Siz ALLAH’ı bırakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı
bir takım isimlere (düzmece ilahlara) mı tapıyorsunuz ?
ALLAH onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.
Hüküm ancak ALLAH’a aittir.
O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir.
İşte en doğru din budur.
Fakat insanların çoğu bilmezler
( Yusuf Sûresi - 40.Âyet )
BİR HADİS
Ebü Rukayye Temîm İbni Evs ed-Darî radıyallahu anh' den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem :
"Din nasihattir" buyurdu. Biz kendisine:
- Kimin için nasihattir? dedik. Peygamber Efendimiz:
- "Allah, Kitabı, Resulü, mü'minlerin yöneticileri ve tüm müslümanlar için nasihattir" buyurdu.[1]
İslami çalışmaların tecrübeli ve birikimli ismi Hüseyin Alan HAY-DER de anayasa hazırlık sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
2012-05-19 - 13:55
Türkiye’de ve İslam dünyasında gelişen olayları doğru değerlendirmenin, oradan doğru bir duruş ve gelecek tasavvuru üretmek için gerekli olduğuna işaret ederek sözlerine başlayan Alan, bu nedenle olayları ve gelişmeleri doğru değerlendirmeye olan ihtiyacımızın önemine vurgu yaptı. Anayasa hazırlıklarını bize sunulan, yansıtılan haliyle konuşmanın sığ ve yeteriz kalacağını belirten Hüseyin Alan, “hiçbir sosyal olay, asla kendisinden ibaret veya kendisi değildir. Her olay kendisinden öncesi ve ilgili diğer olaylarla bağlantılıdır. O nedenle doğru bir yorum için olayların bağlantısını ve aralarındaki ilişkileri kurmak gereklidir.” dedi.
Buradan hareketle, bu günlerde gelişen olaylar için kısa bir tarihi perspektif sunulmasının önemine vurgu yapan Alan, Müslümanlar olarak nereden geldiğimizi, bu gün nerede durduğumuzu, gelecekte ne olabileceğimizi anlamanın en iyi ve doğru yolunun bu olduğunu söyledi.
Hüseyin Alan konuşmasının geri kalan kısmında özetle şunları anlattı: Biz Osmanlıdan geliyoruz. Cumhuriyet dönemiyle toplumsal bir kırılma dönemi yaşadık. En önemli kırılma noktası, Osmanlı devleti ve toplumunda meşruiyetin dine dayanma ilkesinin cumhuriyet döneminde değişmesi, bu dönemde devletin ve toplumun meşruiyetinin rasyonalizme, pozitivist bilime, laikliğe dayanmış olmasıdır. Saltanatın ilgası, hilafetin kaldırılması, hukuki sistemin değişmesi, bunların yerine seçimli sistemin, laikliğin ve yönetici değişikliğinin gelmesi bu nedenledir. Bu değişikliklerin yanında r kurumsal zihniyet, devlet algısı ve geleneği aynen devam etmiştir. Bu noktada devletin kutsallığı, bekası anlayışı da değişmemiştir.
Bizi ilgilendiren önemli konu, Osmanlı yönetim katında var olan yönetici kadroların cumhuriyet döneminde değişerek hiyerarşinin yenilenmesidir. Yeni dönemde Mollalar sınıfı, medrese sistemi, tekke ve zaviyeler gibi kurumsal yapılar, sahip oldukları imtiyazları kaybetmiş, dışlanmış ve tasfiye edilmişlerdir. Devlet dini kendi bünyesine almış, kontrol altında tutmuş ama dindar guruba yönetimden pay vermemiştir.
Burada önemli bir mesele vardır; cumhuriyet tarihi boyunca süregelen tartışmalarda ve zaman zaman yapılan çatışmalarda dindar gurubun iddiası, iradesi ve talebinin devlete yönelik olmadığı, kaybettiği imtiyazın kazanılmasına yönelik olduğunun bilinmesidir. Dindarlık bu nedenle, devletin niteliğine, toplumun ve sistemin meşruiyetine yönelik bir itiraz şeklinde gelişmemiş dolayısıyla dini temele dayalı yeni bir toplum ve devlet kurma amacına dönüşmemiştir. Bu nedenle süreç boyunca, dindarlık ve dindarlar açısından bir kırılmanın olmadığı görülebilir. Bununda en büyük sebebi, devlete bakışın değişmemiş olmasıdır. Bu durum, ta peygamber döneminde yapılan büyük hicretten bu yana Müslümanların hep Medinelerde, hükümran olarak yaşıyor olmalarından kaynaklanmaktadır.
Cumhuriyetle kırılan yeni dönemde bu fark edilmemiştir. Dindar sınıfın muhalefetinin niteliği de bu nedenle günümüzde bile değişmemiştir. DP ile başlayan ve AKP ile devam eden çok partili süreçte dindarlar, devleti yenilemek, yeni bir toplum inşa etmek yerine var olan yapıda yer tutmak, temsil hakkı kazanmak ve meşruiyet arayışını sürdürerek “mücadele” edeceklerdir.
Yeni kurulan cumhuriyet döneminde önemli bir yenilik de şudur: Cumhuriyet rejimi kendi halkıyla uzun dönem bütünleşememiş, rejimi meşru hale getirememiştir. İnkılapları yeni olduğu iddiasına rağmen Osmanlıdan beri yapılagelen reform ve yeniliklerden ne farkı olduğunu asla izah edememiştir. O nedenle rejimin halkıyla bütünleşmek, belli bir guruba dayanmak gibi bir ihtiyacı hep olmuştur. Kendi ürettiği laik sınıf dar bir çerçevede oligarşik bir yapı üretmiş, devlet ve siyaset rantıyla beslenen soyguncu, rantçı ve ahlaksız bir sermaye gurubuyla bütünleşerek batılı yaşam biçimini dayatmıştır. Burjuva sınıfı bu nedenle üretime, kurallara ve bir ahlaka dayalı kültür üretemediği için toplumu değiştirme yerine topluma zulmeden bir özelliğe kavuşmuştur. Son dönemlerde dindar sermaye grubunun da bu ahlaka sahip olması bu nedenle yadırganmamalıdır.
Bu dönemlerde devletin zaman zaman kendini yenilediğini, bunu da tek taraflı yaptığına şahit olmaktayız. Dünyada gelişen siyasi ve iktisadi gelişmelere kendini intibak ettirmesi için devletin yaptığı bu yeniliklerde, her hangi bir toplumsal gurubun, kültürün veya kimliğin bir etkisi yoktur. Olmamıştır da. Çünkü bu süreçte devleti değiştirecek, yeni bir toplum inşa edecek bir iradenin, kadronun olmadığını görüyoruz. Müslüman ahalinin de bu yönde bir talebinin olmadığı görülmektedir.
Osmanlıdan kalma gelenek gereği Müslüman ahalinin ihtiyacı, devlet nezdinde meşruiyet aramak yönünde olduğu için bu durumu anlamak mümkündür. Modern dönemlerde başlayan İslami hareketlerin ve İslamcı çizginin yeni bir hayat ve şeri temelli yeni bir toplum ve devler talebi ise, son dönemlerde ciddi kırılma üretmiştir. AKP iktidar süreci bunun en somut göstergesidir. Artık devlet “Müslümanların” dır. İktidar, devlet yönetimi ve mülkün idaresi dindarların elindedir ama yakıcı soru şudur: Devlette, toplumun yapısında meşruiyet noktasında bir değişim var mıdır? Hayır. Laik, seküler hukukla devlet yönetilirken, iktidardaki partinin Kemalist veya muhafazakâr dindar olması arasında bir fark var mıdır? Hayır. O halde döndük, tarihi tecrübeye yeniden. Değişen bir şey yok.
Müslümanların son dönemde gelişen değişimleri anlayamamasının ardında yatan sebep, tarihsel olarak tuttuğu çizgide yatmaktadır. Muhalefet olarak sıkı dönemlerde bastırılmış olmaktan, meşru sayılmamaktan ve devlet nezdinde meşru sayılıp temsil hakkı elde edememekten kaynaklanan muhalefeti, şimdilerde devletli olarak yeniden kazanmaktalar. Yenidünya düzeni, küresellik, sermayenim ve kapitalist serbest piyasanın yeni aşamasında, eskiden sistem dışı ilan edilmiş dindarlık gibi diğer farklı tüm kimlik ve kültürlere de sistem içinde meşruiyet alanı açılmakta, onlara da temsil hakkı verilmektedir. Bir taraftan dünya çapında gelişen bu yenilik, diğer taraftan cumhuriyet devletinin halkıyla bütünleşme ihtiyacı şu an çakışmış durumdadır. Kendilerine meşruiyet hakkı verilen, temsil yetkisi tanınan farklı kültürler ve dindarlar, büyük oyunu görememektedir. Bu hem Türkiye’de, hem de Ortadoğu ve Afrika’da gelişen olayların da arkasında yatan sebeplerin belirleyici olan ana sebebindendir.
Kemalist rejim, askeri vesayet yönetimi nasıl kendini düzelterek yoluna devam etmek zorundaysa, diğer Müslüman rejimler de aynı şekilde kendini yenilemek zorundadır. Diktatörlükler, totaliter rejimler bu dönemlerde yaşayamazlar. Sistematik bir şey bu… Dikkat edilirse Türkiye’de de benzer tek adamlı dönemler yaşanmıştır. Arap ülkelerinde olduğu gibi… Türkiyeli Müslümanlar bu nedenle tecrübelidirler. Bu konularda onlardan 50 yıl kadar daha önde gitmekteler. Değişimin yönünü kestirmek bu nedenle mümkündür. Devleti ve toplumu değiştiren irade ve taleplere bakıldığında bunlar açıkça da görülmektedir. Türkiye’de ortalama Müslümanların demokrasiyi, laikliği ve serbest Pazar ilkesini savunuyor olmaları boşuna değildir. Laikliği ve demokrasiyi yeniden üreten zihinlerin iradesi, tıpkı Osmanlıdaki tarihsel çizgidekiler gibidir. Bu süreç Hristiyanlık ve Yahudiliğin düştüğü duruma benzemektedir. Müslümanlarda kapitalist gelişmeye paralel dini telakkiyi değiştirdiklerinin farkında değildirler.
Sözün özü; yeni anayasa çalışmaları bu bağlamda sadece bir anaysa değişim hareketi değildir. Dindar muhafazakârların iktidar olmalarında olduğu gibi… Kürtler ve Alevilerin meşruiyet ve temsil haklarına sahip olma alanı bulmalarında olduğu gibi. Buna rağmen her şey rahat da olmayacak, süreç düşük yoğunluklu krizlerle yoluna devam edecektir. Bizim için önemli olan, İslamcı çizginin sahih irade ve taleplerine yeniden dönerek yeni kadrolarını üretmesidir. Diğerleriyle, diğer dindar guruplarla temel ayrışma noktamız, devletin ve toplumun meşruiyetinin netliği noktasındadır. Bu noktayı ihmal eden bu konuyu dilendirmeyen tüm guruplar, Osmanlı molla sınıfının çizgisine düşeceklerdir. Onların devletle değil devletin yönetiminde yer almakla ilgili bir dertleri vardır. Değişimlerin farklı yorumlanması da bu noktadan ayrışmaktadır. Serbestliğe, kendilerine açılan alanlara sevinenler, İslamcı çizgide olmayanlardır. Zaten tartışma noktalarının nerede olduğuna bakıldığında bu durum açıkça görülecektir.
Hüseyin Alan'ın Beyan yayınlarından çıkan yeni kitabı Siyerin Gölgesinde I "Hz. Peygamber Öncesi Mekke ve Arabistan" konulu kitabının da hayırlara vesile olmasını diler yazarı tebrik ederiz.