Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: O diyarın sakinleri  (Okunma Sayısı 1218 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Zeynepder2
Editör
La Hukme iLLaLLaH
*****

DUÂ: 639
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 7464



« Yanıtla #30 : 13 Ağustos 2010, 12:36:27 »

Allah Razı Olsun geceyürüyüsü kardesimiz özlemistik O diyarin sakinlerini.....
Ara vermezsiniz insaALLAH ...
Kayıtlı
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #31 : 14 Ağustos 2010, 08:11:20 »

konun tekrar devam etmesıne sevındım. Allah Razı Olsun
Kayıtlı

geceyürüyüsü
Bismillah
*

DUÂ: 16
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 70



« Yanıtla #32 : 16 Ağustos 2010, 09:17:49 »

Allah sizden de razı olsun kardeşlerim.
Kusura bakmayın,haklarınızı helal edin belli bir süre girmedim siteye.
İnşALLAH bundan sonra elimden geldiğince devam etmeye çalışacağım.
Kayıtlı

"Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzura erişir" Rad Sûresi-28.ayet.
geceyürüyüsü
Bismillah
*

DUÂ: 16
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 70



« Yanıtla #33 : 16 Ağustos 2010, 09:22:21 »

O DİYARIN SAKİNLERİNDENDİ. Hz. Peygamberimizle sanki çekiştiği için hakkında müstakil bir sure inmiş "Çekişen kadın" manasında olan Mücadele suresi nazil olmuştu. Materyalist mantığın kabul edemiyeceği bir husus vardı Islâmda.
        Zihar; bir erkeğin, hanımına "Senin sırtın tıpkı annemin sırtı gibidir" v.s. gibi söz söylemesine verilen addır. O diyarın sakinlerinden müslüman bir erkek, tutmuş karısına böyle bir söz söylemişti. Bunun cezası ise ayrılmayı gerektiriyordu. Yaşları hayli ilerlemiş 7-8 çocuk sahibi olan anne ağlayarak Hz. Peygambere gelmişti. Durumu anlatınca, Peygamberimiz ayrılmalarını istedi Kadın ısrar etti: "Kurbanın olayım Ya ' Resülullah ben bu yaşımda nereye gideyim? Çocukları kime bırakayım?" dediysede Peygamberimiz aynı şeyi söyledi. Araya Hz. Aişe'yi koymak istedi olmadı. Yüce Resûlün huzurundan çıkmak üzereydi ki, içi yanan kadın kıbleye yöneldi ve şikayetini Hz. Allah'a sundu. İki gözü iki çeşme idi. Tam kapıdan çıkıyordu ki Cebrail ayetleri getirmişti. Peygamberimizin yüzü gülüyordu. Mücadele suresi nazil olmuştu. Yüce Rabbimiz kadının şikayetini haklı buluyor ve katından hükmünü açıklıyordu.
        "Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir." (Mücadele suresi: 1) Ayetin devamında işlenen bu suçun keffaretle telafı edileceği açıkları ıyor, birinci olarak köle azad edilmesi, güç yetmiyorsa, ardarda iki ay oruç tutulması veya 60 fakirin doyurulması isteniyordu.
        Kadın hakları savunucuları ne diyecek şimdi? Peygamberle tartışmaya giden onunla saatlerce ceddelleşen ve isteği yerine gelmeyince bağrım yaratıcısına açarak, hıçkırıklarla çözüm isteyen ve Hakk'ın sunduğu çare ile kan-koca hayatını devam ettirme hakkını elde eden bu kadını çağdaşlar (!) nasıl yorumlayacaktır.
Kayıtlı
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #34 : 22 Eylül 2010, 07:48:53 »

konunun devamını beklemekteyiz.
Kayıtlı
geceyürüyüsü
Bismillah
*

DUÂ: 16
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 70



« Yanıtla #35 : 22 Eylül 2010, 09:27:20 »

Özür dilerim çok girmeye fırsatım olmuyor,hakkınızı helal edin inşAllah.
Kayıtlı
geceyürüyüsü
Bismillah
*

DUÂ: 16
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 70



« Yanıtla #36 : 22 Eylül 2010, 09:30:42 »

O DİYARIN SAKİNLERİ'nin hayatı, oraya buraya dağılmış, birbirleri ile aralarında irtibatı kalmamış, parçalara bölünmüş bir hayat değildi. Hem Allah'ın yolunda saf saf olmuşlardı, hem de namaz kılarken... Hem savaşlarda saf saf olmuşlardı, hem de ailevi yaşayışlarında... Hem Kâbe'de saf saf olmuşlardı hem de doğru sözde, adaletli muamelelerde, komşuluk haklarında, yolda, bahçede, mescitte saf saf olmuşlardı. Bir mahallenin müslüman yalan konuşup, diğer mahallenin müslüman gıybet yapmazdı. Allah'ın emirlerini, Allah'ın yolunda ve saflar halinde yaşıyorlardı.
     O DİYARIN SAKİNLERİ'nin, doğruluklarının ömrü uzundu. Helal ticaretinin ömrü uzundu... Kelime-i tevhid okurken, bir inancın belli bir zamana ait olduğu fikirleri olmadığı gibi, îmanın gerekli kıldığı amellerin de muvakkatlik gibi vasıfları yoktu... Birbirleri arasında doğru sözlü olup, evlerinde yalan konuşan, mescitte ihlasla namaz kılıp, yalnız kalınca da laubali olup namaz kılan halleri mevcut değildi. Senenin belli aylarında iyi müslüman, belli aylarında da bozuk müslüman gibi ayırımları yoktu.
     O DİYARIN SAKİNLERİ birbirlerinin yokluğuna dayanamazlardı. Bir boşluk hissederlerdi. İnsan beyninin, elle, kulakla, ayakla, mide ile bağlantısı olduğu gibi İslâm toplumu da, vücudun uzuvları gibi birbirine bağlı olmalıydı. İşte onlar bu bağlılıklarını yaşadıkları için, içlerinden birisi görülmese, hemen gözler arardı. Tâ ki o aranan insan bulununcaya kadar boşluk devam ederdi. Birbirlerinin yokluğuna tahammülü olmayan o insanlar, İslâm'ın bazı kısımlarını alıp, bazı kısımlarını atabilirler miydi? Namazı, orucu, haccı olan bir dinin, siyasetini, hukukunu, iktisadını gömemezlikten gelmek, müslüman bir insana yakışır mıydı?
     Ama bu diyarın sakinleri birbirlerimizin yokluğuna alışmışızdır. Bir gün değil, haftalarca, aylarca göremesek, bile rahatsız olmayız. Ta ki ölünceye kadar. İçimizden birisi ölürse, sağlığında sorulup, aranmayan nice nice insanımız, vefat ettikten sonra aranır ve son vazife diye kabir başına kadar gidilir. Peki ilk vazifeleri nereye koyacağız. Son vazifemiz, ölen kardeşimizi, kabre defnetmekti. Ya ilk sırada bekleyen vazifeleri kime yaptıracağız?
     Biz müslümanlar birbirlerimizin yokluğuna alıştığımız için, İslâm'ın temel hususlarına karşı alışkanlığımız normal hale gelmiştir. Üç günlüğüne camiler kapatılsa, minarelere müezzinler çıkartılmasa, sanki yer yerinden oynar. Niçin, farz olan namaza yasak konamaz diye,.. Öyle de, farz olan hukuk yapımıza, farz olan ekonomik yapımıza, farz olan âile siyasi yapımıza yaklaşık 70 senedir yasak konmuş da onlar için niye kılımız kıpırdamaz? Çünkü onların yokluğuna alışmışız veya alıştırılmışız... Türkiyeli müslümanın ömrünün tükeneceği üç temel saha ve alanı iyi seçmişler: Ev-Cami-İşyeri, 60-70 yıllık ömür umumiyetle bu üç yerde geçer. Bu üç yerin dışındaki alanlara ait olan vazifeler ve bu vazifelere lâzım olan malzeme ve ölçü pek dikkate alınmaz... Sırtını Kâbe'ye dönüp, önüne Roma'yı alanların horon tepmesi boşuna değil tabi...
Kayıtlı
geceyürüyüsü
Bismillah
*

DUÂ: 16
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 70



« Yanıtla #37 : 20 Ekim 2010, 07:50:56 »

Ey Mü'minler, Peygamber, size hayat verecek olan şeriat emirlerine, sizi davet ettiği zaman,
Allah'a ve Rasûllüne icabet edin..."(Enfal Suresi: 24)
     O DİYARIN SAKİNLERİ, Allah'a, âhiret gününe gerçekten inandıkları için tam müslümanlardı, iki yüzlülük yoktu. Sadece inandıkları ve amel ettikleri şeylere insanları davet ederlerdi. Mum gibi etrafını ışıtıp, sonra da tükenmezlerdi. İman gibi yıkılmaz bir devlete sahiptiler. Onun için fanilere değil, bakî olan Hz. Allah'a ve O'nun sevgili Resûlünün ölümsüz sözlerine davet ederlerdi.
     O DİYARIN SAKİNLERİ başlarında bulunan Peygamberleri bir beşer olarak, insan olarak görürlerdi. Fakat; Taşlar içindeki bir yakut gibi elmas gibi görürlerdi. Onun için taşkınlıkları olmazdı. Peygamberlerinden neyi görmüşlerse onu alırlardı. Çünkü Peygamber (s.a.v.) insanlık için kurtuluşlarına bir sebep idi. O'na müracaat yapılmadan âhiret ve dünya saadetine kavuşmak mümkün değildi.
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: