Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: AKLIMIZ VARDI, AMA HİDAYETİMİZ YOKTU  (Okunma Sayısı 194 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ubeydullah
Laİlaheİllallah
****

DUÂ: 55
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 569


~DİN NASİHATTİR~


« : 07 Aralık 2009, 17:45:11 »

  16.02.2008

Hz. Ömer’in hilafet günleri, İslam’ın izzet, şeref ve adalet günleridir. On buçuk yıl süren hilafet görevi ile değil sadece dostlarına, düşmanlarına bile bir çok şey öğretmiştir. İmamet ve hilafetin ne demek olduğunu çok iyi anlayan o yüce insan, bir ömür İslam toplumunu büyük bir dikkat ile yönetmiş, en küçük bir sapmaya yada bozulmaya karşı çok ciddi önlemler almıştı. İşte o günlerin birinde altı yıl Nübüvvetin mesajına, cahiliyenin kendi üzerinde oluşturduğu taassuptan dolayı karşı olan Hz. Ömer, Peygamber Mescidinde, genç neslin ellerindeki en büyük imkân olan imanın yüceliğini anlamaları için cahiliye ile İslam arasındaki farkları onlara anlatıyor.
Zaman zaman duygulanan, zaman zaman kızan Raşid Halife, özellikle Medine’nin gençlerine İslam’ın kıymet ve değerini öğretme adına diyor ki: “Biz öyle karanlık bir zaman diliminde yaşadık ki! Kız çocuklarımızı ‘hadi dayına gidiyoruz’ diye yanımıza alır; Mekke’nin dışına çıkarır, kendi ellerimizle kazdığımız çukurlara diri diri onları gömerdik. Yine ellerimizle helvadan putlar yapar, acıkınca biraz önce önünde el-pençe divan durduğumuz o putları yerdik.”
Hz. Ömer’i “İbnu’l-Faruk/Faruk’un Oğlu” olarak tanıyan ve yüce kameti hiç kimselerin akıllarına gelmeyen ince, derin ve uzak görüşlülüğü ile bilen ve Hz. Peygamber’den onun hakkında; “Ömer’in dilinin üzerinde meleğin dili vardır; Ömer konuşan değil, konuşturulandır” sözlerini işiten o gençler, böyle bir insanın nasıl kız çocuklarının gömülmesine seyirci kaldığını ve nasıl helvadan yapılmış putlara tazim ederek cahiliyenin inançlarına kapı açtığını bir türlü anlayamıyorlardı. Çünkü onlar Hz. Ömer’i hep farukiyeti ile tanımışlardı. Cemaatte bulunan bir genç daha fazla dayanamadı, ayağa kalktı ve Hz. Ömer’e dedi ki: “Ey Müminlerin Emiri! Siz cahiliyede bu işleri yaparken aklınız yok muydu? Ancak aklı olmayan biri bunları yapabilir!”
Bir anda Hz. Ömer’in yüzünde acı bir tebessüm belirdi ve üzerinde durup saatlerce düşüneceğimiz şöyle bir cevap verdi: “Ya Büneyye! İndena akıl, ve lakin lem tekün indena hidayet” yani “Ey Evladım! Aklımız vardı, ama hidayetimiz yoktu.”
Öyle ya, hidayetsiz akıl ne işe yarar ki! Hidayetsiz akıl, ışıktan mahrum olan göz gibidir. Gözü olup da, ışıktan mahrum biri, var olan gözüne rağmen halen nasıl körlük çekiyorsa; aklı olup da, hidayetten mahrum olan biri de, akıl gibi büyük bir nimete rağmen, delilere rahmet okutacak işler yapabilir. İşte Hz. Ömer cahiliye günlerinde kendilerinde olan en büyük eksikliği böyle dile getiriyor ve Medine’nin genç Müslümanlarına hidayetin ne kadar önemli olduğunu veciz bir şeklide böyle ifade ediyordu.
Hz. Ömer, İslam’ın kıymetini çok iyi anlayan biriydi. O, cahiliyenin zifiri karanlığından, en büyük hidayet kaynağı olan Kur’an’ın mesajları ile kurtulmuştu. Bunun içinde; “İslam’dan daha büyük şeref mi olur?” diyordu. Ömerü’l-Faruk biliyordu ki; Kur’ansız bir dünya, aklını kaybeden yani, deli olan bir insan gibidir. Çünkü “Kur’an, dünyanın aklıdır.” Kur’an gibi bir nimetten mahrum olan birinden hayatının tamamında bir istikrar, düzen ve adalet beklemek boşa bir bekleyiştir.
Kur’an’ın hidayet dağıtan mesajlarından önce, o günün dünyasında en modern ve en ilerici olan Mekke toplumunun cahiliye diye isimlendirilmesi asla o insanların bilinen manada bir cahil oldukları yanlışına bizleri düşürmemelidir. Unutmamalıyız ki, o günün Mekke’si coğrafi, tarihi, iktisadi ve kültürel anlamda dünyanın merkezi konumundaydı. Böyle üstün meziyetleri olmasına rağmen cahiliye diye isimlendirilmesi, hidayetten ve hidayetin en büyük kaynağı olan Kur’an’dan mahrum olmalarından kaynaklanıyordu.
Bu bilgiler ışığında o günlerden bu günlerimize bir pencere açarsak; modern cahiliyenin mahrum olduğu şeyinde, Mekke cahiliyesi ile aynı olduğunu görmekte zorlanmayız. Bugün koca koca adamların, isimlerinin önünde ve arkasında büyüklüklerini (!) ifade eden unvanlar taşımalarına rağmen, dağdaki hiçbir şeyden haberi olmayan ümmi bir çobanı dahi güldüren sözlerini duyunca, hidayetin kıymet ve değerini daha iyi anlıyor; bu insanların gözlerine rağmen körlük çekmelerini, akıllarına rağmen dengeden mahrum işler yapmalarının sebebini daha iyi bir anlıyoruz.
Ne diyelim; Rabbim hepimize hidayet versin. Hidayetin yegâne kaynağı olan Kur’an’ın hayat veren mesajlarını anlamayı bizlere nasip etsin. Dünyalarımızı karartmak isteyen, hidayet mahrumlarının, ahiretlerini kurtarmak zorunda olduğumuz gerçeğini bizlere unutturmasın. (âmin)


M.Emin Yıldırım
Kayıtlı

LailaheillALLAH
Zeynepder4
"NasıLsın ? Diye sorma //FiListin// gibiyim ışte.. Bir yanim işgaL ediLdi bir yanim Direnişte!
Grafiker
La Hukme iLLaLLaH
*

DUÂ: 249
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2337


ÖZLEMEKTEN yorulmuşum kapında durdur beni...


« Yanıtla #1 : 08 Aralık 2009, 10:59:40 »

“Ey Evladım! Aklımız vardı, ama hidayetimiz yoktu.”

üzerinde düşünülmesi gereken bir yazı . bu cümle ise yazının tamamını anlatmaya yeter nitelikte.

Kayıtlı

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: