Amâk-ı Hayal
Laİlaheİllallah
  
DUÂ: 255
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 647
Geç kalmış adalet...Adaletsizliktir...
|
 |
« : 17 Ocak 2010, 21:12:31 » |
|
Fikre Düşen Gölge Cemal Doğan
İçinde bulunduğu eğitim sisteminin sebep olduğu kafa karışıklığı içinde, “hakîkate giden yol hangisidir?” diye merakla eline geçen her yazıyı tetkik ederken rastladı o makaleye. Yazı, felsefenin içine düştüğü çıkmazları anlatıyor ve getirdiği delillerle şimdiye kadar hiçbir şeye çözüm olamadığını ortaya koymaya çalışıyordu. Merakını celbettiğinden makaleyi bir solukta okudu. Batıl felsefenin insanı nasıl bataklığa düşürdüğünü anladı. Makaleyi tetkik edip bitirdikten sonra o heyecanla hemen değişik felsefe ekollerini anlatan epeyce kitap aldı ve yaz tatilinden de faydalanarak bunları incelemeye başladı.
Eline aldığı her kitap kafasında değişik fikirler oluşturuyor, bu fikirlerle hakikati bulduğunu zannediyordu ama okuduğu diğer kitaplar, bunun böyle olmadığını delilleriyle izah edince biraz önce “buldum” zannettiği hakikat, bir anda yalana dönüşüyordu. Bu fikir değişimi, onu içinden çıkılmaz durumlara sürüklüyordu. Sanki bütün felsefe kitapları birbirinin yanlışını çıkarmak için yazılmış gibiydi. Bu kitaplarda kafasına takılan yaratılış, insan, kâinat ve yeniden diriliş hakkındaki sorulara hiçbir tatmin edici cevap bulamamıştı. Çünkü okuduğu her eser bunları belli bir noktada izah edemediğinden aklında karmaşıklığa sebep oluyordu. Eserlerin bir ikisi müstesna büyük bir çoğunluğu sadece mücerred aklı esas aldığından, aklın sınırını aşan her hâdisede çözüm yolu tıkanıyor ve insana büyük bir karamsarlık veriyordu. Onda, bu soruların hiç çözüme kavuşamayacağı kanaatini uyandırıyordu. Halbuki, hangi hâdise olursa olsun maddenin ötesinde izah edilecek bir nokta olmalıydı. Bu eserler mes’elelere eğilmekten kaçarak hâdiseleri muğlak bir atmosfere hapsediyorlardı. Hâdiseleri sebebler zinciri içerisinde değerlendirmekten başka bir şey yapamayan eserlerden istifade edip, başkalarını onun kötülüklerinden koruyacağım derken kendisi öyle bir çıkmaza düşmüştü ki, yapmış olduğu ibadetlerden bile uzaklaşarak hayatını bomboş geçirmeye başlamıştı. Büyük bir rûhî depresyonun başındaydı. Bir gün, kafası yediği elmaya takılıyor, “elma mı ağaçtan oldu, ağaç mı elmadan meydana geldi?” sorusunun içinden çıkamıyordu. Başka bir gün seyrettiği gökyüzündeki muazzam âhengin nasıl kurulduğunu düşünerek sebeplerin bunu yapamayacağı fikri zihninden geçiyor, yine de bir çözüm yolu bulamıyordu. İçinde bulunduğu rûh çıkmazından dolayı eşyalar bile gözünde başkalaşmıştı. Artık eskisi gibi pencerelerinin önündeki o güzelim fesleğeni koklayamıyor, onun yok olup gideceğini düşündükçe rûhunda ayrılığın binbir ızdırabını çekiyor, aynı rûh haleliyle çok sevdiği arkadaşlarının dostâne ilişkilerine güvenemiyordu.
Hâdiselerin şuur altına yerleşmesinin tesiriyle olacak ki, rüyasında makaleyi eline almış, yeniden inceliyordu. Bu makalenin kendisini mevcut durumdan kurtaracağı hissiyle, onu didik didik ediyor ve hastalığının dermanını arıyordu. Makalenin sonlarına gelmişti ki, birden çok büyük bir heyecanla irkildi. Gözü bir cümleye takılmıştı. “Felsefenin içine düştüğü bu dalâletten kurtulması vahye dayanmasıyla mümkündür.” Makaleyi birçok kereler tahlil etmesine rağmen sanki bu cümleyi yeni fark ediyordu. Cümleyi âdetâ yutarcasına tekrar tekrar okumaya başlamıştı ki, mahalle imamının Dâvûdî sesiyle okuduğu ikindi ezanıyla uyandı. Rüyanın tesiriyle hemen yine o makaleyi eline aldı, aynı cümleyi orada üzerine basa basa bir defa daha okudu. O anda rûhunda anlatılmaz bir genişlik hâsıl olduğundan çocuklar gibi sevindi. Felsefenin kendisini içine ittiği durumdan nasıl kurtulacaktı? Birden makalenin yazarına bu husûsu yazacak ve vahyin mes’eleleri nasıl çözdüğünü soracaktı. Hiç vakit kaybetmeden hemen bir kalem ve kağıt alarak içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını ve bu husûsta kendisine yardımcı olmasını yazardan rica etti. Artık yapacağı tek şey, ümitle gelecek cevabı beklemekti. Henüz cevap gelmemesine rağmen âdetâ içinde bulunduğu sıkıntılardan sıyrılmış gibi bir rûh haleti hissediyordu.
Aradan on gün geçmişti ki, kardeşinin “Abi sana mektup geldi” sözüyle okuduğu kitaptan başını kaldırarak kardeşinin elindeki mektubu aldı. Mektup, makalenin yazarından geliyordu. Oldukça uzundu ve besmeleyle başlıyordu. Belki de ilk defa, okuduğu besmele kendisine bu kadar tesir etmişti. Daha mektuba girmeden manyetik bir alana tutulmuş gibi oldu. Mektupta: “Yirminci asrın en büyük tehlikesi, fenden ve felsefeden gelen tehlikedir. Felsefe, zihinleri, fikirleri İslâmî açıdan sağlam olmayan insanları derhal tesiri altına alarak dalâlete sürükler. Her türlü belâlar, kötülükler ve şüpheler dinimizi bilmemekten, tahkiki iman nurundan mahrum kalmaktan ve cehalet karanlığından gelir. Her türlü saadetler, selâmetler, ferah ve neşe, huzur ve sükûn ve her çeşit güzellikler ise, imanımızı tahkik etmekten ve Kur’ân’ın getirmiş olduğu nurlu yola girmekten husûle gelir. Öyleyse bizler önce imandaki sistematiği yakalamalı, bu sistematikle eşyaya yönelerek ondaki sebep-netice münasebetlerini iman açısından değerlendirmeliyiz. Bu açıdan kardeşim, sizin içine düştüğünüz durumu çok iyi anlıyorum. Zira sadece siz değil, yirminci asrın fen ve felsefesiyle meşgul olan yüzlerce, binlerce genç de aynı hatalara düşerek hakikatten uzaklaşmaktadır. Eğer kurtarıcı bir el yetişmezse durum gerçekten vahim oluyor ve bu duruma düşen genç, bunalımlar içerisinde kıvranıp duruyor. Sizin hatanız, iman, hayat, kâinat, insan gibi mes’eleleri İslâm açısından öğrenmeden felsefeye dalmanızdır. Büyük Mürşidin deyimi ile “Fena şeylerle meşguliyet, fena tesir eder, fena iz bırakır. Husûsen böyle bir asırda bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri bulandırır.” Evet, menfilikleri, kötülükleri öğrenerek, onlarla mücadele edeceğim, gibi saf bir niyetle başlayıp, sonunda kendini kaybedenler çoktur. Kaybolmaman için aklî, ilmî ve mantıkî delillerle ikna edecek, kafana takılan sorulara tatmin edici cevaplar verecek olan eserlere yönelmen gerekir. Ayrıca tahlil edeceğin mes’elelerde aşağıda vereceğim husûsu kendine bir rehber kabul etmelisin ki, bir daha böyle hatalara düşmeyesin ve daima istikamette kalarak ibâdetlerden uzaklaşmayasın.
Sen mes’eleleri derinlemesine tefekkür etmeye alışmışsın. Bu güzel bir haslettir. Çünkü tefekkür, gafleti ortadan kaldırır. Lâkin tefekkürün metodunu bilememek, yanlış neticeler doğurur. Seni birinci, ikinci, üçüncü derecede ilgilendiren meselelerde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile araştırmaya gir. Fakat afâkî malûmatta, yani seni direkt ilgilendirmeyen mevzûlarda araştırma yaptığın vakit yüzeyden, toplu ve tafsilatına girmeden araştırma yap. Çünkü afâkî tefekkür, dipsiz denize benzer. “Japonya’nın dağları, Amerika’nın bağları ne kadardır?” gibi bilgiler insanı ilgilendirmeyen konulardır ve afâkî malûmat cinsindendir. İçine dalarsan boğulursun. Bütün bu anlattıklarımı içinde toplayan şu vecizeyi kendine rehber edersen, bundan sonra içinde bulunduğun duruma bir daha düşmeyeceğine garanti veririm: “Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilatlı, afâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan vahdete erersin. Aksini yaptığın takdirde kesrette boğulursun. Şüphe seni havalandırır, benliğin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur ve düşüncelerin maddede boğulur.”
Mes’eleleri bir mektubun çerçevesi içinde anlatmak oldukça zor olduğundan, sadece atlama taşı mahiyetinde kurtuluş yollarını kısaca izah etmeye çalıştım. İnşâALLAH mektuplaşmalarımıza devam edebilirsek, elimizden geldiğince soracağınız soruları, eserlerden istifade ederek cevaplamaya çalışırız. Ayrıca çevre kurma husûsunda size yardımcı olacak ve yine kafanıza takılan sorular husûsunda sizi düzlüğe çıkaracak bir doktor arkadaşımın adresini yazıyorum. Onunla münasebete geçerseniz, size her husûsta yardımcı olur. Allah (cc) yardımcınız olsun
|