Zeynepder Basın Birimi
Zeynepder Basın Sorumlusu
Laİlaheİllallah
  
DUÂ: 178
Çevrimiçi
Mesaj Sayısı: 723
|
 |
« : 13 Ekim 2009, 06:27:33 » |
|
İNANCA GÖRE SANAT
Sanatın Mâhiyeti Sanatın ağırlıklı olarak sübjektif ve şahsî inanç ve yaşantılara dayalı olmasından dolayı, sanat için yüzlerce tanım yapılmıştır. Bunlardan bazılarına bir göz atalım:
Sanat zekânın malzemeyi kullanmasıdır.
Sanat tabiatın taklididir.
Sanat, maddeye giren ve onu kendi şekline sokan fikirdir.
Sanat mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasıdır.
Sanat dinleyen ve seyredende estetik bir zevk uyandıran, gerçekliği sembolik olarak ifâde eden eser ve hareketlerdir.
Sanat insanla nesnel gerçeklik arasındaki ilişkidir vs.
Bütün bu tanımların bazı ortak yönlerini şöyle bir "tasvir" içinde birleştirebiliriz: Sanat, bir duygu veya bir düşüncenin maddî bir malzemeden, sesten veya sözden faydalanmak sûretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak bir şekilde ifâdesidir.
Bu tanımda dikkatimizi çeken dört husus bulunmaktadır: l) Bir duygu veya düşünce, 2) plastik malzeme veya ses ve söz, 3) ifâde, 4) heyecan ve hayranlık uyandıracak şekil. Şimdi bunları kısaca açıklayalım:
Duygu ve düşünce, sanat eserinin sübjektif ve mânevî unsurudur. Plastik malzeme maddî veya zihnî olsun eserin objektif unsurudur. Sanatçı duygu ve düşüncesini bu malzeme ile ortaya koyar. İfâde, sanat eserini meydana getiren asıl unsurdur. Birinci ve ikinci unsura herkesin ulaşması mümkün olduğu halde, ifâde mükemmeliyetine ancak bir sanatkâr ulaşabilir. Dördüncü unsur ise ifâdenin vasfını oluşturmaktadır ve bizi yeniden sübjektif unsura götürür. Sanat eserinin karşısında hayranlık, heyecan ve zevk duyan varlık da insandır (seyirci). Başlangıçta sanatçı seyirciyi hedeflemeden sanat yapsa da, seyirci sanat eserinin vazgeçilmez bir parçasıdır.[1]
İnanca Göre Sanat
Sanat; insanların inanç, düşünce ve duygularını söz, ses, renk, çizgi, biçim gibi araçlarla güzel bir biçimde ve kişisel bir ifâde ile anlatma çabasından doğan rûhî bir faaliyettir. Rûhî bir faaliyettir, çünkü sanat, rûhun konuşmasıdır. Rûha, rûhun güzelliğe meyilli yapısına, fıtrata hitap eden dil, kalem ve farklı araçlarla yapılan hitaptır; güzellik, âhenk, hayranlık ve şükürdür sanat.
"Sanat" Arapça'dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Arapça'da bir şeyi meydana koymak, iş yapmak, amel etmek, oluşturmak anlamındaki sun' kökünden gelen sanat[2] Türkçe'de insanların zekâ ve tecrübe ile kazandıkları bilgi ve mahâret sayesinde yaptıkları iş manâsındadır.[3] Bir zamanlar dil üzerinde yapılan faâliyetler meyanında "art" kelimesiyle karşılanmaya çalışılsa da tutmayan sanat kelimesi, esas olarak "bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün beceri" demek olmakla beraber, "belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak oluşturulmuş anlatım" karşılığında da kullanılmaktadır. Ayrıca "bir şeyi yapmada gösterilen ustalık" ve "bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü" mânâsına da gelmektedir.[4] Şüphesiz sanatın en meşhur tanımı "güzel ve bediî şeyler yapmaktır". Başka bir ifadeyle sanat "tabiat karşısında duyulan heyecanı ve tahassüsü (duygulanmayı) rûha hitap eden şekiller, renkler ve seslerle tecelli ettirmek ve ifade etmek işidir."[5]
Sanatla ilgili tarifler incelendiğinde ortak paydayı "mahâret ve beceri ürünü olan iş veya eser"in teşkil ettiği görülmektedir. Şu halde sanat, sıradan bir iş veya eserden farklı olarak muhâtapları etkileyen, yetenek ürünü her tür faâliyettir. İster resim, heykel gibi görsel; ister müzik, şiir gibi işitsel türden olsun kendisini sıradanlarından ayıran, dolayısıyla güzellik taşıyan ve insanların his dünyalarında olumlu yansımalara yol açan her şey sanat vasfını hâizdir. Ne var ki çoğu kere sanat, sadece insan ürünü için kullanılmış, güzellik vasfı taşıyan tabiatın kendisi ya da tabiattaki olaylar hakkında kullanılmamıştır. Oysa tabiat ve tabiattaki olaylar için de sanat kelimesini kullanmak, tanımlardaki ortak noktaya tamamen uygun düşmektedir.[6]
Sanat kelimesi, dilimizde zanaat (aslı: Arapça sınâat) anlamında da kullanılır. Yani, insanlar için gerekli olan maddî şeylerden birinin yapımına dayanan ve el yatkınlığı isteyen işe de sanat denir. "Onun sanatı terziliktir" örneğinde ve "sanat altın bileziktir" atasözünde kullanıldığı gibi.
Bir şeyi güzel yapmak için uygulanan kuralların tümüne de sanat denir: "Konuşma sanatı", "öğretmenlik sanatı" örneklerinde olduğu gibi.
Bir şey yapmada gösterilen ustalık ve kabiliyete de sanat denir: "Hoşa gitme sanatı" gibi.
Sanatı zanaattan ayırmak için bazı sanatlar "güzel sanatlar" terimiyle ifâde edilir. Bu (Batılı) anlayışa göre edebiyat, mimarî, heykeltıraşlık, resim ve gravür güzel sanat kabul edilmiştir. Sonra bunlara müzik ve dans da eklendi.
Güzel sanatlar ikiye ayrılır:
1. Göze hitap eden plastik sanatlar,
2. Kulağa hitap eden fonetik sanatlar.
Resim, heykel ve mimarlık birinci bölümü; edebiyat ve müzik de ikinci bölümü teşkil eder. Bugün bunlara hem göze hem kulağa hitap eden tiyatro ve sinema da ilâve edilir. Dans da güzel sanatlar içinde daha çok göze hitap eder, müziksiz düşünülemediği halde. İş o noktaya geldi ki, bugün operadan baleye, modelistlikten mankenliğe kadar yeni sanat(!) türleri güzel sanat kabul edilmeye, hatta spor gösterilerine katılan figürlere (“artistik” buz dansı, su balesi...) güzel sanat anlayışıyla bakılmaya başlandı.
Çok eski dönemlerden beri zanaatlar ve el sanatları da sanatın içinde değerlendirilirdi. Bu hem İslâm âlemi, hem Batı dünyası için geçerlidir. Batıda sanat (art) kelimesi, bugün ona verilen anlamı ancak 19. yüzyılda almış ve sanat kavramı çağlara göre çok değişik mânâlar kazanmıştır. Geçmişte sanat kelimesine basit ve sınırlı bir anlam verilirdi. Bir el işini kusursuz yapabilmek; ustalık ve hüner göstermek bir "sanat"tı. Sanatçı üstün bir işçiydi sadece. Bugün arandığı gibi orijinal bir eser "yaratıcı"sı olma şartı aranmazdı. Zamanla sanat ve sanatçı kelimelerine daha seçkin bir anlam verilmeye başlandı. Değer ölçüleri artık değişmişti. Sanatçı ile usta veya işçi arasında bir fark olduğu belirlendi. İşçi olağan işler yapardı. Sanatçının ise "olağanüstü" bir bilgi veya bir yetenek gerektiren eserler "yaratma"sı gerekiyordu.
Bir nesnenin sanat ürünü sayılabilmesi için belirli özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden en önemlisi onun özgün ve tek oluşudur. Yani daha önce başkası tarafından yapılmış bir ürünü taklit ederek ortaya çıkarılan bir nesne güzel olsa da, kişinin kendi duygu ve düşüncelerini yansıtmadığı, yoğun "düşünsel yaratıcılık" sürecinden geçmediği için sanat eseri sayılmaz. Fabrikada seri olarak çok sayıda birbirinin eşi ürünler de sanat eseri değildir. Onun için sanat; düş gücü, yaratıcılık ve yetenek gerektiren bir insan etkinliği olarak tanımlanır.
Bu tanımlama ve değerlendirmelerin bir kısmının câhiliyye anlayışının ürünü olduğunu belirtmeye gerek var mı bilmiyorum. "Allah'tan başka tüm ilâhları reddedip Allah’ı birleme"nin pratik hayattaki gereği olarak tevhidi ikame etmemiz ve câhiliyyeyi tüm alanlarda kurum ve kavramlarıyla dışlamamamız için, sanat anlayışını da yakından incelememiz gerekecek.
Ahmet Kalkan Külliyatından alıntıdır.
|