mı başvurulmalı, yoksa İslâm’daki gibi aracıya müracaat edilmemeli miydi? Allah engin rahmetiyle bizzat kendisi mi insanlığı affeder? Yoksa oğlu İsa’nın mecburen kurban edilmesi mi gerekiyordu?

Yıllar boyu bütün bu meseleleri araştırdı. Sonunda birbiri ardınca gelen nesiller içinde insanların Kitab-ı Mukaddes’i değiştirmiş olduklarını farketti. Kendi kendine soruyordu: Şimdiki İnciller içinde Hz. İsa’nın kendi sözleri hangileridir, hepsi de Tarsuslu Pavlus’tan etkilenmiş olan İncil yazarlarının yorumları hangileridir? İncillerin İsa’sı ve Aziz Pavlus’un İsa’sı ile tarihteki Hz. İsa gerçekten aynı kişi midir?
‘Sapkın’ mezhepleri incelerken birbirinden çok farklı ve zıt Hıristiyan akidelerinin gelişiminde önce Roma, ardından da Bizans imparatorlarının etkisini farketti. Kim haklıydı? Hakikate sahip olan kimdi? Kendi kendisini yanılmaz ilân eden, fakat bu hususta elinde inandırıcı deliller bulunmayan bir din adamları hiyerarşisi tarafından boğulup susturulan bu değişik akideler üstelik yüzyıllar içinde uzanıp gidiyordu.

Hıristiyanlığın ve İslâm’ın yayılışı

HIRİSTİYANLIĞIN dünyaya hayli katkıda bulunduğu doğrudur. Fakat evrensel bilinci bir tek kendisi oluşturmuş değildir ki...
Öte yandan, tek Allah inancına sahip büyük dinlerde bulunan temel bilgilerin ve talimatın yanına, ayrıca İnciller aracılığıyla aktarılan Hz. İsa’nın mesajının arasına, kitabî de, ilâhî de ciddî dayanakları olmayan ne inanışlar, ne âyinler ilâve edildi!

Nitekim, İncillere göre Hz. İsa kendisini Allah’ın ‘kulu’ olarak takdim etti. Kendisine bir ilâh gibi tapınılmasını asla istemedi.
Hıristiyanlığın ilâhî kaynaklı olduğunu ispatlamak için, sık sık, çok çabuk yayılması ile asırlara meydan okuyan sürekliliği delil olarak gösterilir. Halbuki, şöyle bir düşünüldüğünde, bu gelişme ve yayılmanın iki beşerî sebebi görülür:
a. Roma imparatorluğunda kullanılan iki dil, yani Latince ve Grekçe, çeşitli diller engeliyle karşılaşmak zorunda kalmayan Hıristiyanlığın yayılışını kolaylaştırmıştır.
b. Bilhassa da İmparator Konstantin’den (312-337) itibaren Hıristiyanlık ‘devletin resmî dini’ olarak ilân edildiğinden, Roma’ya boyun eğmiş ve ‘İlâh Sezar’a resmî ve dayatmacı bir tapınmayla tapmaya alışmış halkların, elbette Kilise tarafından, ama aynı zamanda da dünyanın efendisi Roma imparatoru tarafından teklif edilmiş yeni Tanrı’yı kabule hazır görünmeleri tabiî idi (Burada aslında pek önemli olmayan, fakat yine de düzeltilmesi gereken küçük bir hata var. Hıristiyanlık resmî din olarak yukarıda belirtilen tarihlerde değil de, ondan elli-altmış yıl daha sonra ilân edilmiştir—belgeyi yayınlayan sitenin notu).

Bir de İslâm’ın yayılışına bakalım. Bir adam, yani Hz. Muhammed aleyhisselâm insanları bir dine ve bu dini tavizsiz yaşamaya davet ediyor; başlangıçta kendisine mütevazi menşeli sadece bir avuç insan tâbi oluyor ve kudret sahiplerinin eziyetlerine maruz kalıyor.
Bir iman ve bir ahlâk getirip teklif ettiğinden, daha sonra bir devlet kurması ve bunu savunması gerekiyor.
Kendisi hayatta iken inen vahiy, bazı sahabilerine emanet ediliyor, fakat aynı zamanda birçok mü’min tarafından ezberleniyor, bir yandan da yazıyla tespit ediliyor. Daha sonra ise vahyin derlenip toparlandığı bu Kur’ân, lisanlarının farklılığına rağmen pek çok milletlere ilâhî mesajı kendisi ulaştırıyor.
Hz. Peygamber’in vefatından bir asır sonra İslâm, Medine’den başlayarak Avrupa’ya varıncaya kadar bütün istikametlerde yayılan dine dayalı bir cihan devleti kuruyor. Ve dine dayalı bu lidersiz ve hiyerarşisiz cihan devleti, (dinî olmaktan ziyade şahsî veya politik) birçok iç anlaşmazlıklara rağmen ayakta kalıyor. Hıristiyan dünyasının kendisine karşı yürüttüğü Haçlı seferlerine direniyor. Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri onu çökertemiyor.
Bugün, İslâm’ın bütün dünyaya yayıldığını ve inananlarının sayısını da günden güne artırdığını görüyoruz. Şayet Allah bu dinin arkasında olmasaydı, İslâm doğup ilerleyebilir ve bütün bu saldırgan güçlere mukavemet edebilir miydi?

İhtida

ÜSTELİK BU İSLÂM, Hz. Peygamber hayatta iken nasıl ise bugün de aynı şekilde hiç bozulmadan olduğu gibi duruyor ve devam ediyor. İnanç sistemi de, ibadet şekli de hiç değişmeden kaldı. Her ikisinde de hiçbir sapma olmadı. Gerek beşerî veya siyasî iktidarlarla, gerekse karşılaşılan medeniyetlerle İslâm’ın inanç ve ibadetlerinden tavizler vererek uzlaşma yoluna gidilmedi. Şiddetli baskı ve zulümlere rağmen, çok çeşitli milletler ve farklı, hatta zıt kültür, sınıf ve sosyal mevkiden insanlar tarafından benimsenip kabul edilegeldi. Hem de onüç asırdan beri...

İşte bütün bu ölçülü, iyi düşünülüp taşınılmış mülâhazalar, yavaş yavaş onu [bu satırların yazarını—çev.] asıl can alıcı ve temel soruyu kendi kendisine sormaya sevketti. Bu manevî güzergâhı ciddiyetle, sükûnetle ve sabırla katedebilmesi için elbette kendisine seneler ve seneler gerekti. Gerçi bu geçiş süreci içinde, büyük şaşkınlıklar, derin ıstıraplar ve sert kırılmalar da yaşadı. Fakat sonunda Allah’ın dâvetini engin bir gönül rahatlığıyla kabul ve tasdik etti.

Hıristiyanlığı da, İslâm’ı da birlikte yaşamış ve dinî hayatında tatbik etmişti. Ama artık bir tercih yapmasının da vakti gelmişti. Sessizce kararını aldı ve gizlice İslâm’a girdi. Ailesinin, çevresinin ve ortamın esiri olarak, bu hidayetini hemen hemen beş yıl, gizlilik içinde yaşamaya mecbur kaldı. Şartların kendisini daha serbest bir hâle getirdiği şu sıralarda ise, aldığı karardan âmirleri durumundaki Kilise yetkililerini haberdar etmek ve şahitler önünde kelime-i şehadet getirip İslâm’a girişine dair resmî başvuruyu yapmak için uygun bir zamanı—ki fazla gecikmeyecektir—kolluyor. Acaba sonuçlar kendisi için ne olacak? Bakalım dost ve akrabalarının tepkileri ne olacak?


*alıntıdır* 
Kayıtlı

Zeynepder.
AYAĞINI DENK AL İSRAİL,SENİN NÜFÜSUN KADAR BİZİM SOKAKLARIMIZDA GEZEN KÖPEKLERİMİZ VAR!!
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 339
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2839


ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA


« Yanıtla #1 : 27 Şubat 2010, 21:24:23 »

 Dayak yiyerek sebat etmiş Sahabe hanımlar gibi..
Hıristiyanken İslâmı seçerek Müslüman oldu. Eziyet gördü horlandı hep dövüldü ama yılmadı. İşte İslâm'la şereflenen Lavinia Maria Kojekaru'nun Müslüman oluşu..
Hıristiyanken İslâmı seçerek Müslüman oldu. Eziyet gördü horlandı hep dövüldü ama yılmadı. İşte İslâmla şereflenen Lavinia Maria Kojekaru'nun enteresan Müslüman oluşu..

Romanya’da yaşayan Gülcan Sadullah, Meryem Hanım Müslüman olduktan sonra sık sık onu ziyarete geliyor. Türk asıllı Romanya vatandaşı Gülcan Sadullah Meryem Hanımla tanıştıktan sonra onu ziyarete geldiğini söyledi. Müslüman olduktan sonra Cengiz Kandilci ile evlenen Meryem Hanım ibretlerle dolu hidayet öyküsünü Vakit gazetesinden Kemal Gümüş’e anlattı.

Meryem Kandilci: “Her akşam eve giderken mutlaka yedek bir başörtüsü alırdım. Çünkü içeri girer girmez annem başımdaki örtüyü alır parçalardı ben de yedeği yastığın altına saklar sabah işe giderken merdivenlerde takardım.” “Türkiye’de halkı hemen hemen tamamen Müslüman olan bir ülkede başörtülü Müslüman kızların kamu kurumlarından mahrum bırakıldığını öğrendiğimde inanamamıştım. Olacak şey değil herkes Müslüman hatta Allah’ın emri olan başörtüsünü yasaklayanlar bile ‘Müslümanım..’ diyorlar.”

Lavinia Maria Kojekaru bundan 6 yıl önce bir aylık tatil için Türkiye’ye geldi. Liseyi henüz bitirmiş koyu bir Ortodoks Hıristiyan ailenin tek çocuğu olan Lavinia Maria lise yıllarında çelişkilerle dolu inancını sorgulamaya başladı. Okulda hocalarına kilisede papazlara sürekli sorular soran; ancak aradığı cevabı bir türlü alamayan Lavinia’nın ısrarlı soruları üzerine Papazın bir gün “Kızım senin aradıkların İslâm’da var” demesiyle hayatı da yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Uzun bir arayıştan sonra aradığını bulup Müslüman olan Maria’nın çilesi de bundan sonra başlıyor. Annesi tarafından günlerce dövülüyor her gün başındaki örtü yırtılıyor üniversite okumak istiyor engelleniyor... İşte Müslüman olduktan sonra ismini Meryem olarak değiştiren ve bir Türk ile evlenen Meryem Kandilci’nin müthiş hidayet öyküsü...

İslâm’la tanışma serüveniniz nasıl başladı? Ne zaman ve neden İslâm’ı seçtiniz?

6 yıl önce Türkiye’ye geldim. Geldikten 6 ay sonra Müslüman olmaya karar verdim. Daha Romanya’dayken İslâm’ı araştırmaya başlamıştım. Ailem koyu Ortodoks Hıristiyan’dır. Ailemden iki papaz var. Ailem dinine çok bağlı ben de Hıristiyanlığa çok bağlıydım. Ancak yaşım ilerledikçe inancımı sorgulamaya başladım lisede din hocamıza sürekli soru sorardım; ancak hiçbir zaman beni tatmin edici bir cevap bulamazdım. Mesela biyoloji dersimizde Darvinizm anlatılıyordu; ancak Hıristiyanlıkta da Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’dan bahsediliyordu ve bunlar birbirleriyle tamamen çelişiyordu. Bu çelişkileri hocamıza sürekli sorardım o da hiçbir zaman cevap veremezdi.

Sadece Darvinizm ve Hırisyanlıktaki cevapsız sorular üzerine mi inancınızı sorgulamaya başladınız yoksa başka nedenler de mi vardı?

Elbette ki sadece bunlar tek değildi. Bir sürü soru ve çıkmaz vardı. Bakın İslâm dininde tek bir kitap var. Dünyanın neresine giderseniz gidin sadece bir Kur’an var. Tek bir kelimesi ve harfi bile farklı değil. Ama Hıristiyanlıkta birçok İncil var. Dört İncil’in dördü de birbirini tutmuyor. Her biri farklıydı hatta ayetten ayete bile farklılıklar vardı. Aynı ayet bir İncil’de farklı bir anlam verirken başka bir İncil’de bambaşka bir anlam verebiliyordu. Bu da kafamı karıştırıyordu. Bir gün papaza bazı sorular sordum papaz efendi bana cevap veremeyince ‘Kızım git senin aradığın cevaplar İslâm’da var’ demişti. Çok şaşırmış ve papazın şaka yaptığını sanmıştım.

İSLÂM’LA RAMAZAN AYINDA DAVUL SESLERİYLE TANIŞTIM

Peki sonra…

Annem 16 yıldan beri Türkiye’de yaşıyordu. O zaman annemin bir sözü vardı liseyi başarıyla bitirirsem bana Türkiye’de bir aylık tatil sözü vermişti. Türkiye’ye geldim geldiğim ay Ramazan ayıydı. İlk gece çok korkmuştum. Gece saat 3 sokakta penceremizin hemen önünde büyük bir gürültüyle davul çalıyordu. Korkuyla yataktan fırladım. Savaş ya da deprem olduğunu sandım. Çünkü annem 99 depreminde buradaydı ve olanları anlatmıştı. O gece annem bana Ramazan’ın ne olduğunu anlattı. Tatilden sonra burada kalmak istedim ve bir firmada işe başladım. Çalıştığım işyerinin sahipleri inançlı insanlardı. Namaz kılar ve Cumalarını hiç kaçırmazlardı. O dönemde ben İslâm’ı daha çok araştırma ihtiyacı hissettim. Ancak kimseye bir şey söylemedim ve Romanya’dayken Tayyibe isimli İslâmî bir vakıf olduğunu biliyordum. Hemen internetten o vakfa ulaşmaya çalıştım. Orayı aradım ve Huda hanımla konuştum ona İslâm’la ilgili Romanya’ca İslâmî kitaplar istedim. Ancak o zaman ihtiyacım olan tek şey Kur’an’dı ve ben ona ulaşmaya çalışıyordum. Sahaflar çarşısına gittim kitapçıları gezdim ama bulamadım. Sonra nasıl kapanacağımı bilemiyordum. İslâmî nasıl yaşayacağımı ne şekilde ibadet edeceğimi bilemiyordum. İnternetten baya araştırdım ve 25 Temmuz günü bu tarihi hiç unutmuyorum maaşımı alır almaz Merter’e koştum. O gün iki tunik ve başörtüsü almıştım hâlâ da duruyor. İnşALLAH  onları torunlarımın torunlarına bırakacağım. O günden sonra örtündüm ve bir daha başımı açmadım.

TÜRKİYE HALKI MÜSLÜMAN OLDUĞU İÇİN ÇOK ŞANSLI

Müslüman olduktan sonra Türkiye’deki Müslümanlarla diyaloglarınız nasıl gelişti?

Aslında Türkiye halkı çok şanslı Müslüman olarak doğuyor ve Müslüman olarak Müslümanlar arasında büyüyorlar; ama birçok kimse maalesef burada dinlerinin kıymetini bilmiyorlar. Mesela başörtüsü Allah’ın bize verdiği çok güzel bir kıymet ve hediyedir. Ancak burada başörtüsüne çok baskı var bu çok üzücü. Türkiye de halkı hemen hemen tamamen Müslüman olan bir ülkede başörtülü Müslüman kızların kamu kurumlarından mahrum bırakıldığını öğrendiğimde inanamamıştım. Olacak şey değil herkes Müslüman hatta Allah’ın emri olan başörtüsünü yasaklayanlar bile ‘Müslümanım..’ diyorlar.

HER AKŞAM YEDEK BİR BAŞÖRTÜSÜYLE EVE GİDERDİM

Müslüman olduktan sonra ailenizle olan ilişkileriniz nasıl oldu?

Annem önceleri oyun oynadığımı sandı. Türkiye’ye gelip özendiğimi sandı. Günler sonra ciddi olduğumu anlayınca çok sert tepki gösterdi. Beni Romanya’ya göndermekle tehdit etti. Defalarca dövdü. Başörtümü defalarca parçaladı. Sırf başörtümü yırtmasın diye her sabah annem uyanmadan önce evden çıkar işe giderdim. Her sabah saat 6’da işe giderdim herkesten önce orada olurdum iş arkadaşlarım ‘MaşALLAH  ne kadar çalışkansın..’ diyorlardı; ama kimse evde neler yaşadığımı bilmiyordu. Her akşam eve giderken mutlaka yedek bir başörtüsü alırdım. Çünkü içeri girer girmez annem başımdaki örtüyü alır parçalardı ben de yedeği yastığın altına saklar sabah işe giderken merdivenlerde takardım.

Bu sıkıntılarınız ne kadar sürdü?

Evlenip annemden ayrılana kadar bu böyle sürdü. Annem çok koyu bir Ortodoks’tur. Hâlâ Türkiye’de ve her hafta kiliseye gider papazlarla görüşür Hıristiyanlık için elinden gelen çalışmayı yapar. Bazen görüşüyoruz. Ama maalesef aradan 6 yıl geçmesine rağmen hâlâ yumuşamadı. Başörtüm konusunda çok rahatsız oluyor.
EN SEVDİKLERİM BANA YÜZ ÇEVİRDİ

Peki Müslüman olduktan sonra Romanya’ya gittiniz mi?

Evet üç sene sonra gittim. Şehir olarak oturduğumuz bölge Hıristiyan Ortodoksların yoğun olduğu bir yer. Babaannem ve dedem çok şaşırmışlardı çok üzüldüler. Beni yıllar sonra görmelerine rağmen hoş geldin bile demeden bana ‘Bu başındaki de ne..’ dediler. Anneannem ‘Bunu çıkart nasılsa yabancı yer kimse yok herkes akraban..’ diyerek beni ikna etmeye çalıştı. Anneannem 9 aylıkken beni alıp büyüttü. Üzerimde çok hakkı vardı onu asla üzmek istemezdim. Oda örtünüyordu ve asla açık giyinmezdi. Babaannem de çok üzülüyordu. Bir gün kilisede ayin yaptırdı ve benim tekrar Hıristiyan olmam için dua yaptılar. O gün dedem papaza ‘Ah bu kız yüzünden başımı kaldıramıyorum’ demiş papaz da ona ‘Merak etme İslâm da güzel bir dindir için rahat olsun..’ demiş. En sevdiğim insanlar bana yüz çevirdi. Ama onlara eğer sizle Allah arasında seçim yapmamı istiyorsanız şüpheniz olmasın ki ben Allah’ı seçtim dedim

Biraz önce Müslüman olmaya karar verdiğiniz dönemde Romence Kur’an bulamadığınızı söylediniz sonra nasıl oldu bulabildiniz mi?

Allah’a şükür bulabildim… İşyerimize Vakit gazetesi getiren 60 yaşlarında bir amca vardı. Çok iyi bir insandı ona sordum “Bana Romence bir Kur’an bulabilir misiniz..” diye o da çok sevindi ve bana ‘Ben bir gazeteye gidip bakayım inşALLAH  bulabilirim’ dedi ve Elhamdülillah birkaç gün sonra elinde Romence Kur’an-ı Kerim’le geldi. O gün en mutlu günümdü ve her gün Kur’an-ı okumaya başladım en sevdiğim kitabım oldu o Kur’an. En sevdiğim kitaplarımı bile bu kadar çabuk okuduğumu hatırlamıyorum. Çünkü okudukça kendimi buluyordum ve hâlâ da okudukça kendimi müthiş huzurlu hissediyorum. Asker bana ‘Başını aç..’ dedi dünyam yıkıldı

Örtünüzden dolayı herhangi bir sorun yaşadınız mı?

Maalesef birkaç sefer ben de bu tuhaf yasakla karşılaştım. Müslüman olduktan sonra Türkiye’yi daha yakından tanımak için tarihi yerleri ve müzeleri gezmeye başlamıştım. Bir gün Yeşilköy’de askerî hava müzesine gittim. Orada kapıdaki bir asker beni içeri girerken durdurdu; “Giremezsiniz başörtünüz var ya; onu çıkartın ya da tavşankulağı gibi bağlayın. Kusura bakmayın abla ben de senin gibi düşünüyorum ben askerim bana öyle emrettiler yoksa bu şekilde gezmenizi çok isterdim” dedi. O gün karşılaştığım ilk yasak buydu. Bu benim inancımdı ve büyük bir hayâl kırıklığı yaşamıştım. O gün kendimi aşağılanmış hissettim sanki benden bir parça kopmuştu. Yine üniversite okumak istedim; ancak örtülü olduğum için olmadı.

Vakit

  
Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: